İçeriğe geç

FIRTINANIN SIĞINAĞI

Bölüm 6 · 10 dk okuma

FIRTINANIN SIĞINAĞI

Bölüm 6

6. Bölüm

Poyraz "abi" kelimesini duyduğunda esmer yüzündeki o gevşeyen hatlar bir anlığına kasıldı, gözlerini hafifçe kıstı. Dudaklarının kenarındaki o ince tebessüm donar gibi oldu ama bozuntuya vermedi. Sadece başını ağır ağır sallayarak, "Hadi git bak sabiye," dedi pürüzlü bir sesle.

Eflin arkasını dönüp hızlı adımlarla Melahat Teyze’nin yanına, kızının çığlık çığlığa bağırdığı masaya doğru ilerlerken; Poyraz ellerini kumaş pantolonunun cebine sokup onun gidişini izledi. "Abi" demişti demek. Poyraz içinden hafifçe güldü, tespihini cebinden çıkarıp parmaklarının ucunda sertçe çevirmeye başladı. Bu kızın ördüğü duvarlar tahmin ettiğinden de yüksekti ama yokuş uzundu, Poyraz’ın ise acelesi yoktu.

Düğünün üzerinden birkaç gün geçmiş, Ankara’nın o dondurucu kuru ayazı yerini hafif, poyrazlı ama güneşli bir havaya bırakmıştı. Mahallenin çarşamba pazarı, yokuşun hemen altındaki düzlük sokakta kurulmuştu. Melahat Teyze sabahın erken saatlerinde sarı gecekondunun kapısına dayanmış, elindeki pazar arabasını sallayarak Eflin’i de peşine takmıştı.

Eflin, Aysima’yı önündeki kanguru askıya sıkıca yerleştirmişti. Üzerinde dökümlü gri bir hırka, altında rahat bir kot pantolon vardı. Saçlarını tepeden sıkı bir at kuyruğu yapmıştı; makyajsız, duru ve pırıl pırıl yüzüyle tam 19 yaşındaki o taze, güzel haline bürünmüştü. Aysima ise kangurunun içinden kafasını sağa sola çeviriyor, pazarın o renkli hengamesini, bağırış çağırışları şaşkın gözlerle izliyordu.

"Gel vatandaş gel! Amasya’nın elması, taze taze!" diye bağıran pazarcıların arasından geçerken, mahallenin kadınları Eflin’i görür görmez etrafını sardı.

"Aman da aman, kimler gelmiş! Kız Eflin, bu o dünya güzeli kızın mı?" diyerek hemen Aysima'nın tombul yanaklarını sıkıştırmaya yeltendi bakkalın karısı Şükran Abla.

"Evet abla, Aysima," dedi Eflin gülerek, bir yandan da kadının elindeki o pazar poşetlerinin bebeğe çarpmaması için hafifçe geri çekiliyordu.

"Maşallah sübhanallah! Kız Melahat, buna bir kurşun döktürün valla, nazara gelir bu ay parçası," diyen diğer teyzeler de sıraya girmişti. Pazar esnafı bile Eflin’in Poyraz’ın himayesindeki sarı evde oturduğunu bildiği için ona ayrı bir hürmet gösteriyordu. Domatesçi Hüseyin Dayı poşete fazladan iki tane domates atıyor, yeşillikçi kadın "Kızım ye bunu, süt yapar" diyerek Eflin’in eline bir bağ taze nane tutuşturuyordu.

Eflin bu samimiyet karşısında hem şaşırıyor hem de içten içe ilk kez bir yere ait olduğunu hissediyordu. Derken pazarın sonuna doğru kurulan o rengarenk çocuk kıyafetleri satan tezgaha geldiler. Tezgahın sahibi, dişleri dökülmüş, babacan bir amcaydı.

"Gel ablam gel, sosyete pazarı burası! Bebeğe en güzel tulumlar burada!" diye bağırdı amca.

Eflin’in gözü tezgahtaki minicik, üzeri sarı civciv desenli, arkasında pelüşten ufacık bir kuyruğu olan polar tulum setine kaydı. Bir de üzerinde "Mahallenin Gülü" yazan kırmızı, aşırı rüküş ama bir o kadar komik bir bebek hırkası vardı.

"Melahat Teyze şuna bak!" diyerek hırkayı eline aldı Eflin, kahkahayı basarak. "Tam Aysima’lık değil mi?"

"Ay tam mahalle karısı oldu bu bebek, giydir de bakalım!" dedi Melahat Teyze neşeyle.

Eflin, tezgahın hemen arkasındaki boş kasa kutusunun üzerine Aysima’yı oturttu. Önce o arkasında pelüş kuyruğu olan sarı civciv tulumunu Aysima’nın üzerine geçirmeye çalıştı. Ancak tulum o kadar pofuduktu ki, Aysima tulumun içinde bir anda dev bir sarı topa döndü. Kolları yanlara doğru açılmış, hareket edemediği için şaşkın şaşkın bakıyordu.

"Ay dur, kafası nerede bunun?" diye güldü Eflin, civcivin kapüşonunu kızının kafasına geçirirken. Kapüşon o kadar büyüktü ki Aysima’nın gözlerinin üzerine kadar indi. Bebek hiçbir şey göremediği için sinirlenip kafasını sağa sola sallamaya başladı, arkasındaki o pelüş kuyruk da sallandıkça komik bir görüntü oluşturuyordu. Pazardaki kadınlar toplanmış, kahkahalarla bu manzarayı izliyordu.

"Yarabbim sen koru, civciv yuttu çocuğu!" diye kahkaha attı Melahat Teyze.

Tam o sırada pazarın kalabalığını yararak gelen o ağır, tanıdık adımlar tezgahın önünde durdu.

Poyraz, üzerinde her zamanki siyah deri ceketi, elinde kehribar tespihiyle pazar esnafını selamlayarak yürüyordu. Kadınların kahkahalarını duyup kafasını çevirdiğinde, tezgahın arkasında saçları hafifçe dağılmış, yüzü gülmekten kızarmış Eflin’i gördü. Bakışları hemen yerdeki o dev sarı pofuduk topa, yani kafasında kocaman civciv gözleri olan tulumun içinde kaybolmuş Aysima’ya kaydı.

Poyraz tezgahın önünde durdu, kollarını göğsünde kavuşturdu. Yüzündeki o sert ifade, bu komik manzara karşısında bir anda dağıldı. Dudaklarının kenarı yukarı doğru kıvrıldı, boğuk bir kahkaha döküldü dudaklarından.

"Bu ne hal?" dedi Poyraz, o pürüzlü ve kalabalığı bastıran sesiyle. "Pazarda tavuk mu satıyorsunuz artık?"

Eflin sesin geldiği yöne döndüğünde Poyraz’ı karşısında buldu. Gülmekten gözlerinden yaş gelmişti, saçından sarkan bir perçemi üfleyerek geriye attı. "Poyraz Abi, baksana şuna! Tulumun içinde kayboldu, hareket bile edemiyor!" dedi neşeyle, aralarındaki o mesafeyi bir anlık komiklikle unutarak.

Poyraz tezgaha doğru bir adım attı. Eğildi, o koca elleriyle Aysima’yı tek hamlede koltuk altlarından kavrayıp havaya kaldırdı. Aysima, sarı tulumun içinde kolları ve bacakları iki yana açık, havada asılı kalmış bir civciv gibi Poyraz’ın o heybetli gövdesinin önünde duruyordu. Poyraz, bebeğin gözlerinin üzerine inen kapüşonu parmağının ucuyla nazikçe geriye doğru itti. Aysima’nın o kocaman, kömür karası gözleri Poyraz’ın sert yüzüyle buluştuğunda, bebek ağlamak yerine Poyraz’ın burnuna doğru minik elini uzatıp "Agu" benzeri bir ses çıkardı.

Poyraz’ın gözlerindeki o sert, askeri karanlık bir anlığına tamamen silindi, yerini tarifsiz bir şefkat aldı. "Çok beslemişsin bunu küçük kız, tulum dar gelmiş civcive," dedi Eflin’e bakarak.

"Dar gelmedi bir kere, pofuduk olduğu için öyle duruyor!" diye terslendi Eflin sahte bir kızgınlıkla, ama gözleri gülüyordu.

Poyraz, Aysima’yı yavaşça Eflin’in kollarına bırakırken parmakları yine saniyeliğine birbirine değdi. O sıcaklık pazarın ayazını bir kez daha unutturdu Eflin'e. Poyraz cebinden cüzdanını çıkarıp tezgahın üzerindeki o civcivli tulumu ve "Mahallenin Gülü" yazan kırmızı hırkayı işaret etti.

"Amca, sar şunları," dedi, sesindeki o buyurgan ama bu kez sevimli tınıyla.

Eflin hemen araya girdi, elini Poyraz'ın koluna koydu. "Poyraz Abi, dur ne yapıyorsun? Biz alırız, gerek yok."

Poyraz kolundaki o ince, narin elin sıcaklığına baktı, ardından gözlerini Eflin’in doğrudan gözlerinin içine dikti. "Benim olduğum yerde kadının cebinden para çıkmaz demiştim sana yeşil şifon," dedi, düğündeki elbiseye atıf yaparak. Sesi sadece Eflin’in duyabileceği kadar kısıktı. "Sabiye benim hediyem olsun. Hem baksana, mahallenin gülü yazıyor, tam ona göre."

Amca kıyafetleri paketleyip Poyraz'a uzatırken, Poyraz paketi alıp Eflin'in kucağındaki Aysima'nın kucağına sıkıştırdı. "Hadi, üşütmeyin sokakta. Melahat Abla, eve götür bunları çorba içsinler," diyerek Melahat Teyze’ye göz kırptı ve o ağır adımlarıyla pazarın kalabalığında gözden kayboldu.

Eflin arkasından bakarken kalbinin o amansız hızına engel olamıyordu. "Yeşil şifon" demişti ona. Poyraz fırtınası, her adımda o sarsılmaz duvarlarını biraz daha eritiyordu ve Eflin bu gidişle o fırtınaya teslim olmaktan ölesiye korkmaya başlıyordu.

Pazardan eve döndüklerinde Eflin’in içinde hem o komik anların tatlı sıcaklığı hem de Poyraz’ın "yeşil şifon" deyişindeki o derin, pürüzlü sesin bıraktığı tuhaf sızı vardı. Sobayı hızlıca harladı, Aysima’yı üzerindeki o pofuduk civciv tulumundan sıyırıp rahat bir şeyler giydirdi. Bebek pazarın yorgunluğuyla çok geçmeden derin bir uykuya daldığında, Eflin mutfaktaki derme çatma tezgaha yaslanıp ellerini cebine soktu.

İçindeki o savunma mekanizması, Poyraz’ın ona her yaklaşışında kırmızı alarmlar veriyordu. "Poyraz Abi" demişti ona mesafeyi korumak için, ama adamın o dik ve sarsılmaz duruşu her defasında o mesafeyi bir adımda yutuyordu.

Akşama doğru Ege işten döndü. Üstü başı yine hafif tozlu ve yağ kokuluydu ama yüzü gülüyordu. "Eflin’im, canım! Bugün Salim usta kaporta düzeltmeyi gösterdi bana. 'Elin çok yatkın' dedi, valla bak!" diye neşeyle içeri girdi.

Eflin onun bu çocuksu sevincine sarılarak karşılık verdi. "Harikasın Ege’m, benim gururum. Hadi geç içeri, çorba sıcak, çay da demleniyor."

Tam sofraya oturacakları sırada, dışarıda aniden fren yapan bir arabanın o tiz sesi mahallenin sessizliğini bıçak gibi kesti. Ankara’nın o sessiz yokuşunda bu kadar sert fren yapan bir araba hayra alamet değildi. Hemen ardından kapının önüne kadar gelen birkaç kişinin ağır, aceleci ayak sesleri duyuldu.

Eflin’in kalbi göğüs kafesinde bir anda deliler gibi çarpmaya başladı. O eski, karanlık korku bir ahtapot gibi boğazına sarıldı. Ege anında ayağa kalktı, yüzündeki o neşeli ifade silinip yerini gergin bir ciddiyete bıraktı.

Ve kapı, sanki kırılacakmış gibi yumruklandı.

"Eflin! Aç şu kapıyı!" diye bağırdı dışarıdan yabancı, kaba bir ses. "İçeride olduğunu biliyoruz, buraya kadar kaçtın ama o bebkle elimizden kurtulacağını mı sandın?"

Eflin’in dizlerinin bağı çözüldü. Bu ses... Geçmişten, o kaçtığı karanlık sülalenin, onu zorla evlendirmek isteyen o acımasız adamın amcaoğlu Selim’in sesiydi. İzlerini nasıl bulmuşlardı? Nasıl buraya kadar gelebilmişlerdi?

"Ege..." diye fısıldadı Eflin, yüzü kireç gibi bembeyaz olmuştu. Kucağına doğru hamle yapıp beşikte mışıl mışıl uyuyan Aysima’yı göğsüne bastırdı. "Bizi buldular Ege. Götürecekler bizi..."

"Asla!" dedi Ege. Gözü döndü genç çocuğun. Hemen mutfak tezgahının altından o eski demir çubuğu eline aldı. "Benim cesedimi çiğnemeden sana da o sabiye de dokunamazlar! Geç arkama Eflin!"

Kapı bir kez daha, bu kez tekmeyle sarsıldı. Ahşap çerçevenin kenarlarından tozlar dökülüyordu. "Aç ulan kapıyı! Ege, o p...ç kuzenini alıp gideceğiz, zorluk çıkarma yoksa seni burada gömeriz!"

Eflin ağlamamak için dişlerini sıktı, saçları yüzünün önüne dökülmüştü. Aysima’nın kokusunu içine çekerken, "Yalvarırım yapma Ege, polis çağır..." diye fısıldadı ama telefonuna uzanacak dermanı bile yoktu dizlerinde.

Tam o sırada, dışarıda sert, rüzgar gibi esen bir hareketlilik oldu.

"Ne oluyor ulan burada?!"

O pürüzlü, gür ve buz gibi ses sokakta yankılandığında kapıya vuran tekmeler anında kesildi. Bu ses, Poyraz’ın sesiydi.

Eflin nefesini tuttu, kapının arkasındaki gürültüyü dinlemeye çalıştı.

Dışarıda, sarı gecekondunun önünde, lüks bir siyah minibüsün yanında dikilen üç izbetime adam, arkalarından gelen Poyraz’ı görünce duraksadı. Poyraz, üzerinde siyah deri ceketi, elinde hiç eksik etmediği kehribar tespihiyle yokuştan aşağı ağır adımlarla iniyordu. Arkasında, kahvehaneden fırlayan birkaç mahalleli genç ve ellerinde anahtarlarla sanayiden fırlamış kaportacı çırakları vardı. Ama Poyraz tek başına koca bir ordu gibi duruyordu.

"Sen kimsin birader?" dedi Selim, elini beline doğru götürerek. "Aile meselesi bu, karışma. Alacağız o kızı buradan."

Poyraz, Selim’in beline giden eline baktı. Yüzünde en ufak bir korku kırıntısı bile yoktu; aksine, gözlerinde o eski Özel Kuvvetler komutanının o tehlikeli, öldürücü parıltısı belirdi. Adımını daha da hızlandırıp Selim’in tam karşısında durdu. Boy farkıyla adamın tepesine çöktü adeta.

"Ben bu mahallenin nizamıyım," dedi Poyraz, sesi fısıltı kadar kısık ama bir o kadar tehditkardı. "O kapısına dayandığın ev, benim gölgemin altındadır. O kız da, o kollarındaki sabi de bu mahallenin namusudur. Şimdi o elini belinden yavaşça çekeceksin. Yoksa o eli kırar, ait olduğu yere sokarım."

Selim diklenmeye çalıştı. "Bize sökmez senin kabadayılığın, çekil önümüzden!" diyerek Poyraz’ı omzundan itmeye yeltendi.

Ama bu, hayatının en büyük hatası oldu.

Poyraz, adamın elini havada yakaladı. Tek bir bilek hareketiyle Selim’in kolunu arkasına kıvırıp onu gecekondunun sarı duvarına sertçe çarptı. Adamın yüzü duvara yapışırken, Poyraz arkasındaki diğer iki adama döndü. O kadar hızlı ve profesyonelce yapmıştı ki bunu, diğer adamlar ne olduğunu şaşırdı.

"Kimse..." dedi Poyraz, Selim’in kolunu biraz daha sıkarak acıyla inlemesini sağlarken. "Benim mahallemde racon kesemez. Hele ki bir kadının, bir bebeğin kapısını tekmeyle zorlayamaz. Şimdi arabanıza bineceksiniz. Bir daha bu yokuşun yakınından bile geçerseniz, sizi Ankara’nın ayazında kurtlar bile bulamaz. Duydun mu beni?"

Selim acı içinde, "Tamam... Tamam, bırak!" diye inledi.

Poyraz adamı bir çöp torbası gibi fırlatıp bıraktı. Diğer iki adam hemen Selim’i kolundan tutup arabaya doğru sürükledi. Siyah minibüs, patinaj çekerek o dik yokuştan yukarı, karanlığın içinde kaçarcasına uzaklaştı.

Sokaktaki kalabalık yavaşça dağılırken, Poyraz derin bir nefes alıp üstünü başını düzeltti. Tespihini cebine koydu. Adımları sarı gecekondunun kapısına yöneldi. Kapıyı yumruklamak yerine, bu kez iki kez hafifçe, nazikçe tıkladı.

"Ege, aç kapıyı. Benim, Poyraz," dedi.

Ege, elindeki demir çubuğu yere bırakıp titreyen elleriyle sürgüyü çekti. Kapı açıldığında, Eflin kucağında sıkıca sarıldığı Aysima ile antrenin köşesinde büzüşmüş bir halde duruyordu. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu ama o dik başlı, hırçın bakışları hala oradaydı; sadece çok korkmuştu.

Poyraz eşikten içeri adımını atmadı. Sadece kapı çerçevesine yaslanıp içeriye, Eflin’e baktı. Gözlerindeki o az önceki öldürücü karanlık gitmiş, yerini o pazar yerindeki civciv tulumuna bakarken beliren şefkate bırakmıştı.

"Güvendesiniz," dedi Poyraz, sesi bu soğuk gecede Eflin’in duyduğu en sıcak melodiydi. "Geçti gitti. Kimse size bu kapının arkasında dokunamaz. Ben buradayken kimse size zarar veremez."

Eflin, kucağındaki Aysima’yı biraz daha sıkı kavrayıp gözlerini Poyraz’ın o yara izleriyle dolu, sert ama güven veren yüzüne dikti. İlk kez, hayatında ilk kez o sarsılmaz duvarlarının arkasında birinin onu gerçekten koruduğunu hissetti.

"Teşekkür ederim... Poyraz Abi," dedi sesi titreyerek.

Poyraz "abi" kelimesini duyduğunda hafifçe gülümsedi, kafasını iki yana salladı. "Hadi, kilitleyin kapıyı. Ben buradayım, sessiz nöbetteyim," dedi ve arkasını dönüp yokuşun yukarısına doğru yürümeye başladı. Eflin ise arkasından bakarken, bu fırtınanın onları nereye sürükleyeceğini artık çok daha iyi biliyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.