İçeriğe geç

Fırtınanın Altında

Bölüm 1 · 9 dk okuma

Fırtınanın Altında

Bölüm 1

Grinin Dilsiz Odaları

İnsanın kendi içinde kurduğu hapishanenin duvarları betondan olmazmış. Rutubetten, hiç dinmeyen bir uğultudan ve her sabah pencerene vuran o gri pusun soğukluğundan örülürmüş. Benim hapishanemin tavanı gökyüzüydü; duvarları ise bu lanetli sahil kasabasının hiç bitmeyen, her sabah camları döven sırılsıklam sağanakları.

Gözlerimi açtığımda odamın içi yine o tanıdık, çiğ aydınlıkla yıkanıyordu. Saat henüz altıydı. Kasabanın üzerinde asılı kalan bulutlar, günün hangi saatinde olduğumuzu unutturmak ister gibi ağırdı. Doğrulup yatağın içinde oturdum. Ciğerlerime dolan ilk nefes, odanın ahşap zeminine sinmiş o eski, küf kokulu rutubetti. Başımı sola çevirip pencereye baktım. Camın dış yüzeyinde süzülen irili ufaklı yağmur damlaları, birbirine karışarak aşağıya, karanlık toprağa doğru dikey yollar çiziyordu. O yolları izlemek, zihnimin içindeki o kör düğümü izlemek gibiydi.

İstemsizce sağ elimi kaldırdım. Parmaklarımı yavaşça kapatıp sol avucumun içine gizledim. Sıkıca sıktım.Ama ne kadar sıkarsam sıkayım, o his geçmiyordu. Islak, kaygan, parmaklarımın arasından saniyeler içinde sıyrılıp giden o minik elin sıcaklığı hâlâ oradaydı. Ve hemen ardından gelen o sert, etin kemiğe çarpma sesi...

"Efnan."

Annemizin aşağıdan, mutfaktan gelen sesi değildi bu. Zihnimin odalarında yankılanan, hiç büyümeyen beş yaşındaki bir çocuğun dilsiz çığlığıydı.

Derin bir nefes alıp yataktan çıktım. Ayaklarım soğuk parkeye değdiğinde ürperdim. Üzerime gri, bol bir hırka geçirdim. Aynaya bakmadım. Uzun zamandır aynadaki o solgun, gözlerinin altı morarmış kadının yüzüne bakacak cesaretim yoktu. Ben yirmi beş yaşındaydım ama ruhum, o yağmurlu bahçe kapısının önünde, on yaşındaki o çaresiz kız çocuğunun bedeninde sıkışıp kalmıştı.

Odamın kapısını yavaşça açtım. Ahşap menteşelerin çıkardığı o ince gıcırtı, evdeki o devasa sessizliğin içinde adeta bir bomba gibi patladı. Koridora adım attığım an, evin üzerine çöken o ağır, klostrofobik hava göğsüme bir taş gibi oturdu. Bu evde nefes almak, suyun altında yürümeye çalışmak gibiydi.

Merdivenleri teker teker, olabildiğince sessiz indim. Amacım bir hayalet olmaktır. On beş yıldır bu evdeki tek hayatta kalma stratejim buydu: Görünmez olmak. Eğer yeterince sessiz olursam, eğer eşyaların arkasına saklanabilirsem, fırtınanın beni teğet geçmesini sağlayabilirdim. Ya da ben öyle umuyordum.

Mutfağın eşiğine geldiğimde adımlarım kendiliğinden yavaşladı. Annem Nermin, tezgaha arkası dönük bir şekilde duruyordu. Çaydanlıktan yükselen buhar, mutfağın küçük penceresini tamamen kör etmişti. Masanın başında ise babam Haldun oturuyordu. Önündeki gazeteye bakıyordu ama gözlerinin satırları takip etmediğini, boşluğa dikildiğini çok iyi biliyordum.

İçeri girdim. Masaya doğru yürürken attığım her adımda mutfaktaki havanın birkaç derece daha soğuduğunu hissettim. Bu, termometrelerin ölçe bileceği bir soğukluk değildi; ruhun donma noktasıydı.

Babamın tam karşısındaki sandalyeyi yavaşça çektim ve oturdum. Oturduğum an, babam tuttuğu gazetenin sayfasını sertçe çevirdi. Yüzüme bakmadı. Göz ucuyla bile varlığımı onaylamadı. Onun cezalandırma yöntemi buydu. Sessizlik. Yok saymak. Beni bu evin içinde, bu hayatın içinde bir hayalet yerine koymak. Bir babanın evladına yapabileceği en ağır işkence buydu belki de; onun varlığını tamamen silmek. Masada bir tuzluk ne kadar yer kaplıyorsa, bende onun için o kadar yer kaplıyordum. Hatta daha az. Çünkü tuzluğa ihtiyacı olduğunda elini uzatırdı, bana ise asla.

"Yine geç kaldın," dedi annem arkasını dönmeden. Sesi, mutfaktaki o gergin sessizliği bıçak gibi kesti.

"Saat henüz altı buçuk, anne," dedim sesimi olabildiğince alçak tutarak. Yeni bir tartışmanın fitilini ateşlemekten ödünç alınmış bir korkuyla kaçınıyordum.

Annem tezgaha bıraktığı porselen tabakları sertçe masaya koydu. Çıkan tiz ses, kulaklarımda yankılandı. Gözlerini gözlerime dikti. O gözlerdeki dinmeyen öfkeyi, o hiç sönmeyen yangını görmek içimi kavurdu. O bana her baktığında, benden nefret eden bir anne görmüyordum; kaybettiği kızının katilini gören acılı bir kadın görüyordum. Ve işin en acı kısmı, ona hak veriyordum.

"Altı buçuk ya da yedi, ne fark eder?" dedi annem, sesindeki iğneleyici tonu saklama gereği duymadan. "Bu evde bir düzen olduğunu unuttun iyice. Gerçi sen bu evdeki pek çok şeyi unutmayı seversin, değil mi Efnan? Unutmak senin için en kolayı."

Gözlerimi önümdeki boş tabağa indirdim. Masanın altındaki ellerimi birbirine kenetledim. Parmak boğumlarım beyazlaşana kadar sıktım kendimi. Cevap vermedim. Biliyordum ki vereceğim her cevap, onun içindeki o yangına bir kova benzin dökmek demekti. Annem, içindeki o devasa evlat acısını ancak benim canımı yakarak hafifletebiliyordu. Benim suçluluk duygum, onun yasının yakıtıydı.

"Nermin, çay koy," dedi babam aniden. Sesi buz gibiydi. Ne anneme bakıyordu ne bana. Gazetesini katlayıp masanın kenarına bıraktı.

Annem derin bir nefes alıp çaydanlığa yöneldi. Babamın bu dilsiz müdahalesi beni korumak için değildi, sadece evde bir gürültü duymak istemiyordu. O, acıyı zihninde dondurmuştu. Eflin’in adını bu evde kimse anmazdı ama onun yokluğu, odadaki en büyük mobilyadan daha belirgindi. Karşımda oturan bu adam, on beş yıl önce benimle birlikte bir kızını daha kaybetmişti aslında. Beni ruhsal olarak evlatlıktan reddetmiş, geriye sadece biyolojik bir zorunluluk bırakmıştı.

"Ben acıkmadım," diyerek sandalyemi yavaşça geriye ittim.

"Tabii," dedi annem çay bardaklarını masaya koyarken, arkamdan fısıldar gibi. "Senin canın ne zaman yandı ki zaten? Bu evde iştahı kaçanlar sadece toprağın altındakiler."

O cümle sırtıma inen bir kırbaç gibi vurdu. Nefesim boğazımda tıkandı. Hızla mutfaktan çıktım. Koridoru geçerken arkamdan gelen o dilsiz cehennemi bırakmak istiyordum ama o cehennem benimle birlikte yürüyordu. Merdivenlere yönelmek yerine, ayaklarım beni dış kapıya götürdü. Bu evde kalırsam, duvarların üzerime yıkılacağını ve beni boğacağını hissettim.

Vestiyerden eski, siyah yağmurluğumu aldım. Üzerime geçirirken ellerimin titrediğini fark ettim. Kapının kilidini açıp kendimi dışarı attığımda, kasabanın o tanıdık, soğuk rüzgarı yüzüme bir tokat gibi çarptı.

Dışarısı sırılsıklamdı. Kasabanın gökyüzü, tonlarca ağırlıktaki gri bir çarşaf gibi evlerin çatılarına kadar inmişti. Yağmur, ince ince ama sık bir şekilde yağıyordu. Yüzüme değen her damla, tenimi iğne gibi deliyordu. Yağmurluğun kapüşonunu başıma geçirdim ve yürümeye başladım.

Nereye gittiğimi bilmiyordum. Bu kasabada gidecek hiçbir yerim yoktu zaten. Her sokak, her köşe başı, her eski ev bana o günü hatırlatıyordu. Deniz kenarına, hırçın dalgaların kıyıyı dövdüğü o ıssız sahile doğru yürümeye başladım. Ayaklarım çamurlu yolda kayarken, zihnim beni yine o güne, hayatımın bittiği o on yaşındaki saniyeye fırlattı.

On beş yıl önce... Yine böyle bir sağanak vardı. Gökyüzü delinmiş gibi yağıyordu. Ben on yaşındaydım, Eflin ise henüz beş. Bahçedeki eski ahşap kulübenin içinde, en sevdiğim bez bebeğimi unutmuştum. Annem içeride yemek yapıyordu, babam henüz işten dönmemişti. "Hemen alıp geleceğim," demiştim Eflin’e. Ama o, o minik, masum adımlarıyla peşimi bırakmamıştı. "Abla, ben de geleceğim," diye tutturmuştu.

Elini tutmuştum. O kadar küçüktü ki eli, benim avucumun içinde kayboluyordu. "Sıkı tut," demiştim ona. "Yağmur çok yağıyor, kayarsın." Bahçeye çıktığımızda rüzgar bizi savuruyordu. Koşmaya başladık. Çocuksu bir heyecanla, yağmurun altında ıslanmanın verdiği o garip neşeyle gülüyorduk. Ahşap kulübeye ramak kalmıştı. Tam o sırada gökyüzü büyük bir gürültüyle çaktı. Eflin korktu, irkildi. Adımı haykırdı: "Efnan!"

Zemin sırılsıklamdı, çamurlaşmıştı. Eflin’in ayağı kaydı. O an, o kahredici saniyede, yağmur suyu o kadar şiddetli akıyordu ki aramızdan, onun o minik, ıslak eli suyun etkisiyle avucumun içinden saniyeler içinde kayıp gitti. Parmaklarım havayı yakaladı. Sadece saniyeler... Dengesi bozulan küçük beden, bahçe duvarının o sivri, ıslak taş zeminine kafasını çarptı. Çıkan o sesi hayatım boyunca unutmadım. Kemik kemiğe, taş ete çarpmıştı. Sonra bir daha hiç konuşmadı. Gözleri açık kaldı ama bana hiç bakmadı. Yağmur, onun yüzündeki kanı saniyeler içinde temizlerken, ben onun başında diz çökmüş, havada kalan sağ elime bakıyordum. Elini tutamamıştım. Gitmesine izin vermiştim.

"Yaşama ve mutlu olma hakkım var mı?"

Bu soru, o günden beri beynimin içinde dönen duran dilsiz bir tekerlekti. Ne zaman içimde hafif bir hafiflik hissetsem, ne zaman gökyüzüne bakıp derin bir nefes almaya kalksam, içimdeki o mahkeme uyanıyordu. Eflin toprağın altındayken, o karanlıkta ve soğukta tek başına yatarken, sen nasıl nefes alıp burada yürüyebilirsin Efnan? Sen nasıl sıcak bir evde oturup yemek yiyebilirsin?

Sahile ulaştığımda rüzgar daha da şiddetlendi. Gri dalgalar, öfkeyle kıyıdaki kayaları dövüyor, beyaz köpükler çamurlu kumlara karışıyordu. Deniz bile bu kasabadan nefret ediyor gibiydi. Kimsenin olmadığı, fırtınanın gökyüzünü yuttuğu bu sahilde tek başıma durdum. Yağmurluğumun içine sızan soğuk su, sırtımdan aşağıya doğru süzülüyordu ama ben bunu hissetmiyordum bile. Benim içimdeki soğukluk, dışarıdaki fırtınadan çok daha büyüktü.

Adımlarımı sahil şeridindeki virajlı, tekinsiz kayalıklara doğru çevirdim. Burası kasabanın en ıssız, yerlilerin bile fırtınalı havalarda uğramadığı tehlikeli bir bölgesiydi. Çamur ve keskin taşlar yolu neredeyse yürünmez hale getirmişti. Her adımda ayaklarım çamura saplanıyor, yağmurluğumun etekleri lekeleniyordu. Ama durmak istemiyordum. Fiziksel acı, zihnimdeki o suçlama seslerini bastırmanın tek yoluydu.

Tam virajı dönecekken, ayaklarımın altındaki çamurlu zemin büyük bir hızla kaydı.

"Ah!"

Dengemi kaybettim. Tutunacak hiçbir şey yoktu. Saniyeler içinde kendimi yerde, çamurun ve keskin taşların arasında buldum. Sağ dizim sert bir kayaya çarpmıştı ve keskin bir acı tüm bacağıma yayıldı. Yağmurluğum boydan boya çamura bulanmıştı. Avucumun içini yere dayayıp kalkmaya çalıştım ama ellerim de çamurun içine gömüldü.

O an, o çaresizlik anında, içimdeki o eski his geri geldi. Yine sırılsıklamdım, yine çamurun içindeydim ve yine düşmüştüm. Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı ama yağmur damlaları o yaşları anında yüzümden silip süpürdü. Kimse ağladığımı göremezdi. Bu kasabada yağmur, gözyaşlarınızı bile sizden çalardı.

"Orada öylece kalıp çamur banyosu mu yapacaksın, yoksa kalkmayı deneyecek misin?"

Aniden yukarıdan gelen o hırçın, sert ve buz gibi sesle irkildim. Başımı hızla yukarı kaldırdım.

Karşımda, yağmurun ve pusun ortasından fırlamış gibi duran bir adam vardı. Üzerinde eski, siyah, deri bir ceket vardı; ceket yağmurdan sırılsıklam olmuş, parlıyordu. Saçları yüzüne yapışmıştı ve yüzündeki sert, tavizsiz ifade ona tekinsiz bir hava katıyordu. Gözleri kapkaraydı, o kadar koyu ve hırçın bakıyordu ki, kasabanın dalgalarından hiçbir farkı yoktu. Duruşunda en ufak bir güven kırıntısı bile yoktu; aksine, tehlikeli ve düşmanca bir enerjisi vardı.

Bana yardım etmek için elini uzatmadı. Sadece cebindeki elleriyle tepemde dikilmiş, sırılsıklam ve çamur içindeki halimi izliyordu.

"Sana ne?" diye bağırdım, sesim rüzgarın arasında neredeyse kaybolacaktı. İçimdeki acı ve utanç, beni hiç tanımadığım bu yabancıya karşı öfkelendirmişti. "Git işine!"

Adam hafifçe gülümsedi ama bu sıcak bir gülümseme değildi; alaycı, hırçın bir kıvrılmaydı dudaklarında. Bir adım öne çıktı. Ayakkabıları çamura gömüldü ama bunu umursamadı bile.

"Bu kasabada işi olan son insan bile değilim," dedi sesi rüzgarı yararak. "Ama burada, bu fırtınada, bu kayalıkların arasında tek başına çamura batmış bir kadını bırakacak kadar da merhametsiz değilim. Gerçi merhamet bana göre bir kelime değil."

Bana doğru eğildi. Kokusu burnuma geldi; tütün, deniz tuzu ve sert bir fırtına kokuyordu. Gözlerimizin hizalandığı o an, içimde garip bir şey oldu. Bu adam bana acıyarak bakmıyordu. Kasabadaki diğer insanlar gibi bana "katil" ya da "yazık, deli" gibi bakmıyordu. O bana sadece bir yabancıya, kendi karanlığında boğulan başka bir ruha bakar gibi bakıyordu.

Beni düştüğüm yerde öylece bırakıp gitmek yerine, ani ve kaba bir hamleyle eğilip kolumu sertçe kavradı. Parmaklarının baskısı yağmurluğumun üzerinden bile canımı yakmıştı.

"Bırak beni!" diye çığlık attım, sağ elimle göğsünü geriye doğru itmeye çalışarak. "Sana gitmeni söyledim! Duymuyor musun?"

Adam,sanki arkasında deli gibi patlayan dalgalar ve bizi yutan sağanak yağmur yokmuş gibi buz gibi bir sakinlikle yüzüme baktı. Kolumu bıraktı ama geri çekilmedi. Aksine, üzerime doğru daha da eğilerek hırçın, güven vermeyen gözlerini gözlerime dikti.

"Bu kasabada senin gibi acınası bir zavallıyı çamurun içinde bırakıp gidecek kadar merhametsiz değilim demiştim," dedi, sesindeki alaycı ve sert ton canımı yakarken. "Ama görüyorum ki sen sadece çamura batmamışsın. Ruhun da bu kasabanın lağmına dönmüş. İyilikten anlamayan bir yabaniysen, geber burada."

Beni sertçe geriye doğru itti. Dengemi toparlamaya çalışırken, o arkasını dönüp yürüyerek uzaklaştı.

Çamurlu taşların üzerinde tek başıma, sırılsıklam ve nefret dolu bir halde kalakaldım. Ondan nefret etmiştim. Bu kasabadaki her şeyden, bitmeyen yağmurdan ve karşıma çıkan bu tekinsiz, hadsiz adamdan nefret etmiştim.

Bölüm sonu

11 yorum