Dolabın içine doğru ilerlediğimizde etraftaki herşey mükemmeldi. Yemyeşil ağaçlar, renkli renkli çiçekler, arılar, kelebekler, kuşlar, uğur böcekleri, salıncaklar ve daha sayamadığım bir sürü tatlı şeyler vardı. Resmen evimizin içinden bir sürü dünyalar, diyarlar çıkıyordu.
İlerlemeye devam ederken Mete etrafa heyecanlı heyecanlı bakarken söylendi,
"Kızım sizin evde de ne bereket varmış, niye daha önce söylemedin," diye söylemişti. Yine dalga geçmek ve Mete...
"Sanki ben biliyordum. Kaç defa açtım bu dolabı çamaşır suları hariç başka hiçbir şey yoktu," dedim.
"Mutfakta çamaşır suyu ne işe yarıyor?" Diye sordu Mete.
"Çok soru soruyorsun Mete, az sus kardeşim," dedi Arda.
"Ayıp... Çok ayıp," dedi Mete. "Kalbim kırıldı," dedi elini kalbine koyarak.
Biraz daha ilerledikten sonra iyice bu mutfak dolabının içerisindeki diyara büyülenmiştik. Bu olan bitene inanamıyorum gercekten olağanüstüydü.
Biraz daha ilerliyorduk. Etrafı iyice keşfetmeye çalışıyorduk.
Birden yerde yatan bir kedi gördüm. Yaralı gibiydi. Ona doğru bir adım attım -ki atmaz olaydım- attığım adımla beraber bir kaydıraktan kayıyordum! Sanırım çukura düşmüştüm ama bu çukur kaydıraktı.
Çığlıkları basarken arkamdan Arda ile Mete'nin sesini duydum.
"İnci!" Diye bağırdılar.
"Bu kaydırağın biteceği yok herhalde!" Diye bağırdı Mete.
Çok geçmeden sesleri kesildi. Seslerini duyamıyordum.
Kaydırak bittiğinde yere çakıldım. Issız bir soğuk odanın içinde buldum kendimi.
"Huh... Burası çok soğuk..." Diye mırıldandım kendi kendime. Her yer kapkaranlık önüm arkam görünmüyordu. Çok geçmeden ışıklar yanmaya başladı.
Her yerde ayna vardı... Sağım, ayna. Solum, ayna. Önüm, ayna. Ve arkama baktığımda yine ayna...
Bu kadının aynalara ve kapılara zaafı vardı sanırım.
Biraz odayı inceledim. Zaten incelenecek birşey yoktu çünkü her yer ayna ile donatılmıştı.
Aynalara bakıp kendime baktım. Ayna da ben yoktum. Lanet olası o kadın vardı! Beni neden salmıyordu bu lanet kadın!
Hemen telefonumu çıkardım ve açtım. Mesaj yazmaya başladım. Yazdım ve göndere bastım.
İnci: neredesiniz? Ben aynalarla donatılmış bir yerdeyim.
Ve ne oldu biliyor musunuz? Mesajım gönderilmedi! Aynı filmlerdeki gibi mesajım gitmedi. Telefonum çekmiyordu.
"Ne istiyorsun benden kadın!" Diye bağırdım. Nereden geliyordu bu cesaret?
"Yine hangi saçma oyunu oynayacağız?" Dedim.
"Oyun oynayacağımızı anlamışsın," dedi o kadın...
"Buse nerede!?" Diye bağırdım.
"İşte asıl sebebimiz o. Buse şuan iyi ama eğer oyunu kazanamazsanız iyi diyemem," dedi o kadın.
"Yine hangi aptal oyunu oynayacağız söyle!" Dedim.
"Lütfen bana kızma," dedi alaycı bir ses tonuyla, "sadece oyun oynamak istiyorum."
"Senin oyunun oyun gibi değil ama!" Diye karşı çıktım.
"Sesinin tonuna dikkat et yoksa oyunu oynamadan öldürürüm Buse'yi..." Deyince sustum.
"Oyunumuz şöyle... Şimdi seni bir labirentin içine göndereceğim. Bu labirentin sonunda çıkış kapısı var. Labirent çok uzun değil ama labirentin içindeki sürprizler seni biraz zorlayabilir..." Diye anlattı. Sürpriz de neydi? Kafama silah falan mı dayayacaktı.
"Beni labirente gönder," dedim dan diye.
"Peki... Hoşçakaaal," dedi o kadın.
Çok geçmeden birden ışıklar söndü ve bir yolun ışığı açıldı. Işığı takip ettim ve bir kapıya ulaştım. Kapıyı açtığım gibi etraf labirent alanına dönüştü.
Biraz ilerlemeye başladım. Kapı arkamdan kapandı. Şaşırdık mı? Hayır!
Yürümeye devam ettiğimde çığlıklar, kahkaha sesleri, ağlama sesleri ne ararsanız vardı. Kim bilir hangi çıkmaz sokağa düşmüştüm.
Bir yandan korkuyordum. Çünkü bana sürprizler seni biraz zorlayabilir demişti.
Yavaş adımlarla yürürken birden karşıma minik bir serçe çıktı. Yanına gidemiyordum olduğum yerde donmuştum çünkü kedi yüzünden buradaydık!
Serçe bana şaşkın gözlerle bakıyordu. Çok tatlıydı ama yaklaşamıyordum.
Birden bana öfkeli bir şekilde bakmaya başladı aynı o kadın gibi. Nasıl olur da bir kuş bana öfkeli bakar... Sanki dolabın içinden bir bahçeye çıkmamış gibi kuşun öfkeli olmasına şaşırıyordum. Saçmalık.
Kuşu incelerken birden kuş büyüdü kocaman oldu ve kanatları alevlerle tutuştu. Bana doğru gelmeye başlayınca o cümleyi hatırladım,
Sürprizler seni biraz zorlayabilir...
Sürpriz buydu! Zaten o kadın da beni pat diye bu labirentten çıkarmazdı.
Kuş üstüme üstüme geliyordu. Çantayı alıp kuşa vurmaya başladım. Ama kuş sinirli bir şekilde hâlâ bana doğru geliyordu!
Etrafta birşeyler aradım ama bulamadım. Çantamda ki su şişesini görünce hemen aldım ve kuşa doğru dökmeye başladım.
Kuşun acı çığlığı kulaklarımı mahvetti. İçim acıdı ama Buse için bunu yapmak zorundaydım. Hem Arda ve Mete nerede?
Kuş öldü mü ölmedi mi bilmediğim halde ordan direkt uzaklaşmaya başladım. Kim bilir daha ne sürprizlerle karşılaşacaktım.
İlerlerken insan çığlıkları daha çok artmaya başladı. Ne oluyordu bilmiyorum ama çok fena canları yanıyordu sanki.
Baya bir ilerledikten sonra bir gölün oraya geldim. Ama bu göl normal bir göl değildi... İnsan ve hayvan cesetleriyle doluydu ve gölün rengi bu yüzden kandı.
Midem çok bulanmıştı tek istediğim Buse'yi kurtarmak ve Arda ile Mete'nin iyi olmasıydı...
İlerlemeye devam edeceğim sırada gölün içinden birileri çıkmaya başladı! Ama insan değildi. Zombi desem zombi değil. Nasıl bir yaratıktı bu.
Bana doğru gelmeye başladıklarında çığlığı bastım. Çok ürkütücüydü. Koşayım derken birine çarptım ve çığlığı yine bastım.
Çarptığım kişi Arda olunca hemen sarıldım.
"Çekil kenara!" Dedi Arda ve arkamda duran o yaratığı görünce tekrar çığlığı bastım. Arda'nın elindeki silahı gördüm ve hemen bir köşeye oturup kulaklarımı tıkadım.
Silah seslerini duyunca ağlamaya başladım. Her an bayılabilirdim.
"İyi misin?" Arda'nın korkmuş sesiyle hemen doğruldum ve başımı olumsuz anlamda salladım. Burada yalan söyleyemezdim.
"Alnına noldu senin?" Dedi. Alnıma ne olmuştu ki? Farketmemiştim.
"B-bilmiyorum. Kuş y-yapmıştır," dedim kekeleyerek.
"Tamam, gel geçti..." Dedi ve beni kollarının arasına aldı. Bu beni çok huzurlu hissettirmişti.
Kafamı kaldırdım ve sordum,
"Mete nerede peki?"
"Bilmiyorum, sanırım o kaydırak 3 yolluydu hepimiz farklı odalara gittik," dedi.
Biraz etrafa baktım ve kendimi tutamadım ağlamaya başladım.
"Sakin ol, biz buradan çıkacağız. Sakın ağlama ve o güzel gözlerini mahvetme..." Dedi Arda.
Sanırım kendi gözlerinin farkında değildi.
"Hadi, gel ilerlemeye devam edelim sonuçta çıkışa ulaşmadık," deyince başımı olumlu anlamda sallayıp göz yaşlarımı sildim ve yürümeye başladık.
Biraz ilerledikten sonra bir kare kutuya ulaştık. Sandık gibi birşey. İçini açmaya korkmuştum.
"Sen geride dur, ben açayım," dedi Arda.
Bu deli cesaret nereden geliyordu? Anlamıyordum.
Sandığı açtığında içinde yine kaydırak tarzı birşey vardı.
"Bu çıkış olabilir mi?" Dedi Arda.
"Bilmiyorum ama korkuyorum," diye karşılık verdim.
"Kaydırak önceki kadar uzun durmuyor, istersen ben önden-" derken lafını böldüm.
"Arda, bak her seferinde böyle yapma, sana birşey olur diye korkuyorum anlamıyor musun? Hep önden sen gitme,"dedim.
"Seni göndereceğimi mi düşünüyorsun?" Dediği gibi kaydıraktan atladı.
"Ardaa!!" Diye bağırmaya başladım tüm gücümle.
Arda'nın sesi gelmedi ama sonrasında,
"Buse!" Diye bağırdı heyecanla. Hemen kaydıraktan atladım. Çok uzun sürmedi dediği gibi.
Buse'yi görünce çok mutlu oldum ve hemen sarıldım,
"Buse, iyi misiinn?"
"İyiyim, beni sadece sürükledi o yüzden canım acımıştı ama şimdi birşeyim yok,"dedi ve devam etti.
"Sanırım sen iyi değilsin."
"Hayır ben de iyiyim, sadece alnım çizildi o kadar," dedim.
Sessizlikten sonra sessizliği Buse bozdu,
"Mete nerede?" Diye endişeyle sordu.
"Evet ya Mete nerede?" Dedim.
"Ben de bilmiyorum. Yoksa Meteyi mi arayacağız, onun için de mi oyun oynayacağız," dedi Arda. Daha 1 dakika bile geçmeden Mete'nin sesi duyuldu.
"Buseeğ, bekle beni geliyoruumm," hepimiz kahkaha atmaya başladık.
Mete kaydıraktan yere düştüğünde aldırış etmeden direkt kalktı.
Buse'yi gördüğü anda boynuna atladı,
"İyi misin? Senin için çok korktuk," dedi.
"İyiyim, teşekkür ederim," dedi Buse ama ses tonunu inceltmişti. Net aşık net.
Biz Ardayla birbirimize bakıp kahkaha atıyorduk.
"Ne gülüyorsunuz yine?" Diye sordu Mete.
"Size," diye aynanda söyledik Ardayla.
"Biz buradan nasıl çıkacağız," dedi Buse.
"Kim bilir ne zamandan beri buradayım. Çok üşüdüm, donmak üzereyim," dedi Buse yine.
"Dur ben hırkamı veriy-" derken Mete çıkarttığı hırkayı anında Buse'ye verdi.
"Hırkamı al üşümezsin," dedi.
"Ee, ben veriyordum-" dediğim sırada Mete beni böldü ve kolumu yavaşça vurdu.
"Sen sussana bir," dedi. Biz Ardayla yine kahkahalara boğulurken onlar bu kargaşanın içinde romantik davranıyordu.
Hepimiz sessizliğe büründük ve nereden çıkacağımızı aramaya başladık.
Mete bir tebeşir bulup yanımıza geldi,
"Bakın ne buldum, düşünsenize filmlerdeki gibi kapı oluyor," dedi.
"Mete bırak şunu," dedim. Mete beni dinlemedi ve duvara bir dikdörtgen çizdi.
"Ee, bu olmadı," dedi Mete.
"Olmasını mı bekliyordun-" Arda sözünü tamamlayamadan duvara bakmaya başladı.
"Ne oldu? Neden döndün?" Diye sordum ve bende duvara baktım.
Duvarda kapı açılmıştı. Mete doğru tahmin etmişti.
"Bu nasıl olur?" Dedim.
"Kızım senin kafada bir anormallik var sanırım. Evinizin garajından yangınlar çıktı. Mutfak dolabından renkli renkli yerlere gittik. Yine mutfak dolabından kaydıraktan labirente düştük. Şuan ise hâlâ mutfak dolabındayız, sana tuhaf gelen şey tebeşirle kapı çizmek mi?" Diye söylendi Mete. Bu sefer haklıydı.
"Ee, doğru olup olmadığını nereden bileceğiz?" Diye sordu Buse.
"Evet, sadece kapı çizdin sen kim bilir nereye gideceğiz," dedim. Mete çizdiği kapıya atladığı gibi gitti.
"Mete!" Diye bağırdı Buse. Eminim en üzülen kişi o dur.
"Ben de gidiyorum," dedi Buse.
"Buse gelsene şuraya bir bakalım," dedi Arda.
"Meteyi orada bırakamam, senin Ardayı orada bırakamayız dediğin gibi bende Meteyi bırakamam," dedi Buse. Kapıya da atladı direkt.
"Sen öyle birşey mi dedin?" Diye sordu Arda.
"Evet, merdivende seni sürüklemişti o kadın o zaman demiştim," dedim. Arda bana gülümsedi ama nasıl gülümsedi anlatamam. İçimi ısıtmıştı.
"Bu sefer önden ben gidiyorum," dedim.
"Beraber gidelim," dedi. Başımı olumlu anlamda salladım. Elimi tuttu ve kapıdan içeriye girdik...


