İçeriğe geç

FIRTINANIN SIĞINAĞI

Bölüm 8 · 9 dk okuma

FIRTINANIN SIĞINAĞI

Bölüm 8

8. Bölüm

Gecekondunun tahta zeminini kaplayan çamur lekeleri tamamen arınmış, ev yeniden o nane kokulu, sıcak huzuruna kavuşmuştu. Ancak Eflin’in zihnindeki o fırtınalı hava kolay kolay dağılacak gibi değildi. Dün gece Poyraz’ın o adamın bileğini tek hamlede kıvırışı, ardından kapının eşiğinde durup "Güvendesiniz" deyişi... Hepsi zihninde bir sinema şeridi gibi dönüp duruyordu.

Eflin, mutfaktaki küçük tahta masanın üzerine un, yulaf ve Melahat Teyze’nin bahçesinden getirdiği taze elmaları dizdi. İçindeki o dinmek bilmeyen gerginliği ve minnet duygusunu ancak üreterek, ellerini çalıştırarak yatıştırabilirdi. Aysima beşikte, pazar günü Poyraz'ın aldığı o civcivli tulumun içinde, bacaklarını havaya dikmiş kendi kendine mırıldanırken, Eflin elmalı ve tarçınlı kurabiyeler yapmaya karar verdi. Ama öyle sıradan, ağır kurabiyelerden değil; içine şeker yerine elmanın kendi tatlılığını, unun yanına da yulaf ezmesini katarak hafif, içinizi ısıtacak cinsten bir tarif hazırladı.

Fırından yükselen o sıcak tarçın ve elma kokusu, dışarıdaki gri Ankara gökyüzüne inat evi bir anda şefkatli bir yuvaya dönüştürdü. Kurabiyeleri temiz bir beze sarıp küçük bir sepete dizdi. Bir kısmını Ege’nin işten dönüşü için ayırırken, büyük bir kısmını da sanayideki Salim Usta’ya ve tabii ki... Poyraz’a teşekkür etmek için göndermek istiyordu. Ama kendisi gidip veremezdi; aralarındaki o "abi-kardeş" ya da "koruyan-korunan" dengesini bozmaktan çekiniyordu.

Saat beşe doğru kapı açıldığında, Ege içeriye taze kesilmiş sac levha ve hafif mazot kokusuyla girdi. Ancak yüzü her zamankinden daha aydınlıktı.

"Eflin'im! Bu ne güzel koku böyle?" diyerek mutfağa daldı Ege.

"Sana elmalı yulaflı kurabiye yaptım," dedi Eflin gülümseyerek. Ege’nin yorgun yüzünü görünce içi sızlamıştı. "Hadi elini yıka da ye. Bir de... Ege, senden bir şey isteyeceğim."

Ege ağzına bir kurabiye atıp çiğnerken gözleri büyüdü. "Kızım bu ne? Şekersiz falan dedin ama harika olmuş bu! Ne isteyeceksin, söyle hemen."

"Şu sepeti alıp sanayiye götürür müsün? Salim Usta’ya dün geceki desteği için, bir de... Poyraz Abi’ye teşekkür olarak. Benim yaptığımı söyleme ama, komşu teyze gönderdi de geç."

Ege muzipçe gülümsedi, kurabiyesinden bir ısırık daha aldı. "Poyraz abi yemez o 'komşu teyze' numarasını ama... Götürürüm tabii. Hakları ödenmez adamların."

Ege sepeti alıp tekrar yokuşun aşağısına, sanayi sitesine doğru yola koyulduğunda hava iyice kararmıştı. Sanayideki dükkanın önünde varilin içinde yanan ateşin sıcaklığı sokağa vuruyordu. Salim Usta ve Poyraz, dükkanın önündeki taburelerde oturmuş, ince belli bardaklardan tavşan kanı çaylarını yudumluyorlardı.

Ege sepetle birlikte dükkana yaklaştığında Poyraz’ın keskin gözleri anında çocuğun elindeki sepete kilitlendi.

"Ooo, koçum! Bu ne?" dedi Salim Usta, bıyıklarını sıvazlayarak.

"Ustam, dün gece için... Ablam yaptı. Teşekkür etmek istedik," dedi Ege, Eflin’in tembihini bir anda unutarak. Zaten Poyraz’ın o her şeyi gören gözlerinden bir şey kaçırmak imkansızdı.

Poyraz, sepetin üzerindeki temiz bezi kaldırıp kurabiyelerden birini eline aldı. Şekli oldukça düzgün, üzeri tarçınla hafifçe süslenmişti. Kurabiyeyi kokladı, ardından bir ısırık aldı. Yüzündeki o sert, mermer gibi duran ifade bir anda şaşkınlıkla gevşedi.

"Bu ne lan?" dedi Poyraz, kurabiyeye bakarak. "Tatlı ama şeker yok gibi. Değişik bir şey bu."

"Yulaflı ve elmalı abi," dedi Ege gururla. "Eflin öyle ağır şeyler yapmaz, hep böyle sağlıklı ve hafif yapar."

Poyraz kurabiyeyi çiğnerken bakışları yokuşun yukarısına, o sarı evin bacasından tüten dumanın olduğu yöne kaydı. Gözlerinde beliren o karanlık ama derin sıcaklık, kalbinin en kuytu köşesindeki o buzları eritmeye yetecek cinstendi.

"Salim," dedi Poyraz, bardağındaki son yudumu içip ayağa kalkarak. "Sen kapat dükkanı. Ben şu bizim yokuşun nizamına bir bakayım. Ege, sen de benimle geliyorsun, yalnız yürümek yok o yokuşu."

Yokuşu tırmanırken sokak lambalarının o cılız sarı ışığı yolları gölgeliyordu. Poyraz ve Ege sessizce yürürken, sarı evin önüne geldiklerinde kapının önünde bir hareketlilik fark ettiler.

Melahat Teyze, elinde bir kova sıcak su ve fırçayla kapının önündeki o dünkü çamur lekelerini temizlemeye çalışıyordu. Eflin de kucağında Aysima ile kapının eşiğinde dikilmiş, yaşlı kadına engel olmaya çalışıyordu.

"Melahat Teyze, kurban olayım bırak ben yaparım! Bebeği içeri koyup gelecektim zaten," diyordu Eflin, sesi rüzgarda yankılanarak.

"Olmaz kızım! Sen lohusasın sayılır daha, bu soğukta suyla çamurla uğraşma. Hem dün gece o namussuzlar kirletti burayı, benim içime dert oldu," diye diretiyordu Melahat Teyze.

Poyraz adımlarını hızlandırıp kadınların yanına geldi. Eflin, Poyraz’ın o heybetli karaltısını karşısında görünce bir an duraksadı. Üzerindeki o gri dökümlü hırkaya biraz daha sarındı. Saçları rüzgarda uçuşurken, gözleri Poyraz’ın elindeki boş sepeti fark etti.

"Melahat Abla, bırak o fırçayı," dedi Poyraz, sesi her zamanki gibi buyurgan ama sıcaktı. Melahat Teyze’nin elindeki kovayı tek hamlede alıp kenara koydu. "Ege halleder orayı. Sen gir içeri, hava buz."

Melahat Teyze söylenerek içeri girerken, Ege hemen fırçayı kapıp işe koyuldu. Kapının önünde sadece Poyraz ve Eflin kalmıştı. Aralarındaki o bir adımlık mesafe, Ankara’nın tüm ayazını aralarından söküp atacak kadar sıcaktı.

Poyraz, elindeki boş sepeti Eflin’in uzattığı eline bıraktı. Parmakları yine o kaçınılmaz saniyede birbirine değdi. Eflin başını kaldırıp doğrudan onun gözlerinin içine baktı.

"Kurabiyeleri beğendiniz mi... Poyraz Abi?" dedi, "abi" kelimesine yine o inatçı vurguyu yaparak.

Poyraz’ın dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı. O esmer, yara izleriyle dolu yüzünde ilk kez bu kadar net ve içten bir gülümseme görüyordu Eflin. Poyraz kıza doğru yarım adım daha yaklaştı. Boy farkı yüzünden Eflin başını iyice yukarı kaldırmak zorunda kalmıştı.

"Kurabiyeler güzeldi." dedi Poyraz, sesi fısıltı gibi ama rüzgardan daha güçlüydü. "Ama o 'abi' kelimesini o güzel ağzına bir daha dolama. Bu mahallede herkes bana abi der, komutan der, racon keser... Ama sen deme."

Eflin’in kalbi göğüs kafesinde adeta bir kuş gibi çırpınmaya başladı. Nefesi kesilir gibi oldu. "Neden?" diye sorabildi sadece, o dik başlılığından ödün vermemeye çalışarak. "Sen bu mahallenin nizamı değil misin?"

Poyraz gözlerini Eflin’in o ela gözlerine dikti. Bakışlarındaki o korumacı, sahiplenici ve tehlikeli derecede çekici ifade Eflin'in tüm savunma duvarlarını un ufak etti.

"Nizamıyım," dedi Poyraz, elini hafifçe kaldırıp Eflin’in yüzüne gelen o kumral saç perçemini parmaklarının ucuyla, incitmekten korkar gibi nazikçe kulağının arkasına sıkıştırarak. Dokunuşu rüzgar kadar hafif ama ateş kadar sıcaktı. "Ama senin nizamın bambaşka küçük kız. Hadi, gir içeri. Bu kez kurabiyeler için ben teşekkür ederim."

Poyraz arkasını dönüp yokuşun yukarısına, o karanlığa doğru ağır adımlarla yürürken; Eflin elindeki boş sepeti göğsüne bastırmış, kalbinin o delicesine vuran ritmini dindirmeye çalışıyordu. Ankara’nın ayazı sokakları kavuruyordu belki, ama sarı gecekondunun eşiğinde, o fırtınalı adamın rüzgarıyla harlanan yangın artık durdurulamaz bir hal almıştı.

Eflin, kapıyı kapatıp arkasındaki sürgüyü çektiğinde sırtını ahşap yüzeye yasladı. Poyraz’ın kulağının arkasına sıkıştırdığı o tek saç tutamının bıraktığı sıcaklık, yanağından boynuna doğru sinsi bir kor gibi yayılıyordu. Parmaklarının ucu gayriihtiyari o noktaya gitti. "O güzel ağzına bir daha dolama," demişti adam. Kalbi o kadar hızlı atıyordu ki, Aysima’nın mırıltısı olmasa bu gürültünün tüm evi saracağından korktu.

Aradan geçen iki gün, mahallenin o alışılagelmiş, tıkır tıkır işleyen nizamıyla akıp gitti. Ege artık sanayide iyice yerini edinmiş, Salim Usta’nın gözbebeği olmuştu. Eflin ise ne zaman sokağa çıksa mahallelinin o sarıp sarmalayan, korumacı bakışlarıyla karşılaşıyordu. Ama içindeki o derin huzur, üçüncü günün öğleden sonrasında kapının altından atılan o beyaz, resmi olmayan zarfla bir anda darmadağın oldu.

Melahat Teyze’ye gitmek için kapıyı açtığında eşikte bulmuştu zarfı. Üzerinde ne bir pul vardı ne de bir gönderen adresi. Sadece el yazısıyla, o çok iyi bildiği, çocukluğunun en kuytu köşelerine sinmiş o titrek imla ile "Eflin’ime..." yazıyordu.

Eflin’in dizleri bağı çözülür gibi oldu. Zarfı kapıp hızla içeri girdi, kapıyı kilitledi. Aysima salonda kendi kendine oyuncaklarıyla oynarken, Eflin mutfak masasının kenarına adeta çöktü. Elleri titreyerek zarfın kenarını yırttı. İçinden çıkan çizgili defter kağıdını açtığında, burnuna Giresun’un o nemli, fındık bahçesi kokan toprağı değil, yılların biriktirdiği o ağır pişmanlığın kokusu geldi.

Mektup, Giresun’un o dik yamaçlı köyünde, babasının ve amcalarının o katı dilsizliğinin gölgesinde gizlice yazılmıştı:

[I]Eflin’im... Güzel gözlü kızım, canım parçam...[/I]

[I]Bu mektubu sana ulaştırmak için ne yollar denedim, ne geceler boyu seccadenin üzerinde gözyaşı döktüm bir bilsen. Giresun’da buralar buz kesti Eflin. Ama benim içimdeki o yangın, senin o kucakta bebekle evden gidişinden beri hiç sönmedi. Yüzüm yok biliyorum. Sana 'git' dediklerinde, o töre dedikleri, aile şerefi dedikleri o taş kalpli duvarların arkasına saklanıp sesimi çıkaramadığım için beni asla affetme. Bir ananın evladına yapacağı en büyük ihaneti yaptım ben, seni o karanlığın ortasında yapayalnız bıraktım.[/I]

[I]Babanın, amcalarının gözü hala dönmüş durumda, buralarda adını andırmıyorlar ama geceleri babanın da gizli gizli ağladığını duyuyorum. Yine de o kibirleri, o katı yürekleri bizi mahvetti. Ben her gün senin o gülüşünü, o dik başlı ama merhametli hallerini özlüyorum. Aysima’m nasıl? Kokusu burnumda tütüyor. Ona iyi bak kızım. Eğer bir gün beni affedebilirsen, bil ki buradaki o biçare ananın kalbi hep seninle atıyor. Seni koruyamadım ama her nefesimde senin ve o sabinin duacısıyım.[/I]

[I]Annen..."[/I]

Eflin mektubu göğsüne bastırdı. Hıçkırıkları boğazında düğümlenirken, gözyaşları çizgili kağıdın üzerindeki mürekkebi yavaş yavaş dağıtmaya başladı. Yıllarca içten içe duyduğu o öfke, o "neden beni korumadın" feryadı, annesinin bu çaresiz itirafıyla derin bir sızıya dönüştü. Demek annesi pişmandı. Demek o fındık bahçelerinin ardındaki evde, onun için gizlice ağlayan bir kadın vardı.

Acı o kadar büyüktü ki, Eflin gecekondunun duvarlarının üzerine doğru geldiğini hissetti. Nefes alamıyordu. Hırkasını üzerine alıp Aysima’yı pusetine yerleştirdi. Kendini dışarı, Ankara’nın o dumanlı, keskin ayazına atmak istedi.

Yokuştan aşağı hızlı adımlarla inerken gözleri buğuluydu. Nereye gittiğini bilmeden yürüyor, sadece içindeki o yangını dindirmeye çalışıyordu. Pusetin tekerlekleri yoldaki taşlara çarptıkça çıkan ses, zihnindeki o feryatlara karışıyordu.

Tam sanayi sitesinin girişindeki o boşluğa geldiğinde, karşıdan gelen o tanıdık, heybetli karaltıyı gördü.

Poyraz, üzerinde her zamanki siyah deri ceketi, cebinde elleriyle ağır ağır yürüyordu. Eflin’in o darmadağın halini, kızarmış gözlerini ve yüzündeki o derin acıyı gördüğü an adımları bir anda durdu. Aralarındaki o birkaç adımlık mesafe saniyeler içinde kapandı. Poyraz, Eflin’in tam önünde bir dağ gibi dikildi.

"Eflin?" dedi Poyraz, sesi bu kez her zamankinden daha kısık, adeta endişeli bir tınıya sahipti. Gözleri Eflin’in ıslak yanaklarında, ardından elinde sıkı sıkıya tuttuğu o buruşmuş mektup kağıdında gezindi. "Ne oldu? Kim sıktı senin canını?"

Eflin başını kaldırıp Poyraz’ın o her şeyi çözen, güven veren gözlerine baktı. İçindeki o güçlü, her şeye tek başına göğüs geren kız bu kez dayanamadı. Omuzları sarsılarak ağlamaya başladı.

"Annem..." dedi hıçkırıklarının arasından. "Mektup yazmış Giresun’dan... Pişmanmış Poyraz. Ama çok geç... Her şey için çok geç..."

Poyraz, kızın bu çaresiz, savunmasız hali karşısında içindeki o tüm askeri disiplini kaybetti. Bir adım daha atıp aralarındaki mesafeyi tamamen yok etti. O koca, nasırlı ellerini yavaşça kaldırıp Eflin’in titreyen omuzlarına koydu. Onu hafifçe kendine doğru çekti.

"Şşşt... Tamam, geçti," dedi Poyraz, sesi bir babanın şefkati, bir aşığın sığınağı gibiydi. "Geçti küçük kız. Ağlama artık. Sen buradasın, benimlesin. Giresun da, o sana sırtını dönenler de geride kaldı. Bak buradayım ben."

Eflin, Poyraz’ın göğsüne hafifçe yaslandığında, adamdan yayılan o tütün ve soğuk ayaz kokusunu içine çekti. Bu sığınak, Ankara’nın en güvenli limanıydı ve Eflin bu limanda ilk kez fırtınanın dindiğini hissediyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.