Uzun bir aradan sonra herkese yeniden merhaba.
Günden güne birbirinden farklı ve özel okuyucularla buluşmak, her birinizin desteğini hissetmek mükemmel bir mutluluk. Hepinize kalpten minnettarım.
Bu bölüm tam 3000 kelime oldu — umarım okurken keyif alırsınız. Sadece 4 günde gelen bu ilhamla bu kadarını yazabildim... Bakalım önümüzdeki bir haftada neler çıkacak ortaya?
Her zamanki gibi desteğiniz, yorumlarınız ve varlığınız benim için çok kıymetli. Şimdilik veda ediyorum ama sevgim hep sizinle.
Hepinizi kocaman öpüyor, güzel bir gece diliyorum.
____________________________
Otelin girişi, zarafetle ve özenle tasarlanmıştı. Göz alabildiğine yüksek tavanlar, mekâna ferah bir genişlik kazandırıyordu. İleriye doğru uzanan geniş lobby alanı, modern ve şık mobilyalarla donatılmış; yumuşak ışıklandırmalar ortamı hem aydınlık hem de samimi kılıyordu. Duvarlarda asılı olan sanatsal tablolar ve özenle seçilmiş dekoratif objeler, otele prestijli ve kaliteli bir hava katıyordu. Klima sisteminden yayılan serin hava, yazın sıcaklığını unutturacak kadar ferahlatıcıydı ve her nefeste konukların içini rahatlatıyordu. Güler yüzlü ve profesyonel personeller, üniformaları içinde misafirlerin tüm ihtiyaçlarına hazır bir şekilde hizmet veriyordu. O an orada olmak, insanı hem huzurlu hem de özel hissettiriyordu.
Jungkook, içeri adımını atar atmaz etrafını dikkatle gözlemlemeye başladı. Meraklı ve biraz da heyecanlı bakışları, otelin her köşesini adeta süzüyor, yeni ortamın büyüsüne kapılıyordu. Her detay onun için yeniydi; parlak mermer zemin, büyük cam panellerden dışarı yansıyan gün ışığı, lobbyde oturan sakin misafirler ve görev başındaki personel… Jungkook, bu ortama alışmaya çalışırken, içindeki hafif heyecanla birlikte sakinliğini de koruyordu.
Güvenlik kontrolünden geçerken, kurallara uygun şekilde ilerledi. Personelle arasında saygı sınırlarını koruyarak, arada mesafe bıraktı ve nazikçe göz göze geldi. Bu saygılı duruşu, karşısındaki çalışanlarda olumlu bir izlenim bıraktı.
Resepsiyona ulaştığında, genç kadın Jungkook’u hemen fark etti. Üniformasını hafifçe düzeltti, sandalyeden doğruldu ve yüzünde samimi, kibar bir gülümseme belirdi. Bu gülümseme, o an ortamda hissedilen resmiyetin arasına ince bir sıcaklık serpti.
Kadın, akıcı ve resmi bir İtalyanca ile konuşmaya başladı:
“Buongiorno, sono Alessia, benvenuto nel nostro hotel signore, come posso aiutarla?”
(Günaydın, ben Alessia. Otelimize hoş geldiniz beyefendi, size nasıl yardımcı olabilirim?)
Jungkook, bu nazik karşılamanın ardından cümlelerini kafasında toparladı. Sakin ve düzgün bir dille yanıt verdi:
“Buongiorno, avevo una prenotazione a nome di Jeon Jungkook.”
(Günaydın, Jeon Jungkook adına bir rezervasyonum vardı.)
Alessia, bilgisayar ekranına birkaç tuş vurarak rezervasyonu kontrol etti. Birkaç saniye sonra tekrar konuştu:
“Un momento, per favore... Sì, ho trovato la sua prenotazione, signore.”
(Bir dakika lütfen... Evet, rezervasyonunuzu buldum beyefendi.)
Göz göze geldiklerinde, check-in işlemi için bazı bilgileri istedi:
“Per effettuare il check-in, ho bisogno di alcune informazioni. Potrei avere di nuovo il suo nome, per favore? E potrebbe fornirmi un documento d’identità?”
(Check-in işlemini tamamlayabilmem için bazı bilgilere ihtiyacım var. İsminizi bir kez daha alabilir miyim? Ayrıca kimlik belgenizi gösterebilir misiniz?)
Jungkook, çantasından kimliğini çıkardı ve nazikçe kadına uzattı.
“Mi chiamo Jeon Jungkook. Resterò per due settimane. Ecco il mio documento d’identità.”
(Benim adım Jeon Jungkook. İki hafta kalacağım. İşte kimliğim.)
Alessia, sistem üzerinde birkaç düzenleme yaptıktan sonra kimliği geri uzattı.
“Perfetto, la ringrazio. Per il pagamento, può gentilmente passare al banco accanto. Lì le consegneranno anche la chiave della sua camera.”
(Mükemmel, teşekkür ederim. Ödeme işlemi için lütfen yan taraftaki bankoya geçin. Orada size oda anahtarınızı da teslim edecekler.)
Genç kadın, yanında duran görevliye işaret etti. Jungkook, valizini çekerek yan tarafa yöneldi. Ödeme yapacak görevliye sakin bir şekilde selam verdi.
“Buongiorno, il totale per il suo soggiorno è di 1400 euro. Può pagare con carta o in contanti.”
(Günaydın, konaklamanızın toplam ücreti 1400 euro. Kart veya nakit olarak ödeyebilirsiniz.)
Jungkook, ödemesini tamamladıktan sonra anahtarını aldı. Tam o sırada, yanında bekleyen başka bir görevli nazikçe seslendi:
“Buon pomeriggio, mi chiamo Marco. La accompagnerò alla sua camera e porterò i suoi bagagli.”
(İyi günler, benim adım Marco. Sizi odanıza götüreceğim ve bavullarınızı taşıyacağım.)
Marco, resmi bir şekilde eğilip yol açtı. Jungkook’un elindeki valizleri aldı ve birlikte büyük asansörün olduğu alana doğru yürüdüler.
“Questa è la sua camera, una `camera singola standard`. Ha il minibar, la cassaforte, il bagno privato e Wi-Fi gratuito. Se ha bisogno di qualcosa, la reception è disponibile 24 ore su 24.”
(Burası sizin odanız, standart tek kişilik bir oda. Minibar, kasa, özel banyo ve ücretsiz Wi-Fi hizmeti mevcuttur. Bir şeye ihtiyacınız olursa resepsiyon 24 saat hizmetinizdedir.)
Marco, odanın özelliklerini detaylıca anlattıktan sonra, Jungkook’un herhangi bir sorusu olup olmadığını nazikçe sordu. Jungkook, teşekkür ederek yanıt verdi:
“Teşekkür ederim, Bay Marco.”
Cevabını aldıktan sonra başıyla hafifçe selam verdi ve otel odasının kapısını yavaşça kapattı.
Jungkook’un yapmak istediği, görmek için sabırsızlandığı, adını defalarca ajandasına yazdığı pek çok yer vardı. Her biri, zihninin bir köşesinde ışıltılı bir hayal gibi duruyor, keşfedilmeyi bekleyen gizemli rotalar gibi kalbini kıpır kıpır ettiriyordu. Ancak uzun ve yoğun geçen yolculuk, onun bedenini olduğu kadar ruhunu da yormuştu. Zamanı boldu—hem de düşündüğünden çok daha fazla. Koşmak için, yürümek için, yeni tatlar denemek ya da sadece bir bankta oturup gökyüzünü izlemek için önünde upuzun bir zaman uzanıyordu. Buna rağmen göz kapakları giderek ağırlaşıyor, gözleri istemsizce kapanmaya yüz tutuyordu. İçinde bir yer, “Hadi daha erken,” diye fısıldasa da; başka bir yanı, “Bırak, sadece biraz dinlen,” diyordu. Sonunda, uykunun tatlı ve yumuşak çağrısına karşı koyamayarak, üzerindeki giysileri yavaşça çıkardı. Birkaç gevşek hareketle battaniyesine sarındı, boynunu yastığa yasladı ve gözlerini tamamen kapatmadan hemen önce içini huzurlu bir serinlik kapladı. Ve işte o an—tüm planlarını, tüm heyecanlarını geride bırakıp—kendini uykunun şefkatli kollarına bıraktı.
***
Sabaha gözlerini Napoli’de açan çocuk, birkaç saniye boyunca bulunduğu yeri anlamaya çalıştı. Göz kapakları hâlâ ağırlığını korurken, odanın tavandaki işlemelere, perdeden sızan incecik ışık çizgilerine ve yastığının yabancılığına odaklandı. Burası onun alışık olduğu bir yer değildi. Tam olarak nerede olduğunu çözmesi birkaç kalp atımı kadar sürdü. Sonra zihninde bir şeyler yerine oturdu.
Tatil...
Hafifçe iç geçirdi. Uzaklardan gelen kuş sesleri, pencere kenarındaki saksıda duran begonvillerin arasına doluşmuştu. Tatilde olduğunu fark ettiğinde yüz kasları gevşedi, vücudu yatakta biraz daha yayıldı. Gözlerini hâlâ tam açmamıştı ama kolunu başucuna doğru uzatıp telefonunu kavradı. Ekranı aydınlandığında parmaklarını kıpırdatmadan saate baktı:
08.35.
Birçoğu için hâlâ uykunun en tatlı zamanıydı, ama o yıllardır güne erken başlamaya alışmıştı. Hele ki YouTube’da fenomen olduktan sonra bu alışkanlık neredeyse mesleğinin bir gerekliliğine dönüşmüştü. Sabahlar, onun için sadece günün başlangıcı değil; fikirlerin, ilhamların ve sessizliğin en saf hâliydi.
Her ne kadar bazı günler yataktan kalkmak zor olsa da, bu düzen onun bir parçasıydı artık. Zihni sabahları çok daha berrak çalışıyor, yaratıcı fikirler birbiri ardına zihnine doluşuyordu. Günü dolu dolu geçirmekten keyif alıyor, hem kendini hem de hayatını sürekli besliyordu.
Kısa ama etkili vloglar çekiyor, saat çok ilerlemeden kurgulayıp paylaşıyordu. Ama onu diğerlerinden ayıran şey sadece bu değildi. O, hayatını ekran karşısında yaşamak zorunda hissedenlerden değildi. Anı yaşamayı seviyordu. Her şeyi kayıt altına almak yerine, sadece gerçekten etkileyen, bir his bırakan anları seçip paylaşmayı tercih ediyordu. Övülen yerleri, lezzetleri ya da deneyimleri birebir yaşayıp anlatıyor; çekindiği şeylerin ise birkaçını zarifçe anılara bırakıyordu.
Instagram’da kısa bir gezinti yapıp birkaç video kaydırdıktan sonra, kendini yavaşça yataktan dışarı attı. Ayakları yere değdiğinde odanın serinliği tenine işledi. Hafifçe gerinip, banyoya yöneldi. Dişlerini fırçalarken aynadaki yorgun ama tatmin olmuş yüze baktı. Bu yorgunluk, yıpratan değil; üretmekten, keşfetmekten gelen bir yorgunluktu.
Temizlenip üzerini giydikten sonra, küçük ama sevdiği video kamerasını eline aldı. Objektife baktığında gözleri hâlâ biraz uykuluydu ama içindeki heves, sesine yansıyordu. Kamerayı açtı, birkaç saniye sessiz kaldı. Ardından, kelimelerini toparlayıp konuşmaya başladı:
“Herkese selam millet! Bilmeyenler için ben Jeon Jungkook. Mukbang videoları çekiyor, gezdiğim yerlerdeki lezzet deneyimlerimi sizlere aktarıyorum.
Bugün, uzun zamandır gelmek isteyip de bir türlü fırsat bulamadığım bir ülkedeyim: İtalya.
Dün biraz yorgundum açıkçası… Yolculuk düşündüğümden daha uzun sürdü. Valiz telaşı, uçuşlar, otel buluşmaları derken odama geçtiğim gibi uyuyakalmışım.
Bu yüzden geliş videomu ancak şimdi çekebiliyorum.
Ama olsun, gecikmiş bir gün başı bile burada daha farklı hissediliyor.”
Kamerayı sol eline alıp pencereye doğru yürüdü. Perdeyi hafifçe araladı ve dışarıdaki sokağı gösterdi.
“İtalya'nın her köşesi bir tablo gibi ama... nedense aklımda sadece bir yer vardı: Napoli.
Roma mı, Venedik mi, Floransa mı diye çok düşündüm ama içimden bir ses bana hep Napoli’yi fısıldadı.
Şu anda da kaldığım yer: Hotel San Pietro.
Burası merkezi bir konumda. Ulaşım oldukça kolay ve Napoli’nin iç enerjisine çok yakın.
Girişte sizi büyük, yüksek tavanlı bir salon karşılıyor.
Lobi oldukça ferah ve personel o kadar içten ki, kendinizi yalnız hissetmeniz neredeyse imkânsız.”
Kamerayı odanın içine doğru çevirdi. Yatağını, kitaplarını, valizini ve bir köşede sıraladığı kameralarını gösterdi.
“Oda oldukça geniş, temiz ve sade döşenmiş. Fazlalık yok ama eksik de değil. Tam sevdiğim gibi.
Burada iki hafta kalmayı planlıyorum. Otel sahibiyle konuştum, çekim için izin aldım. Kısaca bir tanıtım yapmak istedim çünkü bu tarz yerleri görmek isteyen çok insan var. Fiyat konusu da merak ediliyor biliyorum… Gerçekten makul.
Otelle ilgili daha fazla bilgi ve bağlantılar açıklamada olacak, bakmayı unutmayın.”
Cümlesini bitirir bitirmez kamerayı çevirdi ve manzarayı geniş açıyla yakaladı. Ardından hafifçe gülümsedi:
“Şimdi sizi bekletmeden kahvaltıya iniyorum. Bir de otelin kahvaltı salonunu göstereceğim.
Her gün farklı planlarım var ve bunların çoğu sizin için küçük sürprizlerle dolu.
Hadi bakalım, gün başlasın.”
Video kaydını durdurduktan sonra üstüne keten bej bir gömlek ve krem şortunu geçirip kahvaltı salonuna doğru indi.
Salonun girişine adımını atar atmaz, burnuna yayılan taze ekmek, kahve ve meyve kokuları arasında hafifçe gözlerini kapadı. Kalabalık, kargaşa değil; bir çeşit canlılık gibiydi. Gülüşmeler, çocukların koşuşturmaları, çatal-kaşık sesleri ve fonda çalan yumuşak müzik... Her şey, gerçek bir sabahı yaşattırıyordu.
Etrafına göz gezdirdiğinde farklı ırklardan insanların bir arada oturduğunu gördü. Diller karışıktı ama ortam bir o kadar huzurluydu. Farklılıkları sevdiğinden, bu görüntü onun için adeta bir tablo gibiydi.
Kapının yanında duran yakışıklı bir personel, Jungkook’un otel kartını nazikçe onayladı ve onu içeri buyur etti. Daha ilk gün olmasına rağmen personelin ilgisi, onu oldukça memnun etmişti. Açık büfeye yöneldi. Tabağına önce damak tadına uygun bildiği yiyecekleri aldı. Ardından farklı bir bölümde, otelin çeşitli ülkelerden gelen misafirlere sunduğu özel yiyeceklere göz gezdirdi.
Gözü, hafif buğulu cam vitrin arkasında bir standda duran sıcak bir yemeğe takıldı. Pirinç ve üzerinde buharda pişmiş gibi görünen, soslu tavuk parçaları… Tam da Asya'dan gelen bir damak için rahatlatıcı bir görüntüydü. Orada görevli olan çalışana yaklaşıp gülümsedi ve yavaşça sordu:
“Posso avere del riso con pollo in salsa, per favore?”
(Pirinç ve soslu tavuk alabilir miyim, lütfen?)
Adam nazikçe gülümseyerek, “Certo, qui abbiamo anche il kimchi. Desidera?” dedi.
(Tabii burada kimçimiz de var. Arzu eder misiniz?)
Jungkook hafifçe başını salladı ve “Va bene, grazie,” diye yanıtladı.
(Olur, teşekkür ederim.)
Yemeklerini ve içeceğini aldıktan sonra, Jungkook elindeki tepsiyi dikkatlice tutarak etrafta kendine uygun bir boş masa aradı. Salondaki canlılık, farklı dillerde yapılan sohbetler ve arada duyulan kahkahalar ortamı sıcak ve samimi kılıyordu.
Bulduğu uygun bir masaya doğru yöneldi. Sandalyeyi hafifçe çekti, usulca oturdu. Tepsisini dikkatlice masanın üzerine yerleştirdi. Güneş ışığı pencereden içeri süzülüyor, masa üzerinde küçük ışık oyunları yaratıyordu. O anın dinginliği ve huzuru yüzünde sakin bir ifade oluşturdu.
Küçük video kamerasını eline aldı, kayda başladı. Önce sakin bir sesle konuştu: “Evet, yemekleri hızlı aldığım için etrafı tam gösteremedim ama şimdi biraz etrafı göstereyim,” diyerek kamerayı ters çevirip salonun genel görüntüsünü kaydetti.
Kamerayı yavaşça çevirdi; masalardaki misafirlerin farklı dillerde sohbet ettiğini, garsonların hızlıca servis yaptığını ve otelin ferah dekorasyonunu gösterdi. Yüksek tavanların genişliği ve büyük pencerelerden içeri süzülen ışık, ortamı aydınlatıyordu.
Bir süre sonra kamerayı tekrar kendine çevirdi ve kaydı sabitledi. Yüzünde hafif bir tebessümle, “Aldıklarım bu şekilde. Burada yabancı misafirlere özel küçük tatlar var. Ben de damak tadıma uygun ve İtalya’nın geleneksel lezzetlerinden birkaçını aldım. Şimdi izninizle yemeğe başlıyorum,” dedi.
Tabağından azar azar yiyecekleri alıp, kameraya göstererek yemeye başladı. Her lokmada kaydı durdurup tekrar başlatıyordu. Yemeğin lezzetini hissedercesine hafifçe mırıldandı, memnuniyetini belli eden ifadeler yüzüne yayıldı.
“Beklediğimden çok daha güzel çıktı. Eğer denemediyseniz ve ilk defa tadacaksanız kesinlikle tavsiye ederim. Benden onay aldı,” diyerek sözlerini tamamladı.
Kameraya gülümsemiş ve yemeğini yerken birkaç şey daha anlattıktan sonra bel çantasını omzuna takıp otelden çıkmıştı.
“Şimdi kahvaltımı bitirdim, hava gerçekten çok güzel,” dedi hafif bir heyecanla. “Şu an tam otelin dışındayım. Arkadaki tabeladan da görebilirsiniz.”
Kamerayı yavaşça sağ tarafa çevirerek otelin küçük ama zarif tabelasını gösterdi. Tabelanın üstünde otelin ismi sade ama dikkat çekici bir yazıyla yazılmıştı. Burası otelin tam ön kısmıydı. Cadde ise tarihi bir adı taşıyordu: Via San Pietro ad Aram.
“Burada bir tane pizzacı varmış, adı Artezzo Pizza,” diye devam etti. “Oldukça meşhur, önceden araştırmıştım ama oraya akşam yemeği için gitmeyi planlıyorum.”
Kamerayı tekrar yüzüne çevirip hafifçe başını salladı.
“O yüzden şimdi, otelden sadece dört dakikalık yürüyüş mesafesinde olan bir sokağa gideceğim. Orası Spaccanapoli’nin çevresinde kalıyor. Sokak oldukça dar, taş döşemeli ve tarihi dokularla dolu. Eski Napoli ruhunu hissettiren detaylarla çevrili. Ayrıca orada snack barlar var. Bilmeyenler için, bu barlar atıştırmalık yiyecekler ya da hafif yemek servisi yapılan yerlerdir. Genellikle uygun fiyatlıdır ve küçük taburelerde hızlıca bir şeyler yenilebilir.”
Omzundaki çantasını düzeltti ve adımlarını yavaş yavaş sokağa doğru yönlendirdi. Kamerası hâlâ açıktı ve o yürürken yüzünden eksik olmayan tatlı gülümsemesiyle anlatmaya devam etti:
“Yeni kahvaltı yaptığım için şu an bir şeyler yemeyeceğim ama menüde neler olduğunu göstereceğim. Gideceğim bardaki popüler içeceklerden biri var: Aperol Spritz. Portakal aromalı, köpüklü ve hafif alkollü bir içecek. Biraz kafam dağılsın istiyorum... çünkü bilirsiniz ki bu benim en sevdiğim şeylerden biri.”
Sokağın içine girdikçe ortam daha da değişti. Daracık sokak taşlarla kaplıydı, binaların aralarından gökyüzü zar zor görünüyordu. Ancak bu klostrofobik görüntü yerini büyüleyici bir tarihe ve samimi bir atmosfere bırakıyordu. Jungkook, kamerayı arada etrafı gösterecek şekilde çeviriyor, tarihi binaları ve duvarlardaki küçük sanat izlerini çekiyordu.
Tam bu sırada yanına doğru koşarak gelen küçük bir kız dikkatini çekti. Gözleri heyecanla parlayan bu minik, ürkek bir sesle, İngilizce konuştu:
“Bay Jungkook... siz misiniz?”
Genç adam tebessümünü bozmadan kibarca başını eğdi.
“Ahh, evet, benim,” dedi.
“Ben sizin çok büyük bir hayranınızım,” dedi kız, kelimeleri utançla yutkunarak birleştirmeye çalışıyordu. “Eğer... rahatsız olmazsanız... bir fotoğraf çekilebilir miyiz?”
Jungkook, ona uzatılan telefonu nazikçe kavradı, küçük kızın yanına eğildi ve birlikte bir selfie çekti. Gülümsemeleri birbirine karışan o an, kızın dünyasıymış gibi gözlerinde parladı.
Fotoğraf sonrası kızın gözleri heyecanla çantasını ararken Jungkook fark etti.
“Bir şey mi arıyorsun?” diye sordu.
Kız başını utançla önüne eğerek yanıtladı.
“Ah... şey... bir imza almak istemiştim ama çantamda kağıt yokmuş...”
Fermuarını çekerek üzgünce omuz silkti. “Neyse, yapacak bir şey yok. Videonuzu böldüğüm için özür dilerim Bay Jungkook,” diyerek arkasını dönmeye başlamıştı ki, Jungkook nazikçe bileğinden tuttu ve onun önüne geçti.
“Ben sana bir şey alayım, onu imzalayayım. İster misin?” diye sordu, gözleri gülümseyerek bakıyordu.
Kız heyecanla başını iki yana salladı.
“Bu çok güzel bir teklif ama sizi zahmete sokmak istemiyorum...”
Jungkook, içten bir kahkaha attı.
“Ah tatlım, lafı bile olmaz. Bu kadar tatlı bir takipçimin eli boş dönmesine asla izin veremem.”
Kız birkaç kez öne doğru eğilerek teşekkür etti. Minik bedeni saygı doluydu. Ardından Jungkook’un elini hafifçe tuttu ve birlikte yakındaki bir kırtasiye dükkânına girdiler. İçerisi rengârenk defterler, kalem setleri ve peluş oyuncaklarla doluydu.
Jungkook her seferinde kızın ne istediğini sordu, sabırla onun söylediklerine göre seçim yaptı. Sonuçta bir defter, renkli kalemler ve sevimli bir peluş oyuncak almıştı. Kız gözleri dolu dolu bir ifadeyle Jungkook’a sarılarak teşekkür etti.
Genç adam hafifçe eğilip onunla aynı boya indi.
“Ailen nerede? Tek mi geziyorsun?” diye sordu.
Kız ilerideki bir dükkânı göstererek, “Ablamla geziyorum. Onun biraz işi vardı, yanıma gelmeme izin verdi,” dedi.
Jungkook başını onaylar şekilde salladı, sonra kızın omzuna hafifçe dokundu.
“Tamam o zaman, dikkatli ol. Etrafta yabancı çok insan var. Koşmadan ablanın yanına git. Tatlı kız, ben de giderken arkandan bakacağım, tamam mı?” dedi.
Küçük kıza aldığı poşeti vermeden önce içindeki defteri çıkardı, kendi adını büyük harflerle yazıp altına bir kalp çizdi. Ardından tekrar defteri yerine koydu. Son olarak, başındaki şapkayı çıkartıp kızın başına yerleştirdi.
“Hava çok sıcak, kafan yanmasın,” dedi gülümseyerek.
Küçük kız, minnetle el sallayarak uzaklaşırken, Jungkook da kaldırımın diğer tarafından ona karşılık verdi. Gözleri hâlâ kızın neşeli adımlarında, yüreği ise bu anın içten sıcaklığında kalmıştı.
Jungkook kamerayı yeniden açtı ve bulunduğu dar sokağın atmosferini izleyicilerine göstermek için Spaccanapoli’yi kaydetmeye başladı. Taş döşeli yolun iki yanını çevreleyen eski yapıların arasında ilerlerken, kameraya yansıyan birkaç yerli gülümseyerek el salladı. Hatta bazıları spontane bir şekilde poz verdi.
Genç adam bu ilgi karşısında utangaç ama sıcak bir gülümsemeyle başını eğdi. Bu anlar, videosuna samimi ve gerçek bir hava katıyordu. İnsanların içtenliği, o anki enerjisini daha da yukarı taşımıştı.
Tam o sırada, sokakta az ilerisinden koşarak gelen küçük bir çocuk kameraya doğru el salladı ve yüksek sesle bağırdı:
“Millet! Bu adam çok iyi! Kesinlikle 1 milyon takipçiyi hak ediyor. Bu yüzden Jeonbites hesabını takip edin! Adios!”
Çocuğun bu ani çıkışı Jungkook’u kahkahalara boğdu. Kahkahası sokağın duvarlarında yankılanırken, elini kaldırarak çocuğa kalmasını işaret etti. İkisi birlikte kameraya poz verdiler; Jungkook eğilip onunla aynı boya geldi, ikisinin de gülümsemeleri içten ve saf bir mutluluk taşıyordu.
Çocuk, bu kısa ama özel karşılaşmanın ardından ona sarıldı ve ardından neşeyle uzaklaştı. Jungkook, bir süre çocuğun ardından baktı; içindeki sıcaklık, adımlarına hafif bir huzur verdi.
Sokağın sonunda ilerledikçe adımlarını hızlandırdı. Vakit ilerliyor, planları birikmeye başlıyordu. Sonunda o dar sokakta, köşeye gizlenmiş gibi duran küçük ama dikkat çekici bir mekânın önünde durdu:
Leopoldo Café Bar.
Mekânın içine girdiğinde, ortamın sıcak havası yüzüne vurdu. İçerisi kalabalık sayılmazdı ama canlıydı. Raflar özenle düzenlenmiş, eskiyle yeninin birleşimini yansıtan dekorlarla çevriliydi. Kasaya yaklaşırken, hemen arkasında asılı olan küçük siyah menü panosu dikkatini çekti. Kasadaki aydınlatmalar ise oldukça zarifti; yukarıdan sarkan uzun lambalar, mekanı sarımtırak bir tonla ısıtıyordu.
Gülümseyerek sipariş vermek için yaklaştı. Kasada bulunan genç kadına nazikçe seslendi:
“Buongiorno, signorina. Avete l'Aperol Spritz?” (Günaydın hanımefendi. Acaba Aperol Spritz’iniz var mı?)
Kadın bir anlık tereddüt yaşadı, sonra arkasındaki iş arkadaşına başını çevirerek sordu. Aldığı olumlu yanıtla birlikte gülümseyerek Jungkook’a döndü:
“Certo, signore. Quanti ne desidera?” (Tabii ki bayım. Kaç tane istersiniz?)
Jungkook, kredi kartını çıkarırken hafifçe başını eğdi.
“Due, per favore.” (İki tane lütfen.)
Alkolü çok fazla sevmese de, bu içeceğin portakal aromalı hafifliği ve ferahlatıcı yapısıyla kendisine iyi geleceğini düşünüyordu. Üstelik tek bardağın yetmeyeceğini çok iyi biliyordu.
Siparişi hazır olduğunda kibarca teşekkür etti ve cam kenarında boş bulduğu bir masaya geçti. Oturduğunda içeriyi gözleriyle taradı. Masalarda çoğunlukla çiftler vardı; yaşlısı da genci de birbirine sokulmuş, kahkahalarla gülüşüyorlardı.
Kendisi ise o anda biraz yalnızdı ama bu yalnızlık ona ağır gelmiyordu. Aksine, kendini gözlemleme ve çevresindeki hayata karışmadan izleyebilme fırsatıydı bu.
İlk bardağı birkaç yudumda içti. Son derece ferahlatıcı ve hafif tatlı bir lezzeti vardı. İçinde yüzmeye başlayan ince portakal dilimi, içeceğe estetik bir dokunuş katıyordu. İkinci bardağı da hızlıca bitirmişti. Hatta, içinden “yedi tane daha içerim ben bundan,” diye geçirdi ama planları vardı. Gezeceği, göreceği, çekeceği daha çok şey…
Masadan kalktı. Kamerasını yeniden açtı, çantasını omzuna astı ve mekândan çıkıp Napoli sokaklarını gezmeye devam etti. Gün boyunca adımlarını sokaklara bıraktı. Bolca yürüdü, bolca fotoğraf çekti. Ara sokaklarda kayboldu, eski kitapçıların önünde durdu, bazen bir çiçekçide nefeslendi.
Gezmeyi seviyordu. Yeni yerler görmeyi, farklı insanlarla göz göze gelmeyi, hayatın içine karışmayı… Ve en çok da, tüm bunlar olurken karşısına hep nazik insanlar çıkmasını seviyordu. Belki bir şans, belki bir tesadüf… Ama kalbinde hep o sıcaklıkla yol alıyordu.
Henüz bilmiyordu. Ama çok yakındı. Hatta neredeyse burnunun ucundaydı. Sadece birkaç adım sonra… belki bir pizzacının önünde, belki bir sokağın köşesinde...
Bir çift göz onu bekliyordu.
Ama zaman… zaman her şeyin önüne perde çekerdi. Bazen sadece birkaç dakika, bir insanın kaderiyle arasına koca bir mesafe koyabilirdi.
Ve belki de o an gelmek üzereydi...