Bir kez daha içimden "Yıldızlı Gece" ismini geçirdim. Hakan'la vedalaştıktan sonra içimde filizlenen hisler, kafenin kapısından içeri girene kadar beni sarmaladı. Dışarıda ki masalarda oturmuş içeceklerini yudumlayan müşterilere gülümseyerek baktım. Kapıyı açarken çanın çarpmasıyla çıkan o tanıdık ses, geçmişten gelen bir bildirimi hatırlatıyordu bana.
Güneşin, kafenin içine süzülen turuncu ışığı etrafta uçuşan tozları görünür kılmıştı. Hemen solumda asılı duran Van Gogh'a kısa bir bakış attım. Gülümsedim. Yüzümdeki bu tebessümün dışarıdan beni deli gibi gösterdiğini biliyordum ama umurumda değildi.
"Derin, geldin mi?"
Ümran'ın sesiyle irkildim. Ona doğru ilerlerken omzumdan çantamı çıkardım. Selam verdim. Neredeyse üç saate yakın bir buluşma geçirmiştim.
"Çabuk anlat, her şeyi! Hakan nasıl biri? Ne konuştunuz? Resimdeki kadar yakışıklı mı? Hadi anlat!"
Ümran'ın heyecanı tüm kafeye yayılmıştı adeta. Parmağımı dudağıma götürerek, "Sessiz ol. Önce bir soluklanayım, sonra her şeyi anlatacağım," dedim gülümseyerek.
Arka tarafa geçip trençkotumu ve çantamı bıraktım. Müşterilerle ilgilenirken bile yüzümdeki tebessüm kaybolmamıştı. Bu adam bende gerçekten hoş bir etki bırakmıştı.
Ümran daha fazla sabredemeyip beni kolumdan çekerek bir masaya oturttu.
"Şuna bak, nasıl da süslenip gitmiş! Öncekilere bu kadar özen göstermiyordun," dedi göz kırparak. Başımı eğdim, çünkü bu durumun sadece bir tek sebebi vardı.
"Çünkü buluşacağım adam bir genel müdür... Ve evet, resimdeki kadar da yakışıklı. Ben de ona göre giyindim."
"Hadi ama, bekletme artık. Ne oldu?"
Ona buluştuğumuz andan itibaren yaşananları kısa kısa anlattım. Adamın fazlasıyla iyi biri olduğunu, sohbetin akıcı geçtiğini, keyifli bir zaman geçirdiğimizi ve bir sonraki randevu için sözleştiğimizi söyledim.
Ümran heyecanla beni dinliyordu. Anlatacaklarım bittiğinde ellerini birbirine çırpıp konuştu. "Ben sana demedim mi? Adam gerçekten çok iyi biri. Şimdi o diğer damı unutuyorsun ve hayatına yeni bir başlangıç yapıyorsun!"
Ümran beni azarlarken, unuttuğumu sandığım Fotoğraf Sanatçısı yeniden zihnimin kıyısına ilişiverdi. İçimde tuhaf bir duygu kabarıyordu. Bu... Aldatmak mıydı? Hayır! Bu şekilde düşünemezdim. Şimdilik sadece anın tadını çıkarmak yeterliydi benim için.
"Hakan Bey oldukça hoş birisi," dedim kısık bir sesle. İtirafım, Ümran'ı da da çoşturdu. "Ben biliyordum!" diyerek sevinçle etrafta dolaşmaya başladı. Bu haliye beni uzun bir süre daha tutacağını, günlerce bu konudan bahsedeceğini biliyordum. Neyse ki imdadıma kafenin artan yoğunluğu yetişti. Kendimi işime verirken bazen Hakan'ın gülümsemesi aklıma düşüyordu, bazen de bana hüzünlü bakan Fotoğraf Sanatçısı'nın gözleri... Zihnim yavaş yavaş ikiye bölünmeye başlamıştı.
Belki de en iyisi hiçbirini düşünmemekti.
Akşam üzeri, nihayet biraz olsun dinlenebilidim. Kahvemi alıp bir masaya oturmuştum ki, Selin bana gülümseyerek yaklaştı.
"Abla, şu haline bak, anki on yıl gençleşmiş gibisin! Randevun nasıl geçti?"
Şaşkınca baktım ona. "Sen nereden biliyorsun?" Sadece o mu biliyordu? Yoksa herkes mi? İçimde bir tedirginlik belirdi.
"Bütün çalışanlar biliyor abla, yapma ya! İyi geçmiş anlaşılan. Adam nasıl biri? Resmi var mı?"
Eminim bu işin arkasında bir süredir etrafta gözükmeyen Ümran vardı. Gizli tutma konusundaki beceriksizliği bir efsaneydi zaten. Selin benden fotoğraf isteyince, başımı sallayıp telefonumdan Ümran'ın gönderdiği resimlerden birini gösterdim. Selin telefona iyice yaklaşmıştı ki, Gamze de yanımıza gelip konuşmaya ortak oldu.
"Vay be, Derin Abla. Çok iyi birisini bulmuşsun. Yıllarca sabretmenin karşılığını almışsın demek ki!"
Selin heyecanla konuşurken Gamze onu dirseğiyle dürttü. "Saçma sapan konuşma, sanki neden beklediğini bilmiyorsun." Onlar konuştukça içimdeki şaşkınlık büyüyordu. Yoksa... Fotoğraf Sanatçısı'nı da mı biliyorlardı? Ben nereye düştüm böyle? Kim neyi ne kadar biliyordu?
"Ah doğru..." diye mırıldandı Selin, biraz çekinerek. Bu sefer onların üstüne gitmeye kararlıydım. "Neden öyle dedin? Neden beklemişim yani?" diye sordum.
Gamze sessiz kalırken, Selin gözlerini kaçırarak cevapladı: "Abla,uzun zamandır yanında çalışıyoruz, yanlış anama... Ama arkadaşlarınla konuşurken duydum. Birisi varmış... Fotoğ... rafçı mı ne..."
'Fotoğrafçı' kelimesini uzatarak ve utanarak söylemişti.
O an, birkaç saatliğine onu unuttuğumu fark ettim. İçimde bir anda ağır bir yük oturdu. Gerçekten de onu aldatmış gibi hissediyordum. Ve bu his, içimde uzun bir süre daha yer edecekti, bunu biliyordum.
Yüzüm düştü, gözlerim bir noktaya sabitlendi. "Tamam.... Dağılın hadi. Bak, müşteri gelmiş. Git ilgilen," dedim sessizce. Aslında Selin'e kızmamıştm. Kırgınlığımın yönü tamamen kendimeydi. Ama öfkeyi dışarı yansıtmak, bazen en kolay çıkış yolu oluyordu.
Yeniden masama oturup elime aldığım çayı yudumladım. Gözlerim duvarda asılı Van Gogh tablosuna kaydı. Usulca ona konuşmaya başladım, sanki beni dinliyormuş gibi.
"Üstat, her geçen gün daha da katlanılmaz bir hal alıyor her şey. Ne yapmalıyım? Biraz daha sabredip onu beklemeli miyim, yoksa bu yeni adamla hayatıma yeni bir yön mü çizmeliyim? Bilmiyorum... Ne yapacağımı yine bilemiyorum."
Elimi yanağıma yaslayıp tabloya dalıp gittim. Onun o hüzünlü bakışlarında ne anlatmak istediğini düşünmeye çalıştım. Van Gogh'un hikayesi aklıma geldiğinde içim yine burkuldu. Yaşarken ne kadar değerli olduğunu bilseydi keşke... Portrelerinin, tablolarının dünyanın dört bir yanında yankı bulacağını... Bir keresinde izlediğim bir dizide, onun renkleri gerçekten böyle gördüğü söylenmişti. Gerçekten öyle miydi? Dünya ona böyle mi görünüyordu?
Ve neden, neden Fotoğraf Sanatçısı bu kadar çok benziyordu ona?"Üstat... Sanırım seni bu yüzden de çok seviyorum. Bana onu hatırlatıyorsun," dedim kısık bir sesle.
Yine o gözler... O bakışlar hiç değişmiyordu. Ne zaman baksam içimi sarsan o hüzün... İçimde taşıdığım ağır duygular bir türlü dinmek bilmiyordu. Saat sekize kadar kafede kalan işleri tamamladım ama içimdeki o sıkışma geçmedi. Beni neden böyle etkiliyordu ki? Neden onu düşünmeden duramıyordum?
Tüm hayatımın ellerimden kayıp gittiğini hissettim yeniden. Onu beklerken sanki zaman durmuş, ben de onunla birlikte donmuşum gibiydim. Arkadaşlarım çoktan evlenmiş, kendi hayatlarını kurmuşlardı. Oysa ben... Arkadaş grubumuzda yalnız kalan tek kişiydim. Yirmi bir yaşımdan beri gözüm ondan başkasını görmemişti. Onu tanıdıktan sonra hissettiğim o derin özlem, beni bu yerde tek başıma bırakan bir suskunluğa dönüşmüştü.
Bu kez... Ona kızmaya başladım. Sahip bile olamayacağım birine ait hissetmek ne garipti. Kendimi, haberi bile olmayan bir adama adadım. Ve bu uğurda en büyük zararı kendime verdim.
Yine de... Yarınki akşam yemeğini düşündüğümde içimde kıpırtılar oluşuyordu. Belki de gerçekten vazgeçmenin zamanı gelmişti. Belki bu kez hayatımın ipini yeniden kendi ellerime almalıydım.
Düşüncelerimden, yanımda beliren arkadaşlarım sayesinde sıyrıldım. Ümran’ın kısa süreli yokluğunun, dışarıda halletmesi gereken işler yüzünden olduğunu, geri döndüğünde öğrendim. Beş kişilik grup, masada neşeyle sohbete başladı. Elbette konu hızla bana geldi. Gün içinde olanları kısaca anlattım. Yarın akşam yemeğe çıkacağımı söylediğimde, her biri fazlasıyla heyecanlandı.
Ümran hemen kendini övmeye başladı. "Bakın ben demiştim! Bu seferki bambaşka!" Haklıydı. Masadakilerin hepsi onun bugüne kadar bana bulduğu diğer kişiden farklı olduğunu biliyordu. Belki onuncusuydu, belki daha fazlası... Ama bu sefer ben de içten içe kabul etmiştim.
Oturduğumuzda Ümran neredeyse on dakika boyunca Hakan'ı överek anlattı. Ben ise ilk başta onun biraz egoist olduğunu düşünmüştüm, ama Ümran bunun sebebinin Hakan'ın aslında anlaşılmak istediği için böyle davrandığını söyledi.
"Bilmiyorum, henüz bir şey söylemek için çok erken," dedim.
Efil daha hiç karşılaşmadığı bu adamı hemen savunmaya başladı. "Adam o kadar şey başarmış, gayet güzel bir mevkiide. Lütfen hakkını yemeyelim." Onun bu tavrına karşılık veren Ravza ise daha şüpheciydi.
"Bilemiyorum, umarım sonradan bu ego durumu daha fazla ağır basmaz. Fazla egolu erkeklerle iyi geçinmek zor oluyor."
Bu sözler içimde bir tedirginlik yarattı. Acaba Ümran haklı mıydı? İlk başta gizli tutulan gerçek karakter, sonradan ortaya çıkar mıydı? Bir film şeridi gibi Hakan'ın davranışları gözümün önünden geçti. Temkinli olmam gerektiğini biliyordum.
"Temkinli yaklaş, ama şimdiden vazgeçme. Şu ana kadar Fotoğraf Sanatçısı haricinde bir adam için heyecanlandığını fark ettin, değil mi?" Ümran bana cesaret vermeye çalıştı.
Başımı evet der gibi salladım ve hafifçe tebessüm ettim. "Teşekkür ederim. Bana destek olduğunuz için. Bu saatten itibaren değişmek için çabalayacağım.
Cemre kolumu sıvazladı, Efil ise baş parmağını kaldırarak onayladı: "Kesinlikle yapman gereken bu, canım. Bak, küçük bebeğim bile heyecanlandı. Şu an içeride kıpır kıpır hareket ediyor."
Hep birlikte hayranlıkla seslendik. Düşünmeden elimi karnına koydum ve avuç içimde hissettiğim o hafif hareketlilik gözlerimi doldurdu. Dünyaya gelmeye hazırlanan bir canın varlığını hissetmek... Ve en önemlisi, arkadaşımın annelik yolculuğuna başlaması... Bu gururla ağlamamak elde değildi.
Saat ilerledikçe diğer kızlar yavaş yavaş masadan kalktı. En son geriye Ravza kalmıştı. Bu akşam için benimle kalmayı teklif etmişti ve ben de bunu sanki önceden kabul etmişim gibi seve seve razı olmuştum. Kafeden çıkarken artık kaju saymak yerine erken kapattık ve evin yolunu tuttuk. Yol boyunca sohbetimiz hiç kesilmedi.
"Hakan gerçekten çok bakımlı biri. Ve resimlerde göründüğünden çok daha etkileyici. Kendisini övüyor ama bunu hak ediyor. Sanırım onunla, yıllardır kendime ördüğüm duvarları yıkabilirim."
Sözlerimi bitirdiğimde Ravza ters ters baktı bana. Garipti; onun beğenip beğenmediği insanlar sonunda hep dediği gibi çıkardı.
"Birine karşı hemen bir şeyler hissetmeye çalışma. Sadece temkinli ol. Hayal ettiğin gibi çıkmazsa bu seni daha çok üzer. Senin için en iyisini istiyorum, bunu biliyorsun."
"Biliyorum, ama yine de..."
"Sözümü kesme beni bir dinle." Sakinleşmek için nefesini dışarıya verdi ve konuşmaya devam etti. Şu an Hakan için ben bile ne yapman gerektiğini kestiremiyorum. Fotoğraf Sanatçısı'nı daha ne kadar bekleyeceksin? Ya hiç gelmezse? Diğer yandan, anlattıklarına göre Hakan şimdiye kadar hayatına girmeye çalışan adamlardan çok daha iyi biri gibi görünüyor. Keşke Fotoğrafçı'yı kulağından tutup senin yanına getirebilsem."
Söylediği şey öfkeliydi ama anı zamanda tatlıydı. Gülümsedim, koluna daha sıkı sarıldım. "Keşke bunu yapabilseydin..." İçimde yeniden bir burukluk yükseldi.
"Evet, söylediklerinde haklısın. Her şey yarınki akşam yemeğinde belli olacak. Aslında bu kadar erken davet etmesi bile beni rahatsız etti. Şimdi kabul ettiğim için kötü hissediyorum. Etmese miydim?"
Ravza omuz silkti. "Bir kere oldu, artık fazla kurcalama hem belki de bu sayede karakteri hemen belli olur. İyiyse hayatına erkenden girer, kötüyse daha içeri bile girmeden 'Hoşça kal' dersin."
Haklıydı. Daha yeni başlayan bir şey için bu kadar düşünmek yersizdi belki de. Ama beni zorlayan tek şey, kalbimde taht kurmuş olan kişiydi: Fotoğraf Sanatçısı. Eğer hayatıma hiç girmesyedi... Ya da tanıştıktan bir ay sonra unutup gitseydim... Belki şimdi her şey daha kolay olurdu. Ama olmadı. O, geldiği andan her şeyi altüst etmişti. Hiç fark ettirmeden içimde yer edinmişti. Ve o zamandan beri, ne olursa olsun o yeri korudu. Hayatıma girip çıkan birçok insan oldu... Ama onun hâlâ en iyi şekilde anımsıyordum. Hem bir aşk olarak hem de bir dost olarak.
Tüm düşünceler yüzümde hafif bir tebessüme yol açtı. Bakışlarım Ravza'nın üzerinde gezinirken içimde bir hayranlık doğdu. Her zaman mantıklı konuşan biriydi. Belki de bu çok yönlü düşünüş tarzı, yazar olmasından kaynaklanıyordu. Yazdığı karakterlerin her biri farklıydı, gerçek insanlar gibi. Hayat da öyleydi zaten; insanlar ortak noktaya sahip olabilirler ama bu, onları aynı kişi yapmazdı.
Eve döndüğümüzde eski günlerdeki gibi, üç dakikada pişen makarnalardan yapıp yedik. Sonra pencerenin önüne geçtik, sakin müzikler açtık ve sohbet etmeye başladık. Her zaman yaptığımız gibi; endişelerimizden, yaşadığımız anılardan, geçmişten ve içimizde birikenlerdenden konuştuk.
Bir süre sonra, içimde tuttuğum asıl duyguları anlatmaya başladım. Biliyordum, Ravza beni asla yargılamazdı. Dalga geçmez, geçiştirmezdi. Çünkü o, beni olduğum gibi kabul etmişti.
"Sabahın erken saatlerinden buluşmaya kadar aklımdaydı. Bir masada oturdum, hayaller kurdum. Ama buluşmaya gittiğimde sanki aklımdan uçup gitti. Kısa süreliğine hayatıma hiç girmemiş gibiydi. Ama o kafeye adım attığım andan her şey yeniden başladı. Beni karşıladı sanki... Her zaman olduğu gibi gelip yerini aldı zihnimde, düşüncelerimi esir aldı."
Kısa bir ara vermek istedim. Bu sırada düşüncelerimi toparlamak için çaba harcıyordum.
"Bir an için ona çok kızdım. Biliyorsun, dört yıl üniversitede okudum ama bir kez bile birinden hoşlanmadım. Üniversite bittikten sonra da aynıydı. Çünkü hep onu bekledim. Şimdi 27 yaşındayım. Tüm hayatım boyunca yalnız kaldım. Ve özellikle ondan sonra yalnız kalmayı seçtim. Hep bir gün gelip kaderim olmasını diledim..."
Nefesim konuştukça daraldı. Sesim giderek titremeye başladı. Yorulan kalbim, yorgunluğunu daha fazla hissettirdi.
"Ama... Artık yoruldum," dedim Ravza'ya dönüp bakarken. Beni bir an olsun bölmeden dinlemişti. Dudaklarında anlıyorum der gibi bir tebessüm oluşmuştu. "Onu düşünmek... Onunla ilgili hayaller kurmaktan... Kalbimde taşıdığım sevgisi bile beni yoruyor. Ve bu, yıllardır yaptığım her şeyin boşuna olduğu hissini veriyor. Sanki... hiç gelmeyecek."
Gözyaşlarım usulca yanaklarımdan süzüldü. Artık tutmuyordum. Günlerdir bastırdığım gözyaşlarını bırakmak istiyordum. İçimdeki yükleri atmak. Ravza sadece kollarını doladı omzuma. Sırtımı sıvazladı. Tek kelime etmedi. Sadece sarıldı. Ve bu yeterliydi.
"Beni ne kadar değiştirdiğini biliyorsun, Ravza. Onu özlediğim her gün biraz daha değiştim. Ona benzeyen bir şeyler görmek için çırpınıyorum. Ama bu çaba beni ben olmaktan uzaklaştırdı. Ne kadar daha dayanabilirim bilmiyorum."
Ravza başını yavaşça eğip yumuşak bir sesle cevap verdi: "Dayanmak zorunda değilsin. Sadece... kendine biraz fırsat ver. Nefes almak için. Kendine bir şans tanı, unutmak için. Böylece belki... hayatına yeni birileri girebilir. Sadece birazcık dinlen."
Sessizce başımı salladım. Burnumu silmek için lavaboya gidip sonra yeniden onun yanına döndüm. Elini elimin üzerine koydu, usulca okşadı. Ve o buruk, ama güven veren gülümsemeyi gönderdi bana.
Sadece oturduk. Öylece. Çünkü biliyordum, Ravza'nın yanımda olması bile yeterliydi.
Üniversitede kolay zamanlar yaşamamıştım. Ama tüm o zor dönemleri onun sayesinde atlatmıştım. Ve şimdi de yine yanımdaydı.
Geç saat olmasıyla birlikte yatağa uzanıp uyumaya hazırlanırken ona sırtımı dönmüştüm. O an hiçbir şey düşünmeden hareket etmiştim ama sırtıma hafifçe dokunup mırıldandı: "Bana sırtını dönerek uyuma... Biliyorsun, hiç seviyorum."
Elbette biliyordum. Ravza'nın en sevmediği şeylerden biriydi bu. Çünkü ona göre sırt dönmek, güvensizlikti. Yalnızlık hissiydi. Ve güven onun için her şeyden daha değerliydi.
Sessizce döndüm, yüzümü ona çevirdim. Gözlerimizi kapatmadan önce aramızda kısa bir bakış süzüldü. Anlam yüklü, ama söze dökülmeyecek kadar derin bir an.
Kafam yastığa değdiği anda göz kapaklarım ağırlaştı. Uyku hemen yanımdaydı. Gözlerimi kapatırken zaman silinmeye başladı.
Derin bir nefes aldım. Gecenin sessizliği üzerimize örtü olmuştu.
Ve anılar... Yavaş yavaş usulca kapımı çalmaya başladılar.