Betonun çatırtısı, kulakları sağır eden bir çığlık gibi tünelin loş boşluğunda yankılandı. Havada kesif bir barut kokusu, çürümüş demir ve dökülen tozun boğucu tadı vardı. Zeynep, ciğerlerini doldurmaya çalışan toz bulutu yüzünden öksürerek gözlerini araladı. Üzerine yığılan enkaza rağmen, tam karşısındaki o silüet hala oradaydı. Sinan Kaya. Karanlığın efendisi, kaosun mimarı; şimdi tozun ve dumanın ortasında, sanki bir sanat galerisinde tablosuna bakar gibi ona bakıyordu.
Tavanın bir kısmı çökmüş, onları dış dünyadan tamamen izole etmişti. Dışarıdaki bomba patlamasının yankısı hala yerin kilometrelerce altında hissediliyordu. Zeynep’in sol omzuna saplanan sızı, adalet duygusunun enkaz altında kaldığının acı bir kanıtı gibiydi.
"Karar ver, Zeynep," dedi Sinan. Sesi, tünelin boğucu karanlığında bile pürüzsüz ve tehditkar bir melodi gibi duyuluyordu. Üzerindeki pahalı ceketi toz içindeydi, ancak duruşunda en ufak bir sarsılma yoktu. "Ya bu taşların altında onurlu bir ceset olarak çürürsün ya da elimi tutar, üzerine inşa ettiğin o yalan dünyayı bugün burada gömersin."
Zeynep, acıyla dişlerini sıktı. Bir savcıydı. Yeminleri, ilkeleri, çizgileri vardı. Ama şimdi, o çizgiler Sinan’ın bir işaret parmağıyla yok oluyordu. "Sen bir canavarsın," diye fısıldadı, sesi titriyordu ama gözlerindeki inat sönmemişti. "Beni kurtarmak değil, beni kendine benzetmek istiyorsun."
Sinan, bir adım attı. Hareketleri o kadar kontrollüydü ki, sanki zaman onun için daha yavaş akıyordu. Diz çöktü, aralarındaki mesafeyi neredeyse yok etti. Zeynep, Sinan’ın parfümünün o soğuk, orman kokusunu ve altında yatan hafif barut kokusunu duyabiliyordu. Sinan, elini uzatıp Zeynep’in çenesini hafifçe kavradı. Parmak uçları buz gibiydi, ancak dokunduğu yerde Zeynep’in kanını kaynatan bir elektrik akımı geziniyordu.
"Canavarlar sadece kötülük yapmaz, Zeynep. Onlar gerçekleri görürler," dedi Sinan, sesi fısıltıya dönüştüğünde aralarındaki gerilim bir bıçak sırtı kadar keskindi. "Senin o çok değer verdiğin adalet sisteminin, babanın dosyasını yıllar önce neden sümen altı ettiğini biliyor musun?"
Zeynep’in nefesi kesildi. Gözleri faltaşı gibi açıldı. "Sen... Sen ne saçmalıyorsun?"
"Baban hiçbir zaman bir kahraman değildi," diye devam etti Sinan, yüzünü Zeynep’in yüzüne daha da yaklaştırarak. Aralarındaki mesafe artık sadece bir nefeslikti. Zeynep, Sinan’ın gözlerindeki o karanlık okyanusta boğulduğunu hissetti. Bu adamın karanlığı, Zeynep’in tüm ışığını emiyordu. "Babamın ölüm emrini veren o mühür, senin babanın masasında atıldı. O dosya kapanmadı, Zeynep. O dosya, senin 'temiz' kariyerini inşa etmek için kurban edildi."
Zeynep başını hızla iki yana salladı. İnanmak istemiyordu. Bu bir tuzaktı, manipülasyondu. "Yalan söylüyorsun!"
"İnanma bana," dedi Sinan, dudaklarında tehlikeli, çarpık bir gülümseme belirdi. Elini Zeynep’in saçlarına götürüp geriye doğru çekti, onu biraz daha kendine yaklaştırdı. "Ama elini tutarsam, sana o dosyanın orijinalini ve o gece neler yaşandığını göstereceğim. Gerçekleri öğrendiğinde, savcı cübbeni bir daha asla giyemeyeceksin. İşte o zaman, tam olarak benim dünyama ait olacaksın."
Zeynep’in kalbi göğüs kafesini parçalayacakmış gibi çarpıyordu. Bir yanda hayatı boyunca sadık kaldığı o kırık dökük doğrular, diğer yanda bu adamın sunduğu acımasız gerçekler... Sinan’ın çekimi bir çekim değil, bir uçurumun kenarında durmak gibiydi; insan hem düşmekten korkar hem de o boşluğun davetine karşı koyamazdı.
Sinan, elini uzatıp tünel duvarına yaslandı. Başka bir patlama sesi daha duyuldu, bu kez çok daha yakındı. Tünel bir kez daha sarsıldı, taşlar üzerlerine döküldü. Sinan, Zeynep’i korumak için üzerine kapandı. Vücudu, Zeynep’in tüm bedenini çevreledi. Zeynep, Sinan’ın göğüs kafesindeki kalp atışlarını kendi kalbinde hissetti. O an, dışarıdaki yıkım, ölüm korkusu ve adalet kaygısı; hepsi Sinan’ın teninin ısısında eriyip gitti.
"Zamanımız daralıyor," diye fısıldadı Sinan, dudakları Zeynep’in kulağına santimler uzaklıktaydı. "Ya benimle yanarsın ya da burada kendi küllerinle yok olursun. Seçim senin, savcı hanım."
Zeynep, Sinan’ın gözlerine baktı. Orada ne bir merhamet ne de bir pişmanlık vardı. Sadece mutlak bir sahiplenme arzusu vardı. Bu, bir kurtuluş değil, bir teslimiyetti. Ama Zeynep, hayatında ilk kez, birini mahkum etmenin verdiği gücü değil, birine teslim olmanın verdiği o tehlikeli hazla sarsılıyordu.
"Bana kanıtla," dedi Zeynep, sesi fırtınanın ortasında bir fısıltı gibi çıktı. "Eğer söylediklerin doğruysa... seni asla affetmeyeceğim."
Sinan’ın gözleri bir anlığına parladı. Elini Zeynep’in eline uzattı. "Affetmeni istemiyorum, Zeynep. Sadece gerçeği bilmeni istiyorum."
Zeynep, elini yavaşça Sinan’ın avucuna yerleştirdi. Parmakları birbirine değdiği an, sanki bir mühür kırıldı. O anda, tünelin dışındaki kaosun sesi sustu. Sanki dünya durmuş, sadece bu iki ruhun çarpışmasına odaklanmıştı.
Tam o sırada, tünelin girişinden gelen bir ses ikisini de durdurdu.
"Savcı? Orada mısınız? İçeride birileri var mı?"
Bu, Zeynep’in uzun süredir peşinde olduğu ve Sinan’ın "asla güvenme" dediği başkomiserin sesiydi. Sinan, Zeynep’in elini sıktı ve başını hafifçe omzuna eğerek, "Şimdi," dedi, "kurtarıcın mı geliyor, yoksa senin için hazırladığım sonun başlangıcı mı?"
Zeynep, elini çekecek miydi, yoksa Sinan’ın eline iyice kenetlenip bu karanlık yolda yürümeyi mi seçecekti?
Bölüm 5