Betonun çatırtısı, dünyanın sonuymuş gibi kulaklarımda yankılandı. Yukarıdaki tünel tavanı, tonlarca ağırlıktaki moloz yığınını üzerimize kusarken, nefes almanın bir lüks olduğu o karanlık, tozlu boşlukta sıkışıp kalmıştık. Ciğerlerime dolan o keskin toz kokusu, genzimi yakan barut ve çürümüşlük hissi, az önce öğrendiğim gerçeğin ağırlığıyla birleşince bilincimi bulandırıyordu. Sinan. Dosyadaki o ismin sahibi, şu an bedenini kalkan yapmış, üzerime çöken enkazı göğsüyle karşılıyordu.
Hareketsiz kaldık. Birkaç saniye boyunca sadece tozun yere çöküşünün o ürkütücü sessizliğini dinledik. Nabzımın şakaklarımdaki atışı, yıkılan tünelin sessizliğini delip geçiyordu. Sinan’ın vücudu sıcaktı, üzerimdeki ağırlığı ise tehditkar bir sahiplenmeyle doluydu.
"Zeynep," dedi sesi. Karanlıkta yüzünü göremiyordum ama o sesin tınısındaki o soğuk, sarsılmaz otoriteyi iliklerimde hissettim. "Ölüyor musun, yoksa hala ihanetimin şokuyla meşgul müsun?"
Onun bu alaycı tavrı, damarlarımda donmuş olan kanı tekrar harekete geçirdi. Ellerimi onun göğsüne koyup kendimden uzaklaştırmaya çalıştım ama bu nafile bir çabaydı. Bir milim bile kıpırdamadı. Aksine, parmak uçlarımda hissettiğim o sert kaslar, bir avcının avını kıstırdığı andaki gibi tetikteydi.
"Bana dokunma," diye fısıldadım. Sesimdeki titremeyi gizleyememiş olmanın öfkesiyle dişlerimi sıktım. "O dosyayı gördüm, Sinan. Babamın imzasının yanındaki senin adın... O ihanet sadece bir komplo değildi, bir ortaklıktı."
Sinan’ın göğsü sarsıldı. Bir kahkaha değildi bu; daha çok, acı verici bir gerçekle yüzleşen bir adamın hırıltısıydı. Yavaşça üzerinden çekildi, dirseklerini iki yanıma yaslayarak beni daracık, sıkışık boşluğa hapsetti. Karanlık gözlerini seçebiliyordum artık; enkazın arasından sızan cılız bir ışık, gözlerindeki o tehlikeli parıltıyı aydınlatıyordu.
"Adalet terazisi elinde bir savcıyken, gerçeklerin hep siyah ve beyaz olduğunu mu sanıyordun?" diye sordu. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, dudaklarından dökülen her kelimenin sıcaklığını tenimde hissedebiliyordum. "O dosya bir başlangıç, Zeynep. Eğer hayatta kalmak istiyorsan, o teraziyi yere bırakıp cehennemin kurallarıyla oynamayı öğrenmelisin."
Dışarıda bir yerlerde, enkazın ötesinde, ayak sesleri duyuluyordu. Suikastçılar vazgeçmemişti. Tünelin girişini tutmuşlar, köstebek gibi bizi bekliyorlardı. Sinan, başını biraz daha eğdi. Bakışları dudaklarıma kaydı, oradan gözlerime tırmandı. Bu bir tehdit miydi, yoksa bir davet mi? Aradaki çizgi, bu boğucu karanlıkta tamamen bulanıklaşmıştı.
"Beni öldürecekler," dedim, sesim düzleşmişti. "Seninle burada ölmek, babamın katilleriyle işbirliği yapmaktan daha onurlu."
Sinan, bir eliyle yanımızdaki beton parçasına sertçe vurdu. Sarsıntı, ikimizi de birbirimize biraz daha yaklaştırdı. "Onurlu olmak için yaşayanlar, genellikle toprağın altındaki ilk katmanda yer alırlar. Ben seni oraya gömmeye gelmedim, Zeynep. Seni bu fırtınanın gözüne, yani en güvenli noktaya çekmeye geldim."
Eli, yavaşça çeneme uzandı. Parmak uçları cildimde bir kıvılcım gibi gezindi. Gözlerimi kaçırmak istedim ama onun manyetik çekimi, irademi felç ediyordu. Bir savcı olarak yetiştirilmiştim; yasalara, kanıtlara ve doğrulara tutunarak. Ama şu an, sadece onun o karanlık dünyasına çekilmekten duyduğum dehşet verici arzuyu hissediyordum. Bu, bir uçurumun kenarında durup, aşağı düşeceğini bile bile ileri atılmaya benziyordu.
"Neden?" diye sordum, sesim bir itiraf gibi çıktı. "Neden beni koruyorsun?"
Sinan’ın yüzündeki o sert ifade, bir anlığına kırıldı. Gözlerinde, daha önce hiç görmediğim, belki de hiç olmaması gereken bir hüzün belirdi. "Çünkü," dedi, sesi neredeyse bir fısıltıydı, "seni ilk gördüğüm günden beri, o dosyadaki isimlerin benimkine yakışıp yakışmadığını değil, senin gözlerindeki o adalet arayışının ne zaman benim karanlığımda kaybolacağını merak ediyorum. Ve itiraf etmeliyim ki, artık buna tanık olmaktan başka bir şey istemiyorum."
Tam o sırada, tünelin tavanından büyük bir parça daha koptu. Gürültüyle birlikte toz bulutu aramıza dolarken, Sinan beni kendine doğru çekti, başımı göğsüne bastırdı ve üzerimize düşen enkazdan korunmam için bizi bir köşeye itti. Sıkışmıştık. Hava giderek azalıyordu. Ama o an, dışarıdaki katillerin, yıkılan tünelin ve babamın ölümünün sırrının hiçbir önemi kalmamış gibiydi. Sadece onun kalp atışlarını duyuyordum. Düzenli, güçlü ve korkutucu derecede soğukkanlı.
"Sessiz ol," diye emretti, kulağıma fısıldayarak. "Eğer burada birileri bizi bulacaksa, o ben olmalıyım, onlar değil."
Yukarıdan, tepemizdeki molozların üzerinden metalik bir sürtünme sesi geldi. Birileri geliyordu. Sinan, belindeki silahı yavaşça çekti ve namluyu yukarıya, karanlığa doğru çevirdi. Diğer eliyle hala beni sıkıca tutuyor, sanki bu kaosun içinde sahip olduğu tek hazine benmişim gibi beni koruyordu.
"Zeynep," dedi, silahın tetiğini hafifçe oynatırken. "Eğer bu gece buradan canlı çıkarsak, her şeyi öğreneceksin. Babandan, benden ve neden benim adımı o dosyaya yazdığımdan... Ama bir şartla."
"Nedir o?"
"Geri dönüş yok. Bir daha asla o eski savcı olmayacaksın. O cübbeyi, o yasaları ve o temiz geçmişini ardında bırakacaksın. Benim karanlığıma, benim fırtınama ortak olacaksın."
Yukarıdaki ayak sesleri durdu. Tam tepemizde bir tıkırtı duyuldu. Bir el, betonun arasındaki boşluğa uzandı; yabancı, soğuk ve ölümcül bir el. Sinan, namluyu o ele doğrulttuğunda, gözlerini bir an bile benden ayırmadı. Karanlıkta parlayan o gözlerde, hem bir celladın soğukluğunu hem de bir aşığı yakıp kavuracak o tehlikeli ateşi gördüm.
"Kararını ver," diye fısıldadı, tam o an, tepemizdeki el tünelin içine doğru bir el bombası pimini çektiğinde. "Yoksa bu gece senin için sadece bir son mu olacak?"
O an, tünelin karanlığında, metalin soğukluğu ile Sinan’ın sıcaklığı arasında, kendi ruhumun parçalandığını hissettim. Seçim yapmalıydım. Ve o seçim, sadece hayatımı değil, bildiğim her şeyi geri dönülemez bir şekilde değiştirecekti.