Uzun bir aradan sonra yeniden merhaba papatyalarım !
Bu aralar kendimi biraz eksik, biraz da yorgun hissediyorum. İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyor açıkçası. Ne kalem tutmak istiyor elim, ne de bir şeyler üretmek...
Bölümleri geç attığım için gerçekten çok üzgünüm. Her ne kadar zamanında paylaşmak istesem de, ya başka bir işim çıkıyor ya da gerçekten gücüm kalmıyor. Umarım beni anlıyorsunuzdur…
Ama yine de ne zaman yazmaya başlasam, düşünceler içinde kaybolup kendimi satırlara bıraksam, bir nebze olsun iyi hissediyorum.
Sanki o cümleler içimde birikmiş her şeyi yavaş yavaş toparlıyor. Yazarken, kelimelerle dertleşmek gibi bir şey bu...Ve belki de bana en iyi gelen şeylerden biri.
Son zamanlarda hava da ruh halime benzer oldu sanki…Sabah güneş açıyor,içime bir umut doğuyor, öğleden sonra ise aniden kara bulutlar çöküyor, yağmur başlıyor.
Bu hava geçişleri sadece ruhu değil, bedeni de yoruyor elbet. Özellikle bahar aylarında sık sık karşılaşılan polen alerjisi, saman nezlesi, mevsimsel grip, halsizlik gibi rahatsızlıklarla uğraşan herkese şimdiden geçmiş olsun. Gerçekten zor bir dönem .
Yaz ise kapıyı usulca araladı bile…Her yaz olduğu gibi, bu yaz da tatilim yok ama yine de yaz en sevdiğim mevsimdir.
Havası, enerjisi, sokaktan geçen arabalardan çalan müzikler, güneşin tenine değmesi…Her şey bir başka güzel geliyor bana. Hatta bu mevsim ilham kaynağım gibi! Yazdığım hikâyeler için defterime notlar alıyorum sürekli. Geçenlerde aklıma öyle güzel fikirler geldi ki, tam yaz ruhunu taşıyorlardı.Onları Haziran başı gibi paylaşmak istiyorum sizlerle, çok sabırsızlanıyorum açıkçası !
Bu arada siz dondurma sezonunu açtınız mı? Ben ancak birkaç kez yiyebildim. Geçen gün aklıma çocukken bayılarak yediğim bir dondurma geldi:Nogger !
Karamel ve çikolatanın o mükemmel uyumu…Tadını unutmuşum ama hatırlayınca hemen canım çekti.
Bu yüzden, yarın eve dönüş yolunda almayı planlıyorum. Kulaklığımı takıp en sevdiğim şarkıları dinleyerek yürürken yemek…Ne kadar basit, ama bir o kadar da mutlu eden bir şey…
Neyse, lafı çok uzatmadan sizi yeni hikâyem olan "Flame & Crust" ile baş başa bırakıyorum. Umarım siz de okurken benim yazarken hissettiklerimi hissedersiniz. Kalbinize iyi gelecek bir hikâye olur. Yazım hatası varsa kusura bakmayın.
──⋆⋅☆⋅⋆────⋆⋅☆⋅⋆── ── ⋆⋅☆⋅⋆
Günlerden bir gün, genç bir adam, yaz tatilinin ilk günlerinde hem gezmek hem de mesleğini sürdürmek amacıyla bir farklılık yaparak, yaşadığı yer olan Kore’nin Busan şehrinden, tatil için İtalya’nın Napoli kentine gitmeye karar vermişti. Uzun süredir hayalini kurduğu bu yolculuk için birkaç saat boyunca hazırlanmış, sonunda tüm eşyalarını alıp evinden çıkmıştı. Yalnız yaşıyordu; bu yüzden havalimanına kendi başına gitmesi gerekiyordu. Bir arabası olsa da, yurt dışına çıkacağı için pek bir anlamı kalmamıştı.
Havalimanında gerekli işlemleri halledip bekleme alanına geçti ve bir koltuğa oturdu. Yaklaşık otuz dakika sonra, yolcuların uçağının geldiğini bildiren anonsu duydu. Hemen ayağa kalkıp eşyalarını kaptığı gibi, bilet kontrol noktasına ilerledi. Biletini gösterip bavullarını teslim ettikten sonra sırt çantasını aldı ve uçağa giden koridorda yürümeye başladı. Havaalanının yoğunluğuna rağmen içinde garip bir heyecan vardı; hem bir yerlere gidiyor olmak hem de bilinmezliğe doğru yürümek ona iyi gelmişti.
Kendi koltuk numarasını bulduktan sonra oturdu, çantasını dizlerine yerleştirdi ve iyice yerleştikten sonra başını arkaya yaslayarak gözlerini kapattı. O an için yapması gereken başka bir şey yoktu. Uçağın kalkışını beklerken kendini yavaş yavaş uykunun kollarına bıraktı.
...
On dört saat süren aktarmalı uçak yolculuğunun sonunda Napoli’ye ulaşmıştı. Şu an ise, iki haftalık rezervasyon yaptırdığı otele gitmek için taksilerin bulunduğu alana doğru ilerliyordu. Yeni gelmiş olan bir araç, tam önünde durduğunda, içeride yolcu olup olmadığını kontrol etmek amacıyla cama doğru eğildi.
Şoförün aracın içinden kendisiyle—genç adamla—göz göze gelmesi üzerine nazikçe gülümsedi. Şoför ise aynı şekilde karşılık verdi ve filmli camı indirerek ona bakmış, konuşmasını beklemişti.
“Pardon, acaba buradan Hotel San Pietro’ya götürür müsünüz?” diye sordu genç adam. Rahat ve anlaşılır bir İngilizceyle konuşmuştu.
Şoför yeniden samimi bir şekilde gülümsedi; bu sefer ise aracın kilit düğmesine basarak koltuğundan doğrulup arabadan indi. Ardındaki kapıyı açık bırakarak, genç adamın elinde tuttuğu valiz ve çantalara göz gezdirdi.
“İsterseniz eşyalarınızı bagaja yerleştirebilirim, beyefendi,” dedi kibarca.
Genç adam da elindeki eşyaları, bagajı açmakta olan şoföre teker teker uzattı. Eşyaların yerleştirilip bagajın kapatılmasıyla birlikte o da arka koltuğa geçti ve aracın çalışmasını beklemeye başladı.
“Konumu biliyorum ama yine de yolu navigasyona girdim. Normalde 25 dakika sürüyor ama biraz hızlı gidersek 15 dakikada orada oluruz,” dedi şoför, ön koltuktan arka cama göz atarak.
Genç adam onaylarcasına, “Tamam,” diyebilmişti. Camdan yolu izlerken gördüğü güzel evler ve birkaç tarihi yapı ilgisini çekmiş olacak ki hayranlıkla, “Çok güzel,” demişti.
Şoför, göz ucuyla dikiz aynasından bakarak sohbet başlatmıştı:
“İlk defa mı geldiniz?”
Adam, bu soru üzerine başını camdan çevirip ön koltuğa doğru bakmıştı.
“Evet, ilk defa geldim,” dedi samimi bir tonla.
Şoför yine içten bir gülümsemeyle konuştu:
“İngilizceniz çok akıcı ve güzel. Eğer okul sıkıntınız varsa hiç olmasın. Buranın eğitimi gerçekten çok iyidir. Bu yüzden kısa sürede İtalyanca bilmeseniz bile A1 seviyesinin üzerine çıkabilirsiniz. Hatta şu sıralar yaz için birçok kurs ve etkinlik de düzenleniyor.”
Genç adam, duyduklarından etkilenmiş bir ifadeyle başını sallayarak cevap verdi:
“Ah, söyledikleriniz gerçekten çok güzelmiş. Açıkçası ilgimi çekti ama ben şu an okumuyorum.”
Şoför, bir yandan yolu takip ederken merakla sordu:
“Oh, üniversiteye yeni mi geçtiniz? Öyleyse daha da güzel. Napoli’de yabancı öğrenciler için birbirinden güzel yaz programları, dil kursları ve etkinlikler var. Hatta bazı fakülteler yaz döneminde hazırlık dersleri de veriyor.”
“Hayır, ben 22 yaşındayım,” dedi genç adam, hafifçe gülümseyerek.
Karşısındaki ise şaşkınlıkla kaşlarını kaldırıp hayranlıkla cevapladı:
“Şaka yapıyor olmalısınız... Ah, Tanrım! Ama siz 18 gibi görünüyorsunuz. Yüzünüz gerçekten çok genç ve güzel duruyor. Tanrı bazı kullarını cidden çok seviyor olmalı.”
Bu sözlerin ardından genç adam, nazik bir tebessümle başını eğdi.
“Söylediğiniz iltifatlar için çok teşekkür ederim. Ama... benim bir dini inancım yok,” dedi, ses tonu ne sert ne de savunmacıydı—sadece dürüsttü.
Karşısındaki, bu açıklamaya biraz afallamış görünse de hemen toparlandı.
“Ah, anlayabiliyorum... Lütfen beni bağışlayın,” diyerek dostane bir gülümsemeyle özrünü dile getirdi.
“Bir problem yok,” dedi genç adam, başını hafifçe sallayarak. Ardından, merakla sordu:
“Ama şimdi ben de merak ettim açıkçası... Peki ya sizin yaşınız kaç?”
Bu kısa ama samimi diyalog, arabada oluşan ilk sıcak bağın habercisi gibiydi. Yolun sessizliği, artık yerini karşılıklı meraklara ve küçük tebessümlere bırakmıştı.
“Ben 38 yaşındayım,” dedi adam tebessüm ederek.
“Cidden mi? Yaşınızdakilere göre vücudunuz oldukça dinç ve sağlıklı görünüyor,” diye karşılık verdi genç adam, hayranlık dolu bir ifadeyle.
“Çok teşekkür ederim. Her gün düzenli yürüyüş yaparım, ayrıca haftada üç gün spor salonuna giderim,” dedi adam, gururla başını sallayarak.
“Buralarda bildiğiniz iyi bir spor salonu var mı?” diye sordu çocuk merakla.
“Benim gittiğim salonu övmek gibi olmasın ama gerçekten çok iyi hocalara sahip. Ayrıca fiyatları da oldukça uygun,” dedi şoför, samimi bir gülümsemeyle.
“Yakın mı?”
“Eğer Hotel San Pietro’da kalmayı planlıyorsanız, evet, gerçekten çok yakın.”
“Peki, salonun numarası sizde var mı?” diye sordu genç adam heyecanla.
“Cebimde kartı olacaktı,” diyen şoför, gömleğinin üst cebine uzandı ve küçük bir kart çıkararak, “Buyurun,” diyerek nazikçe arkaya doğru uzattı.
“Teşekkür ederim.”
“Ah, söylemeyi unuttum. Yaz daha yeni başladığı için kayıtlar da yakında tekrar açılacak,” dedi şoför göz kırparak.
“Nasıl da denk geldi... Gidip başvuru yaparım,” dedi genç adam, memnun bir şekilde kartı cüzdanına yerleştirirken.
O sırada araç bir kırmızı ışıkta durdu. Şoför direksiyonu hafifçe bırakıp dikiz aynasından bakarak sordu:
“Sorması ayıp ama buradan ne kadar kalmayı düşünüyorsunuz?”
“İki hafta... Yani şimdilik o kadar kalmayı düşünüyorum,” dedi adam.
“Bir nedeni var mı?” diye sordu şoför, merakla.
“Aslında daha uzun kalmayı planlıyordum ama oteller çok pahalı. Belki ev kiralamayı düşünebilirim.”
Genç adamın gözleri dışarıda akıp giden sokaklara takılmıştı. Sesi sakindi ama içinde sanki bu şehirde kalma isteği gizli bir umut gibi titreşiyordu.
“Evet, turistik açıdan buraya gelen çok olduğundan otel fiyatlarının yükselmesi normal. Ama dediğiniz gibi, ev kiralamak daha makul olabilir.”
Şoför konuşurken, deneyimli biri gibi onaylayarak başını salladı. Bu konuda söylenecek söz belliydi: Yaz sezonunda fiyatlar uçuyordu.
“Bu arada tanışmadık. Acaba size de uygunsa, burada kaldığım süre boyunca ulaşım konusunda bana yardımcı olabilir misiniz?”
Misafir, nazikçe ve doğrudan sormuştu. Cümlelerinde samimiyet ve çekingen bir incelik vardı.
“Bazı öğle saatlerinde çok yolcu oluyor, bu yüzden uzak yerlere gitmem gerekebilir.”
Şoför, göz ucuyla dikiz aynasından bir bakış atıp durumu kafasında tarttı.
“Genelde yürüyerek gezmek istiyorum çünkü otelin yakınlarında keşfedilecek oldukça fazla yer var. Ayrıca buraya gelmemin nedeni biraz da mesleğimle ilgili; farklı bir deneyim yaşamak istedim.”
Genç adamın gözleri, anlatırken heyecanla parlamıştı. Yeni yerler görmek, onun için sadece bir keyif değil aynı zamanda işine katkı sağlayan bir tutkuydu.
“Mesleğiniz nedir?”
Şoför, merakını saklamadan sormuştu. Bu genç misafirin duruşu ve ifadeleri dikkat çekiciydi.
“Ben YouTuber’ım. Mukbang videoları ve vlog’lar çekiyorum. Adım Jeon Jungkook.”
Bu sözleri söylerken yüzünde gururla karışık bir mahcubiyet vardı. Tanınan biri olmanın hafif yükünü omuzlarında taşıyor gibiydi.
“Ne güzel! Buradaki farklı lezzetleri tatmak sizin ve takipçileriniz için de güzel bir deneyim olur. Ama aklıma bir şey takıldı; isminiz çok tanıdık geliyor.”
Şoför kaşlarını hafifçe çattı, düşünüyordu. Yüzündeki ifade, geçmişten bir bağı çözmeye çalışan birine aitti.
“Aslında biraz ünlü birisiyim.”
Jungkook başını hafifçe yana eğdi, sanki utangaç bir çocuk gibi gülümsüyordu.
“Aa evet evet! Şimdi hatırladım. Kızım sizden bahsetmişti.”
Şoförün sesi neşeyle dolmuştu. Tanıdık bir isim duymanın getirdiği içtenlik vardı cümlelerinde.
“Cidden mi?”
Jungkook’un şaşkınlığı gözlerinden okunuyordu. Bu küçük rastlantı, onu mutlu etmişti.
“Evet.”
“Takipçimin babasıyla tanışmak çok hoş bir sürpriz oldu.”
Jungkook nazikçe başını eğdi, yüzündeki gülümseme biraz daha derinleşmişti. Belli ki bu şehir, ona düşündüğünden daha sıcak anılar sunacaktı.
"Oh,Adımı söylemeyi unuttum, benim adım da Matteo, tanıştığımıza memnun oldum."
"Bende," dedi Jungkook, gülümseyerek.
"Bu, bahsettiğim kızım, kendisi 9 yaşında, çok tatlı bir çocuktur." diyerek, ikisinin de birlikte çekilmiş olduğu bir fotoğrafı gösterdi.
Jungkook, fotoğrafa bakarken, bu küçük kızın ne kadar neşeli olduğunu düşündü. Gözleri parlıyordu ve gülümsemesi tüm yüzünü aydınlatıyordu. Resimden anladığı kadarıyla, çocuğunun doğum günüydü. Dediği kadar tatlı biriydi. O an, Jungkook da kendisi fark etmeden hafifçe gülümsedi. Ardından şöyle dedi:
"İsterseniz, kızınıza ikimizin bir fotoğrafını çekip gösterebilirsiniz, seviniceğine eminim."
"Çok doğru dediniz, kesinlikle sevinecektir. Eğer sizin için de sıkıntı olmazsa, seve seve kabul ederim," dedi Matteo, gülümseyerek.
Genç, sırt çantasından küçük bir fotoğraf makinesi çıkarıp, "Tabii ki de isterim," dedi. O an, fotoğraf makinesinin sesiyle birlikte, sıcak bir anı daha yaşamış oldular.
Jungkook, çevresindeki kalabalığı ve yoğun trafiği fark ettiğinde, dikkatlice fotoğraf makinesini şoföre verdi. Şoför, onları kareye sığdıracak şekilde ayarladıktan sonra, birkaç farklı pozda 5 tane fotoğraf çekti. Jungkook, fotoğrafları aldıktan sonra, birkaçını inceledi. Bulanık olmayan ve çocuğun sevebileceği fotoğraflardan 3 tanesini seçti ve yazdırma işlemine gönderdi.
Fotoğraflar çıktıktan sonra, yavaşça sallayarak, her şeyin tam olarak çıktığından emin olduktan sonra alt kısmına küçük imzasını atarak şoföre verdi.
Jungkook, biraz düşündü, sonra cesurca konuştu: "Ulaşım konusunda size çok yük olur muyum?" diye sordu. Gözleri samimiyetle Matteo'nun gözlerine bakıyordu. "Gerçekten, sizi zor durumda bırakmak istemem."
Matteo gülümseyerek cevap verdi: "Hayır, kesinlikle öyle bir şey olmaz. Elimden geldiğince yardımcı olacağım, merak etmeyin."
Jungkook biraz daha rahatlayarak, cebinden telefonunu çıkarıp, numarasını vermeye karar verdi. "Numaramı vermek istiyorum ama yayılmaması için işletme numaramı vereyim. İletişime geçmek için burdan yazacağım."
Matteo başını sallayarak, "Beni güvende hissettirdiğiniz için teşekkür ederim," dedi ve numarayı alıp not etti. Jungkook'un samimiyeti ve güven verir tavrı, aralarındaki bağın güçlenmesini sağlıyordu. Jungkook da kendini rahat hissetmişti; o an, kendini tamamen bu anın içinde, güvenli bir şekilde hissetti...
Camdan dışarı bakarken Matteo, otelin çaprazında kalan büyük binayı eliyle işaret ederek teyit etmek amacıyla;
"Otelin burası değil mi?" diye sordu.
Jungkook gözlerini kaldırıp baktı ve tanıdık tabelayı görünce başını sallayarak cevapladı.
"Evet, evet... tam olarak burası."
Araç, otelin önüne kadar yavaşça ilerledi. Matteo, yumuşak bir frenle aracı durdurduğunda, ikisinin de içinde bir vedalaşma sessizliği doğdu. Jungkook başını çevirip adama içten bir tebessümle baktı.
"Tekrar her şey için çok teşekkür ederim. Sizinle tanışmak gerçekten mutluluk vericiydi."
Matteo gülümsedi. "Benim için de öyleydi. Umarım tatiliniz güzel geçer. Şimdiden iyi eğlenceler."
Jungkook başını hafifçe eğerek teşekkür etti. Ardından çantasına uzandı ve,
"Bu arada ücret ne kadardı?" diye sordu.
Matteo hafifçe düşündü, ardından, "15 euro yeterli," dedi.
Jungkook çantasından parayı çıkarıp uzattı. Adam parayı nazikçe aldı, ardından birlikte arabadan indiler. Jungkook bagajdan valizini çıkardıktan sonra başını son kez çevirip,
"Hoşça kalın Matteo," dedi.
Matteo da aynı içtenlikle karşılık verdi:
"Görüşmek üzere Jungkook."
O an, kısa ama anlamlı bir karşılaşmanın iziyle yollarını ayırdılar. Jungkook derin bir nefes alıp otelin cam kapısından içeri adımını attığında, yolculuğunun başında bu kadar içten bir tanışıklık yaşamasının onu nasıl da rahatlattığını fark etti. İçerideki serin hava, dışarının hafif nemli rüzgarıyla yer değiştirirken, kalbinde yavaşça büyüyen bir sıcaklık taşıyordu...
Bölüm başını yazdığım da birkaç gün taslakta kaldı ama sonunu böyle yazacağım hiç aklıma gelmezdi,bir hafta da bu kadar şey yaşanır mı?Şaka gibi resmen.Artık kesinlikle çok şanssız bir insanmışım gibi geliyor.
Geçen hafta deprem oldu,artçılar devam etti,günlerce uyuyamadım.2 gün önce fark etmeden elimi kesmişim diğer bir talihsizliğim ise aylar önceki projemi 1 haftada uğraşıp sabaha kadar yaptıktan sonra,hoca'nın izinli olması...
Proje en geç bu ayın sonunaydı,yanına gittiğim de bu hafta için de teslim edebileceğimi söyledi.Aslında salı vericektim ama uzadığı için gitmedim yanına nasılsa çarşamba veririm diye bir giderim ki herkes kadını aramasın mı meğersem yokmuş.Off...umarım yarın alır.
Marmara bölgesinde yaşayanlar için geçmiş olsun biraz geç oldu kusura bakmayın, diğer şehirdeki arkadaşlar da kendine çok dikkat etsin. Sizce nasıl kitap yazıyorum?
Umarım güzel kitap yazıyorumdur. Diğer yazarlara bakınca kıskanıyorum, şaheser gibi kitapları var. Hepsini tebrik ediyorum doğrusu.
Umarım beğenmişsinizdir, geç atmamın sebebiyle uzun tutmaya çalıştım. Aaa söylemeyi unuttum bu aralar One-shot kitapları yazmak istiyorum eğer güzel bir kurgu düşünürsem paylaşacağım.Bir sonraki bölümde tanışmalarını yazarım muhtemelen.O zamana kadar hoşçakalın,ben kaçar!!
₍^. .^₎⟆
