İnsan, bir gecede kaç kez ölebilirdi? Bunun bir sayısı var mıydı bilmiyordum. Varsa bile ben çoktan hesabını kaybetmiştim. Çünkü bazı ölümler nefesin kesilmesiyle başlamıyordu; bazen insan, gözlerini her sabah yeniden açabildiği hâlde yaşamıyordu. Sadece dünün ağırlığını bugüne taşıyor, bugünün ağırlığını da yarına bırakıyordu. Benim bütün hayatım bundan ibaretti. Bitmeyen bir yağmurun altında, sırtımda taşıdığım görünmez bir tabutla yürüyordum sanki. O tabutun içinde Eflin yatıyordu. En acısı da şuydu; tabutu omuzlarıma koyan kişi başkası değildi. Bendim.
Gözlerimi açtığımda odamın içi yine aynı renksiz sabaha uyanmıştı. Perdelerin arasından sızan ışık, güneşin değil, gri bulutların yeryüzüne bıraktığı silik bir gölgeydi. Bu kasabada sabahlar hiçbir zaman başlamıyordu. Gece biraz açılıyor, gökyüzü rengini siyaha yakın griden daha açık bir griye çeviriyor, sonra yeniden akşama dönüyordu. Bazen çocukken resim yaparken kullandığım boya kutusunu hatırlıyordum. İçinde kırmızı vardı, sarı vardı, mavi vardı... Bu kasabanın ise sanki bütün boyaları yağmur yıkayıp götürmüş, geriye yalnızca kül rengi kalmıştı.
Başımı hafifçe çevirdiğimde göğsümün üzerinde duran o küçük pembe hırkayı gördüm. Gece ne zaman uykuya daldığımı hatırlamıyordum. Hatırladığım son şey, onu yüzüme bastırıp ağlamaya çalışmamdı. Ağlamaya çalışmak... Ne tuhaf bir cümleydi. İnsan ağlamak için neden çabalardı ki? Ama ben yıllardır gözyaşlarımı bile tam anlamıyla dökemiyordum. Sanki içimde biriken her damla, yağmur olup dışarı yağıyor; bana ise yalnızca boğazımda düğümlenen sessizlik kalıyordu.
Parmak uçlarımı yavaşça kumaşın üzerinde gezdirdim. Kumaş eskiydi. Lifleri sertleşmişti. Ama hâlâ çocuk kokuyordu. Bir insanın kokusu on beş yıl boyunca bir kumaşın içine hapsolabilir miydi? Belki hayır. Belki de ben artık her eski kumaşta Eflin'i arıyordum. Çünkü onu hatırlatacak başka hiçbir şeyim kalmamıştı.
Hırkayı göğsüme biraz daha bastırdım. Gözlerimi kapattım.
"Abla..."
Kalbim öyle sert sıkıştı ki nefesim yarıda kaldı.
Bu sesi gerçekten duymamıştım.
Ama duymamış olmak, canımı daha fazla yakmıyordu.
Bazen insanın hafızası, gerçeklerden daha acımasız oluyormuş.
Tam on beş yıl önce duyduğum tek bir kelimeyi, her sabah yeniden kulağıma fısıldıyordu.
"Abla..."
Yavaşça doğruldum. Yatağın kenarında birkaç saniye öylece oturdum. Dizimdeki yara gece boyunca kabuk bağlamıştı. Ayağımı yere bastığım anda ince bir sızı yukarı doğru yayıldı. Canım yandı. İçimden istemsizce acı bir gülümseme geçti. İnsan, fiziksel acıya ne kadar çabuk alışıyormuş. Keşke ruh da aynı kolaylıkla kabuk bağlayabilseydi.
Pencereye doğru yürüdüm. Camın önünde durup dışarı baktım. Yağmur yine hiç yorulmadan yağıyordu. Damlalar camın üzerinde birbirine karışıyor, sonra ağır ağır aşağı süzülüyordu. Onları izlerken aklıma tuhaf bir düşünce geldi.
Belki de yağmur gökten düşmüyordu.
Belki bütün bulutlar yıllar önce benim içime dolmuştu da, gökyüzü sadece taşan parçalarını geri alıyordu.
Çünkü içimde hiç dinmeyen bir sağanak vardı.
Ve hiçbir mevsim onu susturamıyordu.
Camın buğusuna istemsizce parmağımı götürdüm. Küçük bir çiçek çizmeye başladım. Sonra durdum. Eflin çiçek çizmeyi çok severdi. Ben ise artık hiçbir şeyi tamamlayamıyordum. Parmak ucumla çizdiğim yarım papatyayı elimin tersiyle sildim. Cam yeniden griye döndü.
Belki bazı şeyler tamamlanmak için değil, yarım kalmak için vardı.
Tıpkı çocukluklar gibi.
Tıpkı kardeşlik gibi.
Tıpkı benim hayatım gibi.
Pencereden ayrıldığımda odanın içi eskisinden daha dar gelmeye başlamıştı. Sanki duvarlar bir gecede birkaç santim daha yaklaşmış, nefes alabileceğim boşluğu usul usul çalmışlardı. Elimi kapı koluna uzatırken avucumun içindeki soğukluğu hissettim. Bu evde dokunduğum her şey aynıydı; kapılar, duvarlar, merdiven korkulukları... Hepsi yıllardır aynı sessizliği taşımaktan yorulmuş gibiydi. Belki de ben yorulduğum için öyle hissediyordum. İnsan kendi içindeki ağırlığı bazen eşyaların üzerine yüklerdi. Ben de bu evdeki her çatlağın, her gıcırtının ve her rutubet lekesinin biraz bana benzediğine inanıyordum.
Kapıyı yavaşça açtım. Ahşap menteşeler ince bir inilti çıkardı. O ses, yıllardır her sabah duyduğum hâlde bana hâlâ yabancı geliyordu. Koridora çıktığımda gözlerim istemsizce en sondaki kapıya kaydı. Eflin'in odası...
Kapı yeniden kilitlenmişti.
Dün gece gerçekten içeri girmiş miydim? Yoksa bütün yaşadıklarım uykuyla uyanıklık arasında sıkışıp kalmış uzun bir kâbus muydu?
Hayır...
Göğsümün üzerinde uyandığım o pembe hırka bunun gerçek olduğunu fısıldıyordu.
Bakışlarımı kapıdan güçlükle ayırabildim. Ne zaman oraya baksam, içeriden küçücük ayak sesleri duyacakmışım gibi oluyordu. Sanki birazdan kapı açılacak, saçları iki yandan dağılmış, yüzü uykudan şişmiş küçük bir kız bana gülümseyerek, "Abla, kahvaltıya inmiyor muyuz?" diyecekti.
İnsan bazen en çok gerçekleşmeyeceğini bildiği şeylerin hayalini kuruyormuş.
Merdivenlerden inerken her basamak ayağımın altında hafifçe gıcırdadı. Evin sesleri bile fısıltıyla konuşuyordu. Kimse bu evde yüksek sesle yaşamıyordu. Acı bağırmıyordu artık; yıllar önce bağırmayı bırakmış, yerini insanın iliklerine işleyen ağır bir sessizliğe bırakmıştı.
Mutfağın kapısına vardığımda içeriden gelen çay kokusu burnuma doldu. Bir zamanlar bana huzuru hatırlatan bu koku artık midemi sıkıştırıyordu. Çünkü bu evde çay, kahvaltı ya da sabah demek değildi. Yeni bir günün cezasının başladığını haber veren görünmez bir zil gibiydi.
İçeri girdim.
Babam yine aynı sandalyede oturuyordu. Gazetesi açıktı ama sayfaları çevirmiyordu. Gözleri satırlara bakıyor, aklı ise kim bilir on beş yıl öncesinin hangi gününde dolaşıyordu. Annem sessizce ekmek dilimliyordu. Bıçağın tahtaya her vuruşu mutfağın içinde yankılanıyordu. Tak... Tak... Tak...
Kimse başını kaldırmadı. Bende konuşmadım.
Sessizliğin de bir dili vardı. Biz bu evde yıllardır sadece onu konuşuyorduk.
Masadaki boş sandalyeye oturdum. Çay bardağıma uzanmadım. Annem de uzatmadı. Önümde duran boş tabağa baktım. Bazen kendimi o tabak gibi hissediyordum. Masanın üzerindeydim ama kimsenin dikkatini çekmiyordum.
Dışarıdaki yağmur pencereye yeniden hızlandı. Camın üzerine çarpan damlalar birbirinin sesini bastırmaya çalışıyordu. Garipti... Yağmur bile bu evdeki sessizliği yenemiyordu.
Babam gazeteyi usulca katladı.
Kalbim istemsizce hızlandı.
Belki...
Belki bugün benimle konuşurdu.
Belki adımı söylerdi.
Belki yıllardır ilk kez gözlerimin içine bakardı.
Gazeteyi masanın kenarına bıraktı. Ayağa kalktı. Sandalyesini yerine itti. Ceketini aldı ve kapıya yöneldi.
Geçerken omzuma değmesine yalnızca birkaç santim kalmıştı.
Başımı kaldırdım. Gözlerim onun yüzünü aradı. Ama o, sanki koridorda yalnızca bir duvar varmış gibi önümden geçip gitti.
Kapının açılma sesi duyuldu
Ardından kapanma sesi.
İnsan bir yabancının seni görmemesine alışabiliyordu. Ama babamım beni her gün yeniden görmezden gelmesine hiç bir zaman alışamıyormuş.
Tam o sırada annem masadaki kırıntıları avucunda topladı. Başını kaldırmadan, dümdüz bir sesle konuştu.
"Ekmek kalmamış"
Sesinde ne rica vardı ne emir.
Hiç düşünmeden ayağa kalktım "Ben alırım"
Annem cevap vermedi. Ne "tamam" dedi ne "gerek yok" dedi.
Yağmurluğumu askıdan aldım. Kapüşonumu başıma geçirirken cebimdeki anahtarlığın sesi duyuldu.
Kapıyı açtım.
Soğuk rüzgar yüzüme çarptı. Kasaba yine aynı kasabaydı. Yağmur hâlâ yağıyordu. Gökyüzü hâlâ griydi. Deniz hâlâ öfkeliydi.
Kasabanın sokaklarında yürümeye başladığımda yağmur çoktan montumun omuzlarına yerleşmişti. Damlalar artık tenime değmiyor gibiydi; sanki bedenim yıllardır aynı soğuğu taşıdığı için dışarıdaki hiçbir üşüme bana ulaşamıyordu. Dar kaldırımların kenarında biriken yağmur suları, gri gökyüzünü yansıtıyordu. Eğilip baksam kendi yüzümü değil, bulutları görecekmişim gibi hissediyordum. Belki de insanın içi çok karardığında aynalar bile ona kendisini göstermeyi bırakıyordu.
Kasaba yeni uyanıyordu. Balıkçıların eski kamyonetleri limana doğru ağır ağır ilerliyor, motor sesleri rüzgârın uğultusuna karışıyordu. Birkaç dükkân kepenklerini kaldırıyordu. Demirin sürtünerek çıkardığı o sert ses, sabah sessizliğini ikiye bölüyordu. Herkes kendi hayatına yetişmeye çalışıyordu. Ben ise yıllardır aynı güne yetişemiyordum. Benim takvimim on beş yıl önce durmuştu. Sadece etrafımdaki insanların saçları beyazlıyor, çocukları büyüyor, mevsimler değişiyordu. Ben hâlâ o yağmurlu bahçede, avucumun içinden kayan küçücük bir eli tutmaya çalışıyordum.
Fırına yaklaştıkça sıcak ekmek kokusu yağmurun keskin kokusuna karıştı. Midem hafifçe kasıldı. Çocukken bu kokuyu duyduğum anda koşmaya başlardım. Çünkü Eflin, sıcak ekmeğin ucunu koparıp yemeye bayılırdı. Annem kızardı ama babam gizlice göz kırpar, "Bir parçasından bir şey olmaz," derdi. O zamanlar babamın sesi sıcaktı. Annemin yüzü daha çok gülerdi. Evimizin pencerelerinden içeri yalnızca yağmur değil, kahkaha da girerdi.
İnsan bir evi ne zaman kaybederdi? Kapısından çıktığında mı? Yoksa içindeki insanlar değiştiğinde mi?
Bazen düşünüyorum da... Biz o gün yalnızca Eflin'i toprağa vermedik. Aynı mezara ailemizi de gömdük.
Fırının kapısını itince içerideki sıcak hava yüzüme çarptı. Gözlükleri buğulanmış yaşlı fırıncı amca tezgâhın arkasında yeni çıkan ekmekleri diziyordu. Beni görünce kısa bir an durdu. Yüzünde ne acıma vardı ne de şaşkınlık. Yalnızca uzun zamandır aynı yüzü gören insanların sessiz alışkanlığı...
"Günaydın kızım"
Sesindeki yumuşaklık içimde ince bir sızı bıraktı.
"Günaydın?"
"Ekmek mi?"
Başımı salladım.
Yaşlı adam kâğıt torbaya iki ekmek koyarken pencereye baktı.
"Bugün deniz daha hırçın"
Bende istemsizce camdan dışarı baktım. Yağmur,karşıdaki dükkanların tabelalarını bile silikleştirmişti.
"Deniz ne zaman sakin oldu ki?" Diye fısıldadım.
Adam bana baktı.
"Deniz bazen sakin olur kızım"
Ekmek torbasını kolumun altına sıkıştırıp fırının kapısını usulca ittim. İçerideki sıcak hava arkamda kaldı. Yağmur ise beni kapının önünde bekliyormuş gibi yeniden omuzlarıma çöktü. Kapüşonumu biraz daha öne çektim. Soğuk rüzgâr yüzümü keserken başımı eğip yürümeye başladım. Bu kasabada insanlar yürürken birbirlerinin yüzüne pek bakmazdı. Herkes yağmurdan kaçmaya çalışır, gözlerini yere dikerdi. Ben de öyle yaptım. Çamurlu kaldırımı izleyerek ağır adımlarla ilerliyordum.
Tam o sırada arkamdan bir otomobilin yavaşça durduğunu duydum.
Dönüp baktım.
Eski model, koyu renkli bir otomobildi. Bagajı ağzına kadar kutularla doluydu. Şoför kapısı açıldı. İçinden genç bir kadın indi. Yağmur, saçlarını birkaç saniye içinde sırılsıklam etmişti. Bir elini alnına siper ederek etrafına baktı. Yüzünde yabancılara özgü o kararsız ifade vardı; sanki bu kasabayı ilk kez görüyordu.
Bu kasabaya zaman zaman yabancılar gelirdi. Çoğu birkaç gün kalır, sonra giderdi. Kimse burada uzun süre yaşamak istemezdi. Çünkü bu kasaba, insanın yalnızca ayakkabılarını değil, ruhunu da çamura buluyordu.
Yürümeye devam ettim.
Arkamdan bagaj kapanma sesi geldi.
Ve ardından...
Yıllardır duymadığım bir ses, yağmurun içinden bana ulaştı.
"Efnan"
Adımlarım kendiliğinden durdu.
O sesi tanıyordum.
Yıllar geçmişti.
Ses değişmişti.
Ama insan bazı insanları seslerinden değil, kalbinin verdiği o ani sızıdan tanıyormuş.
Yavaşça arkamı döndüm.
Genç kadın birkaç adım önümde durmuştu. Yağmur yüzüne düşüyor, kirpikleri ıslanıyordu. Gözleri bana dikkatle bakıyordu. Sanki o da geçmişin içinden bir yüz arıyordu
Sadece birbirimize baktık.
Dudakları şaşkınlıkla aralandı.
"Efnan"
Bu kez ismimi soru sorar gibi değil, emin olmak ister gibi söylemişti.
Benim dudaklarım ise yıllardır unuttuğu bir ismi usulca fısıldadı.
"Öykü"
Yağmur hiç durmadan yağmaya devam ediyordu.
Ama o an, yıllardır ilk kez, bu kasabanın gri gökyüzünün altına çocukluğumdan bir parça düşmüştü.