Poyraz’ın o heybetli karaltısı yokuşun karanlığında kaybolurken, Ege kapıyı yavaşça kapattı ve arkasından sürgüyü üç kez üst üste çekip kilitledi. Metalin çıkardığı o tok ses, bu kez içerideki iki yaralı ruh için bir hapishane parmaklığı değil, dışarıdaki tüm kötülüklere karşı örülmüş bir kale duvarı gibiydi.
Ege elindeki demir çubuğu antrenin köşesine bırakıp derin bir nefes verdi. Omuzları çökmüş, alnında biriken soğuk ter damlaları saç diplerine karışmıştı. Adımlarını Eflin’e doğru yöneltti. "Geçti güzelim," dedi, sesindeki o titremeyi gizlemeye çalışarak. "Geçti abim. Bak, buradalar artık. O adam... Poyraz abi tek kalemde sildi attı adamları."
Eflin ise olduğu yerde çakılı kalmış gibiydi. Kucağındaki Aysima’yı o kadar sıkı tutuyordu ki, bebeğin tulumunun üzerindeki o yumuşak kumaş parmaklarının arasında ezilmişti. Gözleri kapının ahşap pervazına takılı kalmıştı; sanki saniyeler önce orada dikilen, o sert çehresiyle adeta bir dağ gibi duran Poyraz hala oradaymış gibi bakıyordu. Gözlerinden süzülen iki damla yaş yanaklarından süzülüp hırkasına damladı.
"Bizi nasıl buldular Ege?" diye fısıldadı Eflin. Sesi o kadar kısıktı ki, odadaki sobanın çıtırtısı bile onu bastırabilirdi. "Biz o kadar yolu boşuna mı kaçtık? Ankara’nın bu soğuk yokuşuna kadar gelmişken, yine mi o karanlığın içine çekileceğiz?"
"Hayır!" diye kestirip attı Ege. Eflin’in omuzlarından tutup onu hafifçe sarstı. "Duymadın mı adamı? 'Bu ev benim gölgemin altındadır' dedi. Burada o sülalenin borusu ötmez Eflin. Poyraz abi varken o kapıyı bir daha kimse tekmeleyemez. Hem bak, ben de buradayım. Yarın ilk iş sanayiye gideceğim, Salim ustaya da anlatacağım. Bizi burada tek başımıza bırakmazlar."
Eflin yavaşça başını salladı. Aysima’yı yavaşça kucağından indirip odadaki beşiğine yatırdı. Minik bebek, dışarıdaki o kıyametten tamamen habersiz, parmaklarını ağzına götürerek uykusunda mırıldanıyordu. Onun bu saflığı, Eflin’in içindeki o vahşi koruma içgüdüsünü yeniden biledi. Korkunun, teslimiyetin sırası değildi.
Mutfaktan ıslak bir bez alıp kapının önünde, o adamların kirli postallarıyla bıraktığı çamur izlerini silmeye başladı. Her bir hamlesinde, geçmişin o kirli izlerini bu evden, bu mahalleden söküp atmak ister gibi hırsla bastırıyordu bezi tahtaya. Ege ise sobanın kapağını açıp içine iki büyük meşe odunu daha attı. Alevler odayı yeniden o sıcak, turuncu ışığıyla doldururken, ikisi de sabaha kadar gözlerini kırpmadan o sessiz nöbetin birer parçası oldular.
Ertesi sabah, Ankara’nın üzerinde kurşunî bir gökyüzü vardı. Ayaz, pencerelerin kenarında ince bir buz tabakası oluşturmuştu. Ege sabah erkenden sanayinin yolunu tutarken, Eflin evde adeta bir hayalet gibi dolaşıyordu. Kapının her tıkırtısında içi titriyor, gözü sürekli pencereden dışarıdaki dik yokuşa kayıyordu.
Öğlene doğru kapı üç kez hafifçe çalındı. Eflin eline mutfaktaki ekmek bıçağını alarak kapıya yaklaştı. Gözetleme deliğinden baktığında, elinde sıcak bir tencere tutan Melahat Teyze’yi gördü. Kapıyı araladı ama zinciri çözmedi.
"Kızım, benim, Melahat," dedi yaşlı kadın, sesinde dün geceki o neşeli tondan eser yoktu; aksine endişeli ve şefkat doluydu. "Aç kapıyı kurban olduğum, yalnız kalma içeride."
Eflin zinciri çözüp kapıyı açtı. Melahat Teyze içeri girer girmez tencereyi masaya bırakıp Eflin’e sarıldı. "Duyduk kızım, bütün mahalle duydu dün geceki o namussuzların yaptıklarını," dedi, Eflin’in saçlarını okşayarak. "Ama sen hiç korkma. Poyraz oğlum dün gece o itlerin defterini dürdü. Mahallenin gençleri de sabaha kadar yokuşun başında bekledi. Sana burada kimse dokunamaz."
Eflin’in boğazı düğümlendi. "Melahat Teyze... Biz çok zor şeylerden kaçtık. O adamlar kolay kolay vazgeçmez. Poyraz Bey’e de yük olmak istemiyoruz, onun da başını belaya sokacağız."
"Ne belası kızım!" diye çıkıştı Melahat Teyze. "Poyraz’ın belayla beslendiğini bilmez gibi konuşma. O senin o yaralı gözlerini gördü ya bir kere, artık o itler buraya gelse canlarından olurlar. Hem sen bakma onun öyle kabadayı durduğuna. Dün gece o adamları gönderdikten sonra kahveye gidip sabaha kadar cam kenarında oturdu, sizin evi izledi. Gözünü kırpmadı o çocuk."
Eflin’in kalbi bu sözlerle bir kez daha sarsıldı. Gözünü kırpmadı. Demek dün gece, o karanlıkta pencerelerinden sızan loş ışığı koruyan bir dağ vardı dışarıda.
Aynı saatlerde, yokuşun tepesindeki kahvehanede hava oldukça gergindi. Poyraz, cam kenarındaki masasında tek başına oturuyordu. Önündeki çay bardağı çoktan soğumuştu. Elindeki kehribar tespihi her zamankinden daha sert, ritmik bir şekilde parmaklarının ucunda çeviriyordu.
Kapı açıldı ve içeri kaportacı Salim Usta ile Ege girdi. Ege’nin üzerinde iş tulumu vardı, yüzü gergindi. Salim Usta doğrudan Poyraz’ın masasına yürüyüp karşısındaki sandalyeyi çekti.
"Poyraz," dedi Salim Usta, sesini alçaltarak. "Ege anlattı mevzuyu. Bu çocukların peşindeki sülale tekin değilmiş. Ankara’da da bağlantıları varmış duyduğuma göre."
Poyraz tespihi çevirmeyi aniden bıraktı. Tespihin taneleri birbirine vurarak sert bir ses çıkardı. Gözlerini ağır ağır kaldırıp Ege’ye, ardından Salim Usta’ya dikti. Gözlerindeki o askeri, soğuk kararlılık ürperticiydi.
"Bağlantıları kimmiş?" diye sordu Poyraz, sesi buz gibiydi. "Hangi semtin çöplüğünden besleniyorlarsa gitsinler orada ötsünler. Bu mahallenin sınırından içeri bir daha o tekerlekler dönmeyecek. Ege, sen işine bakacaksın. Salim ustanın yanından ayrılmayacaksın. Akşamları da ben seni bizzat eve bırakacağım."
Ege yutkundu. "Poyraz abi, biz size daha fazla yük..."
"Sözümü ikiletme koçum," diyerek lafını kesti Poyraz. "Sana işe başlarken ne dedim? O yokuşun ortasındaki evde tek bir feryat duyarsam önce benimle el sıkışırlar dedim. Şimdi git dükkana, Salim ustanın gözünün içine bak."
Ege başıyla selam verip kahveden çıkarken, Poyraz da ayağa kalktı. Deri ceketini omzuna atıp dışarı çıktı. Ankara’nın o keskin ayazı yüzüne çarparken, adımları neredeyse ezbere bildiği o sarı gecekonduya doğru yöneldi.
Yokuştan aşağı inerken, sarı evin perdesinin hafifçe aralandığını ve ela gözlü o kızın, Eflin’in ona baktığını gördü. Poyraz durmadı, adımlarını doğrudan evin kapısına yöneltti. Kapıyı iki kez tıkladı.
Eflin kapıyı açtığında, üzerinde o gri dökümlü hırkası vardı. Saçları omuzlarına dökülmüştü, yüzünde dün gecenin o yorgun ama teslim olmayan ifadesi duruyordu.
"Poyraz Abi," dedi Eflin, sesi bu kez her zamankinden daha yumuşaktı.
Poyraz kapının eşiğinde durdu. Kollarını göğsünde kavuşturup kıza tepeden baktı. "Ege’yle konuştum. İşinin başında, merak etme," dedi mesafeli ama güven veren o tonuyla. "Bir de... dün gece için aklında tek bir şüphe kalmasın. Burası benim mahallem. Burada kimse benim rızam olmadan yaprak kımıldatamaz. O adamlar bir daha bu yokuşu rüyalarında bile göremezler."
Eflin, kapının pervazına yaslanarak Poyraz’ın o yara izleriyle dolu yüzüne, gözlerindeki o sarsılmaz güce baktı. "Neden yapıyorsun bunu?" diye sordu aniden, içindeki o merakı ve minneti gizleyemeyerek. "Bizi tanımıyorsun bile. Neden hayatını bizim için tehlikeye atasın ki?"
Poyraz’ın bakışları Eflin’in gözlerinde takılı kaldı. O an aralarındaki o "abi" duvarı sanki çok hafifçe çatladı. Poyraz bir adım daha yaklaştı, aralarındaki mesafe azaldığında o taze tıraş kolonyası kokusu Eflin’in burnuna doldu.
"Çünkü," dedi Poyraz, sesi rüzgarın uğultusunu bastıracak kadar derinden geliyordu. "Bazı fırtınalar insanı yok etmek için değil, içindeki o asıl gücü ortaya çıkarmak için kopar. Sen o fırtınaya tek başına göğüs germeye çalışırken, ben sadece o rüzgarın yönünü değiştiriyorum. Hadi, gir içeri. Hava soğuk, üşüyeceksin."
Poyraz arkasını dönüp yokuşu yukarı, o ağır adımlarıyla tırmanmaya başlarken; Eflin kapıyı kapatırken içindeki o hırçın dalgaların bu adamın kayalarına çarparak yavaşça uysallaştığını hissetti. Ve bu dik yokuşta, sessiz nöbetin asıl şimdi başladığını biliyordu.