Tünelin havası, insanın ciğerlerine dolan bir cenaze töreni gibi ağır, rutubetli ve metalik bir tat bırakıyordu. Yukarıdaki şehrin gürültüsü, yerin metrelerce altında sadece boğuk, uzak bir iniltiye dönüşmüştü. Zeynep, elindeki tablete yansıyan zayıf mavi ışığın altında titreyen parmaklarını durdurmaya çalıştı. Ekran, babasının hayatını karartan o karmaşık şifreleme algoritmasının labirentleriyle doluydu.
Sinan, birkaç adım ötede, sırtını tünelin nemli, paslı duvarına dayamış bekliyordu. Silahını belindeki kılıfa yerleştirmişti ama parmakları tetikteki o görünmez gerilimi asla terk etmiyordu. Bakışları, tünelin karanlık girişine sabitlenmişti; bir avcı gibi pusuda, ama aslında koruduğu kadının her nefesini ciğerlerinde hisseden bir gölge gibi.
"İlerlememiz lazım," dedi Sinan. Sesi, tünelin taş duvarlarında yankılanarak Zeynep’in omurgasında soğuk bir ürperti bıraktı. "Peşimizdekiler bu tünel ağının haritasını bizden daha iyi biliyor. Eğer şifre bizi bir çıkışa götürmeyecekse, burada canlı canlı gömüleceğiz."
Zeynep başını kaldırdı. Gözleri yorgunluktan kızarmış, ama zihni her zamankinden daha keskinleşmişti. "Babamın intikamı bir şifrenin ardına saklanmış, Sinan. Bu bir kod değil, bir isim listesi. Eğer bu algoritmayı çözersem, sadece babamı öldürenlerin kim olduğunu değil, bu şehrin kirli çarklarını döndüren asıl elleri de göreceğim. Bir saniye daha ver."
Sinan ona doğru bir adım attı. Aralarındaki mesafe azaldıkça, havayı dolduran gerilim daha da yoğunlaştı. Zeynep, Sinan’ın varlığının yarattığı o boğucu çekim alanını görmezden gelmeye çalışıyordu. Adam, sadece bir koruma değil, Zeynep’in adalet arayışındaki karanlık yansımasıydı. Sinan'ın gözlerinde, kendi içinde bastırdığı o yıkıcı öfkenin aynısını görüyordu.
"Adalet, Zeynep," dedi Sinan, sesi neredeyse bir fısıltı kadar alçak ama bir o kadar da tehlikeliydi. "Bu tünellerde aradığın şey adalet değil. İntikamın kanlı yüzü. Ve inan bana, o yüzle tanıştığında geri dönüşün olmayacak."
Zeynep, tableti kapattı ve Sinan'a doğru döndü. "Senin için ne ifade ediyor?" diye sordu, sesi cüretkârdı. "Beni korumak zorunda olduğun için mi buradasın, yoksa bu bataklığın içine kendi günahlarını gömmek için mi?"
Sinan, bir anda aralarındaki mesafeyi sıfırladı. Zeynep, adamın teninden yayılan soğuk deri ve barut kokusunu duyabiliyordu. Sinan elini uzatıp Zeynep’in çenesini tuttu, başını hafifçe yukarı kaldırdı. Gözleri, Zeynep'in ruhunun en derin katmanlarını tarıyor gibiydi. O an, tünelin kasveti, yerin altındaki o klostrofobik boşluk, ikilinin arasında yükselen elektrikli gerilimin yanında önemsizleşti.
"Senin günahların benimkilerle kıyaslanamaz bile, küçük savcı," dedi Sinan. "Ben bu karanlığın ta kendisiyim. Sen ise sadece ışığı geri getirmeye çalışan bir aptalsın. Ama şunu bil; eğer o dosya açılırsa ve o isimleri görürsen, artık korumaya ihtiyacın olmayacak. Çünkü o andan itibaren, sen de benim gibi bir av olacaksın."
Zeynep, Sinan’ın sert parmaklarının altında bile geri adım atmadı. "O zaman bırak avlanayım," dedi kararlılıkla.
Tam o sırada, tünelin derinliklerinden metalik bir tıkırtı duyuldu. Bir mermi kovanının yere düşerken çıkardığı o tiz, ritmik ses. Ardından, karanlığın içinden bir ışık huzmesi göründü. Çok uzakta değillerdi. Suikastçılar, yerin altındaki bu labirenti daraltarak geliyorlardı.
Sinan, Zeynep’in elini yakaladı ve onu tünelin bir yan boşluğuna doğru çekiştirdi. "Şimdi," dedi, silahını tekrar çekerken, "şifrenin çözümünü hatırlaman gerekiyor. Çünkü önümüzdeki otuz saniye içinde ya bu tüneli bir mezar yapacağız ya da o kodların bizi götürdüğü yerden çıkıp gerçek dünyayı ateşe vereceğiz."
Zeynep, tabletin ekranını son bir kez parlattı. Kodun son satırı gözlerinin önünde belirdi: *‘Kayıp Liste – Operasyon: Gölge Kapanı.’*
Şifre çözülmüştü. Ancak ekranda beliren ilk isim, Zeynep’in dizlerinin titremesine neden oldu. Babasının katili, yabancı bir suikastçı ya da gizli bir politikacı değildi.
İsim, Sinan’ın cebinden çıkardığı küçük, gümüş çakmağın üzerindeki amblemle birebir aynıydı.
Zeynep dehşetle başını kaldırdı. Sinan, karanlıkta ona doğru bakıyordu; gözlerinde bir pişmanlık izi bile yoktu. Sadece, avının nihayet tuzağa düştüğünü fark eden bir avcının o soğuk, zafer dolu parıltısı vardı.
"Ne yaptın sen?" diye fısıldadı Zeynep, sesi tünelin sessizliğinde yankılanarak geri döndü.
Sinan, tünelin ucundan yaklaşan ayak seslerini umursamadan, Zeynep’in kulağına doğru eğildi. "Sana söylemiştim Zeynep. İntikamın olduğu yerde, masumiyet barınamaz."
Tam o anda, tünelin girişinde bir el bombası piminin çekilme sesi duyuldu. Sinan, Zeynep’i sertçe arkasına alıp kendini duvarın kenarına bastırdı. Patlama, tünelin zeminini sarstı, toz ve duman her yeri kapladı.
Karanlığın ortasında, Zeynep sadece Sinan’ın sert soluk alışverişini ve üzerlerine çöken enkazın uğultusunu duyabiliyordu.
"Şimdi," dedi Sinan, dumanların arasında Zeynep’in elini tekrar yakalayarak. "Ya benimle bu cehennemin içine daha derine inersin ya da seni burada, babanın mirasıyla birlikte gömerim. Karar senin, savcı."
Zeynep, Sinan'ın elindeki o tanıdık, ölümcül soğukluğu hissederken, seçme şansının olmadığını biliyordu. Karanlık, ikisini birden yutmaya hazırlanıyordu.