Sahil yolundaki o çamurlu kayalıklardan eve kadar nasıl yürüdüğümü, bacaklarımın soğuktan ne zaman uyuştuğunu hatırlamıyordum. Yüzüme çarpan her sağanak damlası, o yabancının arkasında bıraktığı o hırçın, alaycı ses tonunu tenime kazımış gibiydi. “Ruhun da bu kasabanın lağmına dönmüş... Geber burada.” Benden nefret etmişti. Hiç tanımadığı, sadece çamurun içinde çaresizce debelenen bir kadından tek bir saniyede, nefes nefese nefret etmişti. İçimdeki öfke ve utanç, dizimdeki keskin sızıya karışırken adımlarımı daha da hızlandırdım. Kasabanın sırılsıklam yolları biterken, uzakta, pencerelerinden sızan o çiğ ışığıyla evimiz belirdi. Benim asıl çamurlu kuyum, asıl fırtınam o kapının arkasındaydı.
Anahtarı kilide sokarken ellerim öyle bir titriyordu ki, demirin metale çarpma sesi kasabanın sessizliğinde yankılandı. Kapıyı yavaşça aralayıp kendimi koridora attığımda, sırılsıklam yağmurluğumdan parkeye süzülen suların sesini duydum. Şıp. Şıp. Şıp.
Tam o sırada, salonun kapısında bir gölge belirdi. Babam Haldun.
Önündeki bardağı bırakmış, koridordaki o darmadağın halime bakıyordu. Üstüm başım boydan boya çamur içindeydi, saçlarımdan süzülen kirli su damlaları yüzümden aşağı akıyordu. Göz göze geldik. Tam on beş yıldır aç kalmış bir adamın bir parça ekmeğe bakışı gibi, gözlerinin içine diktim gözlerimi. İçimden bir çığlık koptu: Bak bana baba. Gör beni. İster bağır, ister vur, ister bu çamuru evine getirdiğim için yüzüme tükür ama ne olur bir şey yap.
Babam durdu. Gözlerindeki o donmuş, buz tutmuş ifade en ufak bir dalgalanma bile göstermedi. Bakışlarını ağır ağır üzerimdeki çamurdan çekti, koridordaki boş duvarlara dikti. Sonra arkasını döndü. Tek bir kelime etmeden, varlığıma dair en ufak bir nefes bile bırakmadan merdivenlere yöneldi. Onun bu dilsiz, dondurucu yok sayışı, sahildeki o yabancının göğsüme fırlattığı tüm o nefret dolu sözlerden daha çok yaktı canımı. O yabancı adam beni çamura itmişti belki ama babam, beni o çamurun altında tamamen gömmüştü.
Gece yarısı, kasabanın üzerine çöken o ağır, klostrofobik sessizlik evi tamamen esir almıştı. Odama gidip üstümü değiştirmiş, dizimdeki kanayan yarayı eski bir bezle alelacele silmiştim. Ama içimdeki o sızı dinmiyordu. Duvara asılı olan o küçük, solgun takvime baktım. Günlerin üzerini çizen her siyah çarpı, göğsümdeki o mengenenin biraz daha sıkışmasına neden oluyordu.
Eflin’in doğum günü yaklaşıyordu.
Bu evde hiç kimse bu tarihi yüksek sesle telaffuz etmezdi ama takvim yaprakları o güne yaklaştıkça, evin içindeki hava solunmaz bir hal alırdı. Aşağıdan, mutfaktan gelen o boğuk hıçkırıkları duyabiliyordum. Annem Nermin, yine tezgahın üzerine yığılmış, elleriyle ağzını kapatarak ağlıyordu. Onun acısı sokağa taşmayan, evdeki her eşyayı zehirleyen hırçın bir yangındı. Ve o yangın, birazdan körüklenecek bir kurban arayacaktı, biliyordum.
Odamdan dilsiz bir gölge gibi çıktım. Ayaklarım, irademden bağımsız bir şekilde beni koridorun en sonundaki o kapıya götürdü. Eflin’in mühürlü odasına.
On beş yıldır bu kapının koluna hiç kimse dokunmamıştı. Pencereleri dışarıdan çivilenmiş, perdeleri sıkı sıkıya kapatılmıştı. İçeride, beş yaşındaki bir çocuğun bıraktığı her şey o günkü gibi duruyordu; tozların ve anıların altında dondurulmuş bir zaman dilimi gibi.
Hırçın bir dürtüyle hırkamın cebine uzandım. Parmaklarım, dün babasının çalışma masasındaki o eski, kilitli çekmeceden gizlice yürüttüğüm pirinç anahtara çarptı. Günlerdir bu anı, evin tamamen derin bir dilsizliğe gömülmesini bekliyordum. Anahtarın soğuk, tırtıklı gövdesini avcumun içinde sıktım. Titreyen ellerimle anahtarı yuvaya yerleştirdim. Metalin dişlileri arasında dönen pirincin çıkardığı o tok ses, zihnimdeki tüm duvarları yıktı. Klik.
Kapıyı yavaşça ittim. On beş yıldır kimsenin solumadığı o hava, ağır bir toz ve kurumuş rutubet dalgası halinde yüzüme çarptı. İçeriye adım attığımda, ayaklarımın altında gıcırdayan eski parkeler sanki bu mühürlü mabedi uyandırdığımı haykırıyordu. Pencereleri dışarıdan sıkı sıkıya çivilendiği için oda zifiri karanlıktı; kasabanın sokak lambasından sızan zayıf, gri ışık sadece panjurların arasından dikey çizgiler halinde zemine düşüyordu.
Burası dondurulmuş bir zamandı. Sessiz bir müze.
Yavaşça Eflin’in o küçük, üzerinde beyaz kuğuların uçuştuğu yatağına doğru yürüdüm. Her şey on beş yıl önce, o kahredici sağanak gününde nasıl bırakıldıysa öylece duruyordu. Yatağın üzerindeki toz katmanı, sanki zamanın bu acının üzerine örttüğü gri bir battaniyeydi. Komodinin üzerinde duran yarım kalmış boyama kitabı, sayfaları kıvrılmış bir şekilde bekliyordu. Eflin’in en sevdiği boya kalemi –kırmızı olanı– tam da o gün boyadığı kelebeğin kanadında öylece bırakılmıştı. Kalemin ucu bile körelmiş, rengi tozun altında solmuştu.
Eğilip yatağın kenarına oturdum. Oturmamla birlikte yükselen toz taneleri, havada süzülen dilsiz hayaletler gibi etrafımı sardı. Bakışlarım, odanın köşesindeki o küçük hasır sepete kaydı. Sepetin içinde, Eflin’in o gün bahçeye çıkarken giymediği, evde bıraktığı diğer minik, toz pembe ayakkabıları duruyordur. O kadar küçüklerdi ki... İki parmağımın arasına alıp kaldırabileceğim kadar hafif, ama omuzlarıma bindirdikleri yük kadar ağırdılar.
Elimi yavaşça yatağın örtüsünde gezdirdim. sahneyi ne zaman düşünsem, ellerim aynı saniyede buz kesiyordu. Burası benim kendi kendime kurduğum, her gün zihnen ziyaret ettiğim o gizli tapınaktı. Evdekiler beni yok sayarak cezalandırırken, ben bu odanın tozunu soluyarak kendi mahkememi kendim kuruyordum.
“Neden buradasın?” diye fısıldadı içimdeki ses. “Onun büyümesine izin vermeyen parmaklarınla, neden onun yatağına dokunuyorsun?”
Gözlerimden süzülen sıcak yaşlar, yatağın üzerindeki gri toz katmanının üzerine düştü ve orada küçük, çamurlu noktalar oluşturdu. Ben burada yirmi beş yaşındaydım; saçlarım uzamıştı, boyum büyümüştü, kalbim her şeye rağmen ritmik bir şekilde çarpmaya devam ediyordu. Ama Eflin bu odada, o tozlu kelebeğin kanadında, o hiç bitmeyen on beş yıl öncesinde hâlâ beş yaşındaydı. Zaman benim için akarken, onun için durmuştu. Ve bu adaletsizliğin tek sebebi bendim.
Ayağa kalktım, daha fazla dayanamayacağımı hissettim. Odanın kokusu ciğerlerimi yakıyordu; geçmişin, küfün ve ölümün kokusuydu bu. Arkamı dönüp kapıya doğru yürüdüm. Tam dışarı çıkıp kapıyı aynı sessizlikle kilitleyecek, anahtarı cebime gizleyecektim ki, koridorun karanlığından sızan o buz gibi esintiyle donakaldım.
Kapının eşiğinden dışarı adımımı attığım an, koridorun zifiri karanlığında dilsiz bir gölge gibi dikilen annem Nermin ile burun buruna geldim.
Nefesim boğazımda tıkandı. Geceliğinin içinde bir hayalet gibi, upuzun saçları omuzlarına dökülmüş bir halde tam karşımda duruyordu. Gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüştü, altları mosmordu. Ama bana bakarken o gözlerin içinde tek bir şefkat kırıntısı, tek bir anne sıcaklığı yoktu. Bakışları önce benim titreyen ellerime, ardından on beş yıldır mühürlü olan ve şimdi aralık duran o kapıya kaydı. Gözlerindeki o dinmeyen, beni diri diri yakan nefret ve acı dalgası koridoru anında ısıttı; evdeki o dilsiz hava yeniden alev aldı.
Elinde, kumaşı yer yer sararmış, üzerinde hâlâ o eski bahçe çamurunun hafif lekelerini taşıyan küçük, pembe bir hırka tutuyordu. Eflin’in o gün üzerindeki hırkaydı bu. Annem onu on beş yıldır sakladığı o gizli çekmecelerden çıkarmış, bir silah gibi kuşanmıştı.
Bana doğru ağır bir adım attı. İçindeki o devasa evlat acısını, sönmeyen yangını kusacak o kurbanı bulmuştu yine. Elindeki pembe hırkayı, tam göğsüme, kalbimin üzerine doğru sertçe fırlattı. Kumaşın yüzüme çarpan soğuk kokusu içimi titretti.
"Doğum günü geliyor," dedi. Sesi fısıltı gibiydi ama her bir kelimesi göğsüme saplanan paslı bir çiviydi. "Sen bu eve o sahilin çamurunu taşırken, odalara gizlice sızarken ne düşünüyorsun Efnan? Kendini affedebileceğini mi sanıyorsun?"
Eğildi, yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Gözlerindeki o dipsiz nefreti iliklerime kadar hissettim.
"Sen burada, bu evde nefes alıp yirmi beş yaşına geldin," diye devam etti sesi titreyerek. "Büyüdün, yürüdün, yaşıyorsun... Ama o, o toprağın altında hâlâ beş yaşında, Efnan. Hâlâ o bıraktığın çamurun içinde, sırılsıklam ve tek başına. Sen her nefes aldığında, onun ciğerlerine toprak doluyor. Bunu sakın unutma."
Annem arkasını döndü. Karanlık koridorda bir gölge gibi yürüyerek odasına gitti ve kapısını sertçe kapattı. Çıkan o gürültü, evin dilsiz odalarında uzun süre yankılandı.
Ben ise o kilitli kapının önünde, dizlerimin üzerinde, kucağımdaki o küçük, pembe hırkayla yapayalnız kaldım. Hırkayı yüzüme doğru bastırdım; burnuma dolan şey toprak, rutubet ve gitmesine izin verdiğim o minik elin kokusuydu. Dilsiz bir hıçkırık boğazımda düğümlenirken, gözyaşlarım hırkanın üzerindeki eski çamur lekelerine karıştı.
Ben yaşıyordum ama bu evde, bu kapıların arkasında, toprağın altındakinden hiçbir farkım yoktu. Sahildeki o adam haklıydı; ruhum bu kasabanın lağmına dönmüştü ve ben burada, bu dilsiz cehennemin tam ortasında her gün yeniden can veriyordum.

