Bu bölümü 3,2 k yazdım. Umarım daha uzun yazacağım günlerde olur. Egoist gibi görünmek istemem ama çok hoşuma giden bir bölüm oldu. İyi okumalar diliyorum.
~
Sıcak geçen bir günün ardından akşam yavaş yavaş serinliğini hissettirmeye başlamıştı. Rüzgâr yumuşak esintilerle yüzünü okşarken, Jungkook sabah geçtiği sokaklara yeniden adım atmıştı. Aynı yolları ikinci kez yürümek artık sadece gezmek değil, biraz da yorgunluk anlamına gelmeye başlamıştı. Ama akşamki planı hâlâ aklında taptazeydi:
Artezzo Pizza da akşam yemeği.
Yavaş adımlarla ilerlerken gözleri vitrinlerde dolaşıyordu. Yol üzerindeki hediyelik eşya dükkânlarından birine girip annesi ve babası için küçük ama anlamlı birkaç parça seçmiş, özenle paketlettikten sonra çantasına yerleştirmişti. İçinde tarif edemediği bir huzur vardı; sevdiklerini unutmamış olmanın verdiği o içten mutluluk.
Caddenin sonunda büyük ve süslü Artezzo yazısı gözlerinin önüne serildiğinde, birkaç saniye boyunca sadece oraya baktı. Gözleri tabelada gezinirken sol elindeki kamerayı indirdi, derin bir nefes alıp cam kapıyı araladı.
Kapının açılış sesiyle birlikte içerideki yaşlı kadın istemsizce başını çevirip kapıya bakmıştı. Siparişleri dağıtırken bir an duraksadı. Gözleri, içeri giren genç adamda sabitlenmişti. Gözlerinde bir tanıma kıvılcımı çakmış, ama görevine devam etmişti. Yine de bakışlarını uzun süre Jungkook’tan ayıramamıştı.
Jungkook salonun içini şöyle bir süzdü. Cam kenarına yakın bir masa dikkatini çekmişti. Adımlarını yavaşça oraya yöneltti. Sandalyeyi sessizce çekip oturdu. Diğer sandalyelere çantasını, aldığı eşyaları ve ceketini yerleştirdi. Telefonunu eline alıp banka bildirimlerine göz gezdirdi. Yeni gelen ödemeyi kontrol ettikten sonra ekranı kapatıp masaya bıraktı. Ardından başını kaldırdığında az önceki kadınla yeniden göz göze geldi.
İçten bir gülümsemeyle başını hafifçe eğdi. Kadın, yüzünde hafif bir tebessümle yanına gelerek menüyü masaya bırakıp sessizce uzaklaştı.
İki sayfalık menüyü dikkatlice inceledi. Sayfaları çevirirken parmak uçları kâğıda zarifçe değiyor, gözleri satırlarda dolaşıyordu. Farklı tatlar vardı. Acaba alışılmışın dışına mı çıkmalıydı? Yoksa her zamanki gibi güvendiği karışık pizzaya mı sığınmalıydı? Kısa süren kararsızlığının ardından, son seçeneği tercih etti. Her zaman hayal kırıklığına uğratmazdı.
Az önceki kadın bir kez daha yanına geldi. Gülümsemesi biraz daha belirgindi bu kez.
"İçecek ya da tatlı arzu eder misiniz efendim?" diye sordu yumuşak bir ses tonuyla.
Jungkook başını yana eğerek düşünceli bir ifade takındı.
— “Hmm... Sprite’niz var mı acaba?”
Kadın hafifçe başını salladı.
— “Küçük, orta, büyük… Hangisini tercih edersiniz?”
— “Orta boy. Buzlu olursa çok sevinirim. Teşekkür ediyorum,” dedi nezaketle, gözlerini kısıp hafifçe gülümsedi.
Kadın siparişi alıp uzaklaştığında Jungkook tekrar telefonuna döndü. YouTube’a girdiğinde, yeni gelen bildirimler dikkatini çekti. Takipçi sayısı sadece on dakikada 500 artmıştı. Üstelik özel üyelik sistemindeki abone sayısı da yükselmişti. İçten bir tatminle ekranı inceledi bir süre.
O sırada yaşlı kadın, elinde pizza dolu bir tepsiyle yeniden belirdi. Masaya nazikçe bıraktıktan sonra
— “Afiyet olsun,” dedi gülümseyerek.
Jungkook ellerini hafifçe birbirine sürterek duyduğu heyecanı gizlememişti.
— “Çok teşekkürler,” dedi, kadına karşılık vererek.
Pizzanın kokusu burnuna dolmuş, açlığı birden bastırmıştı. Sekiz dilime ayrılmış pizzadan bir dilimi aldı. Eritilmiş kaşar peynirinin uzayıp koparken çıkardığı o tatlı ses, iştahını daha da açtı. Büyük bir ısırık aldığında gözleri hafifçe kapandı, yüzünde huzurlu bir ifade belirdi. Sanki gün boyunca süren yorgunluk o anda silinip gitmişti.
Her lokmayı yavaşça çiğniyor, sindiriyor, yanında içeceğini yudumluyordu. Tadı… tarif edilemeyecek kadar iyiydi. Konuşmak istemiyor, sadece o ana odaklanmak istiyordu. Altıncı dilimi de bitirdiğinde gözleri tekrar salonu taradı ve kadını fark etti. Yaşlı kadın kasaya yaslanmış, elindeki boş tepsiyi dinlendiriyordu.
Elini kaldırarak hafifçe işaret etti. Kadın hemen fark etti ve hızlı adımlarla masaya geldi.
— “Buyurun, nasıl yardımcı olabilirim?”
Jungkook dudaklarını peçeteyle sildikten sonra gülümsedi.
— “Umm... Acaba şefinizi çağırabilir misiniz?”
Kadının yüzünde bir anlık endişe belirdi. Çaresizce gülümsedi, önlüğünü düzeltti.
— “Bir problem mi var efendim?”
Genç adam, yanlış anlaşılmak istememişti. Ellerini havaya kaldırarak başını iki yana salladı.
— “Hayır, hayır. Tam tersi. Sadece bir şey sormak istiyorum.”
Kadın rahatlayarak gülümsedi.
— “Peki. Ben hemen gidip ileteyim. Çok bekletmem,” diyerek arkasını dönüp uzaklaştı.
Arka mutfağa geçerken çıkardığı ayakkabı sesleri mekânın içinde yankılandı. Şefin yanına vardığında hafifçe eğilerek konuştu:
— “Şefim, bir müşteri sizinle görüşmek istiyor. Eğer yanılmıyorsam… tanınmış bir internet fenomeni kendisi.”
Şef, başını hafifçe kaldırarak kadına baktı.
— “Nasıl yani?”
Kadın sözlerini heyecanla devam etti.
— “YouTube’da mukbang videoları çeken biri. Dünyanın dört bir yanında yemekler deniyor. Tanıtımını yaptığı yerler meşhur oluyor. Ben de takipçisiyim. Çok saygılı biri. Sizi kötülemek için değil, eminim başka bir şey için konuşmak istiyor.”
Şef bir süre düşündü, ardından:
— “Şu siparişleri bitireyim. Beyefendiye söyle; 15 dakika sonra dükkân kapanacak. Müşteriler çıktıktan sonra konuşuruz,” dedi.
Kadın onaylayarak başını salladı ve Jungkook’un yanına geri döndü.
— “Şefimize söyledim. Şu anda siparişlerle ilgileniyor. Ama eğer size de uygunsa, 15 dakika sonra dükkân kapanacak. Herkes çıktıktan sonra görüşebilirsiniz,” dedi sevecen bir tonla.
Jungkook başını hafifçe eğerek nezaketle yanıtladı.
— “Ah, rahatsızlık vermek istemem… Ama burada mı görüşeceğiz?”
Kadın hafifçe gülümseyerek omuz silkti.
— “Evet, burada. Zaten toparlanma süreci uzun sürüyor. O sırada konuşursunuz. Zamanınızın boş geçmemesi için birşeylerle ilgilenebilirsiniz.”
Kısa bir sohbetin ardından, Jungkook boş boş beklememek adına Instagram hesabına yeni bir gönderi paylaştı. Ardından yarım bıraktığı videonun düzenlemesine devam etti.
Salon yavaş yavaş boşalıyordu. Mekânın ışıkları yumuşuyordu. Saatler ilerledikçe zaman da ağırlaşmaya başlamıştı. Ama içten içe bir şeylerin yaklaşmakta olduğunu hissediyordu. Neye dönüşeceğini bilmeden…
Ve o an geldi.
Arka kapı sessizce açıldı. Taehyung, üstündeki önlüğü askıya asarken gömleğinin yakasını düzeltti. Sakin adımlarla salona doğru ilerlemeye başladı. Gözleri mekânı taradı…
Ve nihayet…
Dükkânda kalan o tek müşteriyle göz göze geldi.
Masanın ucundaki sandalyesine doğru birkaç adım daha attı. Sandalyeye gelmeden önce kısa bir duraksamayla bir düğmesini kapattı, bileklerini düzeltti. Belki alışkanlık, belki sadece düzgün görünme isteği… Ama Jungkook bunu fark etmişti. Göz ucuyla onu süzerken, o küçük detaylar gözünden kaçmıyordu.
Taehyung, masanın yanına geldiğinde durdu. Profesyonel bir gülümsemeyle konuştu -normalde soğuk gözüken-
“Beklettiğim için kusura bakmayın. Yardımcı olabileceğim bir konu var mıydı?”
Ses tonu sakindi ama mesafeliydi. Tam da işini iyi yapan, müşteriyle olan çizgiyi koruyan bir çalışan gibi.
Jungkook hemen toparlandı. Gömleğinin kolunu düzeltip dik oturdu. Az önce rahat yayıldığı sandalyesini usulca ileri çekti. Hafif bir boğaz temizleyişinden sonra göz teması kurdu.
— “Aslında sizi rahatsız etmek gibi bir niyetim yoktu,” dedi nazikçe. “Ama hem pizzanız gerçekten harikaydı, hem de buranın atmosferi oldukça özgün. YouTube için kısa bir röportaj yapmayı çok isterim. Eğer vaktiniz varsa tabii.”
Taehyung’un kaşları belli belirsiz kalktı. Bir an için gözlerinde küçük bir şaşkınlık belirdi. Bu tür şeyleri sık sık yaşamıyordu. Ayrıca yeni insanlarla konuşmakta da az biraz zorluk çekiyordu. Ama Jungkook’un ses tonundaki samimiyeti onu yumuşatmıştı.
Gözlerini kısa bir süreliğine Jungkook’un kamerasına, sonra yeniden gözlerine çevirdi.
— “Röportaj mı?” dedi, sesi bu kez daha yumuşaktı ama hâlâ temkinliydi. “Ne hakkında olacak tam olarak?”
Oturmadı. Henüz. Ama elleri ceplerinin kenarına gitti, parmaklarıyla pantolonunun dikişini yokladı.
Jungkook bir adım daha attı, ama sadece sözcüklerle.
— “Yeme içme vlogları çekiyorum. Farklı şehirlerdeki, ülkelerdeki lezzet duraklarını tanıtıyorum. Dürüst yorumlar yapıyorum. Açıkçası Artezzo Pizza için planlı bir geliş değildi ama şu anda iyi ki gelmişim diyorum. Sizin pizzanız o kadar lezzetliydi ki… Bunun arkasındaki şefi izleyicilerime göstermek istiyorum.”
Taehyung, hâlâ ayakta duruyordu. Jungkook’un gözlerine bakarken, göz bebeklerinde ışığın yansımasını yakaladı. Cümlelerinin arasında o samimiyet vardı, rol değil, kurgu değil… Gerçek bir heyecan.
Başını hafifçe yana eğdi.
— “Normalde bu tarz şeyleri yöneticimizle konuşmanız gerekirdi ama… sanırım bu bir istisna olabilir.”
Sonra hafif bir iç çekişle boş sandalyeye yöneldi. Oturacağı sırada elleriyle gömleğinin eteğini düzeltti, ceketinin katlanmış kenarlarını çekiştirip sandalyesine yerleşti. Ayak bileğini diğerinin üzerine atarken hafifçe kıkırdadı.
— “O zaman ne sormak istersiniz, Bay YouTuber?”
Jungkook bir an irkildi ama gülümsedi.
— “Jeon Jungkook,” dedi, elini uzatırken. “Ama bana sadece Jungkook deyin.”
Taehyung, onun elini sıktı. Ne çok uzun, ne çok kısa bir tokalaşmaydı. Ama o dokunuşta bir sıcaklık vardı.
Henüz adını bile öğrenmeden, adamın hikâyesine dair küçük bir merak filizi yeşermeye başlamıştı bile…
Taehyung sandalyeye yerleştikten sonra bacak bacak üstüne atmış, bir kolunu masa kenarına yaslamıştı. Parmak uçlarıyla masaya yavaşça dokunuyor, ahşabın dokusunu hissediyordu. Gözleri Jungkook’un kamerayla olan hâline kaymıştı. O, tüm içtenliğiyle küçük cihazını hazırlıyor, doğru açıyı bulmaya çalışıyor, bazen saçını düzeltiyor, bazen ekranına hafifçe eğiliyordu.
— “Hazır mısınız?” diye sordu Jungkook, sesinde yumuşacık bir heyecanla.
Taehyung, göz ucuyla kameraya bakıp omzunu hafifçe silkti.
— “Sanırım evet. Sadece kameraya bakmam gerekiyor değil mi?”
— “Yok, bana da bakabilirsin. Ne istersen. Doğallık her şeyden önemli.”
Bu söz, Taehyung’un dudağının kenarında küçük ama sahici bir gülümsemeye sebep oldu.
Kamera kayda alınmıştı artık. Jungkook, sesini biraz daha toklaştırarak konuşmaya başladı.
— “Evet arkadaşlar, şu anda Artezzo Pizza’dayım. Burası Napoli’nin en meşhur pizzacılarından biri. Ve tahmin edin ne oldu? Şefin ta kendisi şu an yanımda!”
Kamerayı yavaşça Taehyung’a çevirdi. Çekinceli bir şekilde kameraya bakan şef, nezaketen el salladı.
— “Merhaba, sizi tanıyabilir miyiz?”
Taehyung gözlerini hafif kısarak kameraya baktı. İlk başta biraz çekingen bir hâli vardı. Ama sonra kendini topladı, sesini buldu.
— “Merhaba, ben Kim Taehyung. Yaklaşık üç yıldır Artezzo’da çalışıyorum. Bugün de Jeon bey sayesinde kameraya çıkmış oldum sanırım.”
— “Yani bugün benim şanslı günüm diyebilir miyiz?”
Jungkook bu sözlerin ardından tatlı bir kahkaha attı. Taehyung da bu neşeye ortak oldu, kısa ama içten bir gülümsemeyle.
— “Benim için de değişik bir deneyim olacak,” dedi Taehyung, gözlerini yere indirip sonra tekrar Jungkook’a çevirdi. “Pek böyle kameralarla aram yoktur ama denemeye değer.”
Jungkook, bu açıklığın getirdiği samimiyeti kaçırmak istemedi.
— “Peki bize biraz mutfaktan bahseder misiniz? Mesela bu pizzayı yaparken neyi farklı yapıyorsunuz ki bu kadar güzel oluyor?”
Taehyung gözlerini uzak bir noktaya çevirdi bir an. Düşündü. Sonra konuştu:
— “Sanırım mesele sadece malzeme değil. Ellerle yoğrulan bir hamurun içine geçen duygu… O gün nasılsam, içimden nasıl geçiyorsa, o yansıyor pizzaya da. Herkese aynı gibi görünse de, her pizzada ufak bir iz kalır benden.”
Jungkook’un gözleri büyümüştü. O anda karşısındaki adamın yemek yapmanın ötesinde bir şeyle uğraştığını hissetmişti.
— “Gerçekten… Bu cümle o kadar etkileyici ki. Sadece yemek değil bu yaptığın, sanat.”
Taehyung hafifçe başını eğdi, yanaklarına belli belirsiz bir sıcaklık yerleşmişti.
— “Abartmayalım,” dedi alçak bir ses tonuyla. Ama yüzündeki gururu saklayamıyordu.
Jungkook devam etti:
— “Peki Taehyung… Napoli’de nereleri gezebiliriz sence? Takipçilerime önerin olur mu?”
Taehyung bir an duraksadı. Parmaklarını birbirine geçirdi, sırtını sandalyeye yasladı.
— “Ben kalabalık yerlerden çok, ara sokakları severim. Sessiz, gölgeli yerlerde yürümek iyidir. Mesela Via dei Tribunali. Eski evler, kapılar, sessiz taş yollar… Hâlâ yaşanmışlık kokar oralarda.”
— “Senin anlatımın resmen bir roman gibi,” dedi Jungkook. Gözleri parlıyordu. Gülümsemesi daha belirgindi artık. “Takipçilerim kesin seni çok sevecek.”
Taehyung göz kırptı.
— “Onlara pizzanın sırrını verirsem daha çok severler bence.”
Birlikte hafifçe gülüştüler. Ama bu kahkahanın ortasında göz göze geldiklerinde ikisi de bir an sessizleşti. Gülümsemeler dudaklarında kalmıştı ama bakışları daha derindi.
Birbirlerinin gözlerinde ne aradıklarını bilmeden, belki de bulduklarını fark etmeden birkaç saniye o anı paylaştılar.
Kamera hâlâ kayıttaydı. Ama dünya durmuş gibiydi.
Jungkook toparlandı önce, boğazını temizledi.
— “Evet… Röportaj için çok teşekkür ederim. Son bir şey daha sormak istiyorum. Artezzo Pizza’yı üç kelimeyle tanımlaman gerekse ne derdin?”
Taehyung, hafifçe geriye yaslandı. Gözlerini yukarı kaldırdı, sonra aşağı indirdi. Gülümsedi.
— “Emek… Tutku… Ve belki de… Tesadüf.”
— “Tesadüf mü?” diye sordu Jungkook.
Taehyung kameraya değil, Jungkook’a bakıyordu şimdi.
— “Evet. Bazı tatlar, bazı karşılaşmalar… Tesadüf olamazmış gibi gelir ya hani… Ama biz yine de öyle deriz.”
Jungkook bu sözleri zihninin bir kenarına not etti. Belki videoda bu kısım kesilecekti. Ama kalbinde asla. Genel bir cümle olsa da o üstüne alınmıştı.
Taehyung’un son cümlesiyle birlikte havada asılı kalan o "tesadüf" kelimesi, Jungkook’un zihninde yankılanmaya devam ediyordu. Ama asıl çarpan şey kelimenin kendisi değil, onu söyleyen adamın bunu nasıl söylediğiydi. O göz teması… Jungkook için sadece bir bakış değil, içine doğru akan bir çağlayandı sanki. Taehyung’un gözlerinde, karşısındaki insanı çözmeye çalışan ama aynı anda saklamaya çalışan bir mercek vardı. Gözleri bir sır taşıyordu ve Jungkook o sırrın ucundan tutmak ister gibiydi.
Bir anlığına konuşmayı unuttuğunu fark etti. Boğazı kurumuştu ama bunun içtiği gazozla bir ilgisi yoktu. Kalbinde belli belirsiz bir kıpırtı… Belki de adını koymaktan çekindiği bir “heyecan” vardı.
Kamerayı hafifçe eğdi, kayıt butonuna bastı ve sesi duyulmasa da küçük bir “klik” ile kayıt sona erdi.
Taehyung masaya dirseğini dayamıştı, gözleri hâlâ Jungkook’un yüzünde geziniyordu ama bu kez daha sakindi. Daha az dikkat çeken bir merakla izliyordu onu.
“Burada…” dedi, yavaş bir ses tonuyla. “Burada neler yaşandı biliyor musun?”
Jungkook başını hafif yana eğdi. Taehyung’un ses tonunda bir şeyler vardı; sanki bir hikâyenin kapısı açılıyordu.
“Geçen yıl,” dedi Taehyung, avuç içini masaya bastırarak, “tam şu oturduğun masada biri sevgilisine evlilik teklifi etti. Ve o kadar heyecanlıydı ki… Peçeteye yazdığı notu yanlışlıkla başka bir masaya götürdü.”
Jungkook istemsizce kahkaha attı.
“Ciddi misin?”
Taehyung gülümseyerek başını salladı.
“Diğer masadaki kadın önce çok duygulandı ama sonra sevgilisi olmadığını fark edince sinirlenip dışarı çıkmıştı. Kızıl saçlıydı… Çok güzel gülüyordu ama suratını bir görmeliydin.”
Gözleri kısılmış, anıyı hatırlarken yüzünde hafifçe yayılan bir nostalji vardı. Ellerini birleştirip masanın üstünde oynamaya başlamıştı. O kadar doğal, o kadar içtendi ki, Jungkook bir an bu adamın içindeki sıcaklığı fiziksel olarak hissedebileceğini düşündü.
“Burası… sadece bir pizzacı değil,” dedi Taehyung bir süre sonra. “İnsanların hayatının bir parçası oluyoruz. Gülüşlerine, ağlayışlarına, ilk öpücüklerine, veda konuşmalarına… Bazen yalnızlıklarına bile…”
Jungkook, bu sözlerden sonra masadaki boş bardağı eline aldı, onu biraz çevirdi, dudak kenarında beliren o belli belirsiz tebessümle cevap verdi: “Sahi… Bir pizzacı insanın kalbini bu kadar nasıl etkileyebilir, değil mi?”
Tam bu anda, Jungkook ayağa kalkmak üzereyken sandalyenin ayağı yere takıldı. Dengesini kaybederek öne doğru eğildi. Dirseği masaya çarptı, masa hafif sarsıldı ve boş gazoz bardağı yuvarlanarak yere düştü. Neyse ki kırılmadı ama çıkardığı ses yeterince dikkat çekiciydi.
Taehyung bir an irkildi, sonra yüzünde beliren gülümsemeyle dudaklarını ısırdı.
Jungkook gözlerini kapatarak başını öne eğdi.
“Of… Çok özür dilerim. Sanırım şu an… kamerayı kapatmamla birlikte utanç seviyem tavan yaptı.”
Taehyung hafifçe eğilip yere düşen bardağı aldı ve masanın kenarına koyarken,
“Endişelenme. Burası küçük kazalara alışık,” dedi. “Ama yine de… şu an seni YouTube’a düşürmek isterdim.”
Jungkook gözlerini devirdi.
“Lütfen yapma. Bir kere de cool kalayım.”
Taehyung omzunu silkti, sanki bunu gülerek söylemiş gibiydi:
“Belki de senin ‘cool’ halin böyle, ne dersin?”
O anda ikisi de sustu. Jungkook ceketini tekrar sandalyeye koyduğunda elleri hafif titriyordu. Ama fark ettirmemeye çalıştı. Taehyung ise sandalyesinde geriye yaslanmış, gözlerini biraz kısıp onu izliyordu.
Sonrasında, Jungkook’un derin bir iç çekmesiyle birlikte, ikisi de aynı anda yerlerinden doğruldu. Sessizliğe gömülmüş dükkânın içinde dağınık kalan birkaç masa ve sandalye vardı sadece. Çalışanların çıkarken aceleyle toparladığı şeylerin arasında öylece duran birkaç sandalyeyi düzeltip, masaları hizaladılar. Hareketleri sessiz, ama birbirlerini tamamlar gibiydi.
Jungkook, bir süre ayakta bekledikten sonra, bel çantasını usulca koluna geçirip taktı. Omzunun üzerinden aşağıya doğru inen kayışı eliyle düzelttiği sırada, Taehyung’un bakışları hâlâ ondaydı. Çantasını takışını izliyordu. O an dikkatini çeken şey çantanın modeli miydi, yoksa Jungkook’un onu takarken sergilediği o sade ama dikkat çeken tarz mıydı, ayırt edilemezdi. Ama gözleri, kısa bir süreliğine oraya kitlenmişti.
Sonra başını azıcık yana eğip, alçak ama belirgin bir ses tonuyla sordu:
“Çantan güzel duruyor… Nereden aldın?”
Jungkook soruya kısa bir bakışla karşılık verdi, ardından çantasına göz gezdirip yanıtladı:
“Ah… şey, çantamı Calvin Klein’den aldım.”
Taehyung başını yavaşça öne geri sallayarak onayladı. Bu onayda bir beğeni vardı ama ardından gelen kelimeleri, sanki kendiliğinden döküldü ağzından:
“Pahalıdır o zaman.”
Jungkook, onun bu sözünü ilk başta tam olarak anlamlandıramadı. Kaşlarını fark ettirmeden aşağıya doğru indirirken, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir kıvrım oluştu. Ne tam gülümseme ne de bir tepkiydi bu; daha çok, kırılmayla sorgulama arasında bir yerdeydi.
“Niye öyle dedin ki?” dedi, gözleri onun yüzünde sabitken.
“Maaşın eminim benimkinden daha fazladır.”
Taehyung’un bakışları yerle buluştu o an. Gözleri sanki ayaklarının ucunda bir şey arıyormuş gibi dolaştı. Kısa bir sessizlikten sonra iç çekerek konuştu:
“Hayır… maaşım düşük geliyor bana.”
Bu cümle, havadaki sessizliği delip geçen bir gerçeğin sesi gibiydi. Jungkook, şaşkınlıkla başını hafifçe ona çevirdi. Çünkü ona göre bu kadar sevilen, sürekli kalabalık olan bir pizzacıda çalışan birinin, özellikle Taehyung gibi dikkat çeken birinin böyle bir şey söylemesi pek anlamlı gelmiyordu.
Kafasının içinde birçok soru dolanırken, gözlerini ondan ayırmadan düşündü:
Pizzaları bu kadar çok beğeniliyorken, insanlar sosyal medyada öve öve bitiremiyorken ve dükkân bu kadar işlek bir konumdayken… nasıl olurdu da Taehyung, aldığı paranın ona yetmediğini söylüyordu?
Taehyung bir an duraksadı. Gözleri hâlâ yerdeydi ama kelimeleri artık durmak istemiyor gibiydi. Kafasını hafifçe sallayarak konuşmaya devam etti:
“Çoğu zaman aldığım para... masraflara bile yetmiyor. Kira, yol, yemek... bir bakmışım, ay bitmiş zaten. Elime kalanla bir şey yapmaya çalışıyorum ama... yetmiyor, hiçbir şeye yetmiyor.”
Omzunu silkti, ama o hareketin içinde kızgınlık yoktu. Daha çok, kabullenmişlik vardı.
“Dışarıdan insanlar bakınca diyorlar ya, ‘Oh pizzacı, işlek yer, dolup taşıyor’ falan… ama bilmiyorlar. Bizim orada kaç tabak kırıldı diye içimiz sıkışıyor. Kaç sipariş gecikti diye azar işittik, hiç görmüyorlar. Sadece yiyoruz, beğeniyoruz, geçiyoruz. Gerisini düşünen yok.”
Kafasını kaldırmadı. Yüzü hafifçe gölgelenmişti. Gözlerinin altındaki yorgunluk, sessizlikte bile fark ediliyordu.
“Mesela geçen ay… yeni bir ayakkabı beğendim. Ucuz da sayılmazdı ama, bir şekilde alırım dedim. Sonra elektrik faturası geldi… alamadım. Ayakkabıyı almadım. Siteden kaldırmışlar zaten, artık stoğu da yok.”
Kahkaha atar gibi yaptı ama sesi çıkmadı. Dudaklarını kıpırdattı, sonra sustu.
“Zaten… istemeyi de unuttum galiba. Bişey görsem, ‘Gerek yok’ diyorum hemen. Alışıyorsun bir süre sonra. İstediklerinden değil, elinde olanlardan memnun olmaya çalışıyorsun. Mecburen.”
Sonra başını yavaşça kaldırdı, Jungkook’a bakmadan devam etti:
“Bazen… sanki hep birilerinin ardından geliyormuşum gibi hissediyorum. Ne kadar çalışırsam çalışayım, tam yetişecek gibi oluyorum, sonra yine bir adım geride kalıyorum.”
Cebinden bir bozuk para çıkardı, çevirdi, tekrar cebine koydu. O küçük hareketin bile içinde bir boşluk vardı.
“Bir gün sadece... sadece sabah uyanıp içimden bir şey yapmak geldiği için dışarı çıkmak istiyorum. Para kazanmak zorunda olduğum için değil. Zorunluluğu olmayan bir günüm olsun istiyorum. Sadece ben istediğim için geçen bir gün…”
Gözleri tekrar yere düştü. O an, sesindeki kırılganlık neredeyse görünür hâle gelmişti.
Taehyung’un sesi sustuğunda, ortam daha da ağırlaştı sanki. Cümleleri bitmişti ama etkisi hâlâ havada asılı kalmış gibiydi. Jungkook, gözlerini ondan hiç ayırmamıştı. Göz bebekleri, Taehyung’un söylediklerinden çok söylemediklerini anlamaya çalışıyordu.
Bir süre konuşmadı. Sadece izledi.
Sonra, yavaşça nefes verdi. Sanki kelimeleri çıkmadan önce düşüncelerini tartıyordu.
“Bunu daha önce... biri bana hiç böyle anlatmamıştı,” dedi sessizce. Sesi, birini kırmamak isteyen biri gibi yumuşaktı.
“Yani... dışarıdan bakınca insan hep sanıyor ki... işler iyi gidiyorsa, içeride de iyidir. Ama öyle değilmiş. Senin gözlerinde bile hissediliyor şuan ama... söylemiyorsun. Sen hep bir şeyleri bastırıyormuşsun.”
Başını yana eğdi, çenesini hafifçe ovuşturdu. Sonra bakışlarını yere çevirdi, sanki Taehyung’un az önce baktığı aynı noktaya bakar gibi.
“Ben bazen fazla düşünüyorum. İnsanları kırmamak için susuyorum. Ama şu an... keşke susmasaydım diyorum. Keşke senin yorgunluğunu herkese duyursaydum, gerçeklikle. Belki elimi uzatamazdım ama... en azından yanında dururdum.”
Gözlerini tekrar Taehyung’a çevirdi. Bu sefer daha net, daha doğrudan bakıyordu.
“Sen... çok güçlü birisin. Yani sadece ayakta durduğun için değil. Bunları söyleyebildiğin için. Sessiz kalmamak da bir cesaret.”
Duraksadı, sonra dudaklarını araladı ama ilk kelimeyi hemen bulamadı. İçten gelen bir cümle çıkmalıydı; öyle boş bir teselli değil.
“Hayatta kalmak için yaşamak... çok yorucu. Bunu biliyorum. Ve kimse hak etmiyor böyle hissetmeyi. Sen de etmiyorsun.”
Parmaklarını masanın kenarına hafifçe vurdu, sesi duyulmayacak kadar nazikti. Sonra yavaşça gülümsedi, ama gülümsemesinde üzüntü vardı.
“Bazen birinin yanında olduğuna dair küçücük bir his bile... insanı biraz toparlıyor ya. Eğer bir gün... sadece konuşmak istersen, ya da sadece susmak bile istiyorsan... ben daha buradayım. Hiçbir şey yapmak zorunda olmadan. Sadece yanında olmak için.”
Son kelimesi daha sessizdi.
“Gerçekten...”
Taehyung’un gözleri ilk defa o an Jungkook’un gözlerine tam olarak kilitlendi. Ve o bir anlık bakışta, belki de ne kadar yalnız olduğunu, ama aynı zamanda ilk defa yalnız hissetmediğini fark etti...
İkisi de dükkanın eşiğinden dışarı adım attığında, sokak artık daha sessiz, daha sakin görünüyordu. Gün boyunca yaşanan küçük telaşlar, kahkahalar ve sessizlikler şimdi geride kalmış, yerini hafif bir yaz akşamı serinliğine bırakmıştı. Gökyüzü lacivertin tonlarıyla boyanmış, birkaç yıldız utangaçça göz kırpmaya başlamıştı. Taehyung, cebinden çıkardığı anahtarla kapının kilidini çevirdi. Anahtarın dönme sesi, günün son notası gibi yankılandı dar sokakta.
Jungkook, arkasında yürüyen Taehyung’a döndü. Hafif eğilmiş, gözlerini kısarak ona bakıyordu. Dudaklarının kenarında, o tanıdık, içten ve biraz da utangaç gülümsemesi vardı. Elini ceketinin cebine sokarken konuşmaya başladı:
“Bugün... kelimelere dökemeyeceğim kadar güzel bir gündü,” dedi alçak bir ses tonuyla. “Bu dükkâna gelmek, o pizzayı yemek, seninle konuşmak… sanırım uzun zamandır kendimi bu kadar iyi hissetmemiştim.” Sözleri ağır ağır dökülüyordu dudaklarından, sanki zaman biraz yavaşlamıştı.
Sonra bir adım daha yaklaştı Taehyung’a. Göz göze geldiklerinde, kelimeler artık sadece birer cümle değil, kalpten kalbe bir köprü gibiydi. “Sana bir şey sormak istiyorum ama umarım garip karşılamazsın…” diye devam etti, bir yandan boğazını temizleyip küçük bir gülümsemeyle başını yana eğdi. “Birlikte bir fotoğraf çekinebilir miyiz? Anı olarak kalsın istiyorum. Belki bir gün bu günü tekrar hatırlamak istediğimde, sadece gözlerimi kapatmam yeter ama... bir fotoğraf olsun istiyorum elimde. Hem… belki insanlar seni daha çok merak eder. Çünkü hem işini ciddiyetle yapan birisin hem de... dürüst olayım, oldukça çekicisin.”
Sözlerini tamamladığında, Jungkook’un sesi hafifçe titremişti. İçinde garip bir heyecan vardı. Belki de böyle bir şeyi ilk kez yaşıyordu; kelimelerinin ağırlığını fark etmişti.
Taehyung, bu beklenmedik ama içten gelen sözler karşısında hafifçe kaşlarını kaldırıp güldü. Gözleri yumuşadı. “Gerçekten mi? Bu söylediklerin için teşekkür ederim…” dedi usulca. Ardından biraz duraksayıp ekledi: “Ama unutma, yakışıklılıksa senin gözlerinde başlıyor, Jungkook.”
İkisi de hafifçe güldü, ardından birlikte fotoğraf çekecekleri noktayı seçtiler.
O kare… sade ama çok şey anlatan bir fotoğraf olmuştu.
Birlikte geçen ilk an, ilk fotoğraf, ilk “birlikte” olma haliydi bu.
Ama bilmedikleri bir şey vardı…
Asıl hikâye, o flaş patladığı anda başlıyordu.
Ve o hikâye, hiç tahmin etmedikleri kadar derin, duygulu ve gerçek olacaktı.