İçeriğe geç

Fırtınanın Altında

Bölüm 4 · 7 dk okuma

Fırtınanın Altında

Bölüm 4

Dönüş

Adını fısıldadığım an zaman sanki birkaç saniyeliğine durdu.

Yüzünde öyle büyük bir gülümseme belirdi ki, kasabanın aylardır görmediği güneş sanki bir anlığına o gülümsemenin içine saklandı.

"Efnan"

Başka hiçbir şey söylemedi.

Koşarak yanıma geldi ve kollarını bana doladı.

Ben ise...

Olduğum yerde öylece kaldım.

Sarılmayı unutmuş gibiydim.

On beş yıldır bana kimse böyle sarılmamıştı.

Ne annem...

Ne babam...

Ne de ben kendime.

Kollarım iki yanımda hareketsiz duruyordu.

Öykü bunu fark edince yavaşça geri çekildi.

Öykü... benim ilk arkadaşım olan kuzenim.

Yüzündeki gülümseme silinmedi ama gözlerinin içi dolmuştu.

"Çok özledim seni."

Bu cümle, beklemediğim kadar ağır geldi.

İnsan bazen özlenmeye bile layık olmadığını düşünüyordu.

Ben de öyle düşünüyordum.

"Ben..." dedim.

Devamı gelmedi.

Çünkü ne diyeceğimi bilmiyordum.

"Sen ne zaman geldin?"

"Bugün."

"Bugün mü?"

Başını salladı.

"Annemle birlikte taşındık."

Şaşkınlıkla baktım.

"Tekrar mı?"

"Geri döndük."

Kasabanın üzerine çöken gri bulutlara baktım.

"Kimse bu kasabaya geri dönmek istemez."

Öykü hafifçe gülümsedi.

"Demek ki herkes sen değil."

Bu kez istemeden dudaklarımın kenarı çok az kıpırdadı.

Belki de haftalardır ilk kez.

Öykü bunu fark etti.

"İşte..." dedi sevinçle.

"Hâlâ gülümseyebiliyorsun."

O küçücük cümle bile içimdeki mahkemenin kapılarını açmaya yetmişti.

Gülümsemem bir anda kayboldu.

"Eflin öldüğünden beri bunu yapmamam gerektiğini düşünüyorum."

Söz ağzımdan çıkar çıkmaz pişman oldum.

Öykü'nün yüzündeki ifade değişti.

Üzüntüyle bana baktı.

"Efnan..."

"Ben iyiyim."

Yalandı.

Belki de hayatım boyunca söylediğim en büyük yalandı.

Öykü hiçbir şey söylemedi.

Sadece yanıma yürüdü.

Şemsiyesini ikimizin üzerine tuttu.

"Yağmurdan hâlâ nefret ediyorsun, değil mi?"

Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım.

"Yağmurdan değil."

Duraksadım.

"O günü hatırlamaktan nefret ediyorum."

Rüzgâr biraz daha sert esti.

İkimiz de sustuk.

Bazen iki insanın sessizliği, saatlerce konuşmasından daha çok şey anlatıyordu.

Kasabanın üzerine çöken yağmur, konuşmalarımızın arasındaki boşlukları bile dolduruyordu. Öykü ile yan yana yürüyorduk ama ikimiz de uzun süre tek kelime etmedik. Bazen yıllar, iki insanın arasına öyle kalın duvarlar örüyordu ki, en tanıdık yüz bile yabancı gibi görünüyordu.

Şemsiyesi ikimizin üzerine yetmiyordu. Omuzlarımız çoktan ıslanmıştı. Ama bunun hiçbir önemi yoktu.

"Çok değişmişsin," dedi Öykü sonunda.

Gülümsediğini hissettim ama ona bakmadım.

"İnsan büyüyor."

"Hayır."

Sesindeki kararlılık adımlarımı yavaşlattı.

"Bu büyümek değil."

Başımı çevirip yüzüne baktım.

Ela gözleri, çocukken olduğu gibi yine içimi okuyormuş gibiydi.

"Eskiden sen konuşurdun."

Sustum.

"Koşardın."

Sustum.

"Gülerdin."

Bu kez başımı önüme eğdim.

"Şimdi ise sanki nefes almak bile sana yük oluyormuş gibi."

Boğazıma oturan düğümü yutmaya çalıştım.

"Bazı insanlar büyümüyor Öykü."

Sesim neredeyse rüzgârın arasında kayboluyordu.

"Sadece yoruluyor."

Öykü cevap vermedi.

Yalnızca yürümeye devam etti.

Kasabanın dar sokakları birbirine benziyordu. Eski taş evlerin duvarlarından yağmur suları süzülüyor, denizden gelen rüzgâr ıslak toprağın kokusunu bütün sokağa yayıyordu.

Tam köşeyi döneceğimiz sırada, hızla geçen gri bir araba büyük bir su birikintisinin içinden geçti.

Şlak!

Kirli su dizlerimize kadar sıçradı.

Öykü irkilerek geri çekildi.

"Allah'ım!"

Ben gözlerimi kapattım.

Üzerimdeki çamur biraz daha artmıştı sadece.

Alışkındım.

Arabanın arkasından bakmadım bile.

"Bunlar kör mü?" diye söylendi Öykü.

Tam yürümeye devam edecektik ki arkamızdan tanıdık, sert bir ses duyuldu.

"Bu kasabada yolun ortasında yürümek moda mı oldu?"

Bütün vücudum gerildi.

O sesi unutamazdım.

Yavaşça arkamı döndüm.

Siyah deri ceketi yine sırılsıklamdı.

Ellerini cebine sokmuştu.

Yağmur saçlarını alnına yapıştırmıştı.

Yüzünde yine o alaycı, umursamaz ifade vardı. O gün ki bana iğrenç sözleri söyleyen adamdı. Hemde beni tanımadan.

Beni görünce en ufak bir şaşkınlık göstermedi.Sanki karşılaşacağımızı zaten biliyormuş gibiydi.

Öykü kaşlarını çattı.

"Bir problemin mi var?"

Adam bakışlarını ilk kez bana değil, Öykü'ye çevirdi.

Uzun uzun süzdü.

Sonra omuz silkti.

"Problem mi?"

Kısa bir kahkaha attı.

"Hayır."

Gözleri yeniden bana döndü.

"Arkadaş çevren değişmiş."

Sesinde yine o sinir bozucu alay vardı.

Öykü bir adım öne çıktı.

"Ne demek istiyorsun?"

Adam hiç istifini bozmadı.

"Eğer bunu açıklamak zorundaysam, söylemenin de anlamı yok."

"Bak..."

Öykü tam konuşacakken koluna hafifçe dokundum.

"Boş ver."

Öykü bana şaşkınlıkla baktı.

"Tanıyor musun bunu?"

"Bilmiyorum."

Alaz dudaklarının kenarını hafifçe kıvırdı.

"Bak sen."

Başını hafifçe eğdi.

"Demek artık 'bu' oldum."

İçimde yükselen öfkeye engel olamadım.

"İlk karşılaştığımız gün bana 'geber burada' diyen birine başka ne diyebilirim?"

Rüzgâr bir anda şiddetlendi.

Üçümüzün arasındaki sessizlik, dalgaların sesine karıştı.

Adamın yüzündeki alaycı ifade ilk kez birkaç saniyeliğine kayboldu.

Bana dikkatle baktı.

Sanki söyleyeceği bir şey vardı.

Ama vazgeçti. Derin bir nefes aldı.

"Görünüşe göre hâlâ inatçısın."

"Sen de hâlâ kabasın."

"Bunu iltifat olarak alıyorum."

Gözlerimi devirdim.

"Ne istiyorsun?"

"Hiçbir şey."

"E o zaman neden karşımıza çıkıyorsun?"

Adam bu sefer cevap vermedi. Bakışlarını bir kaç saniye üzerimde gezdirdi.

Çamura bulanmış pantolonuma...

Yağmurdan sırılsıklam olmuş saçlarıma...

Titreyen ellerime...

Sonra çok kısa bir süre gözlerimin içine baktı.

İlk kez...

Bakışlarında alaydan başka bir şey vardı. Ama o şey o kadar kısa sürdü ki ne olduğunu anlayamadım.

Başını çevirdi.

"Bu sokaklar tehlikeli olur"

Kaşlarımı çattım.

"Ne?"

"Eve erken gidin"

Bunu söyledikten sonra arkasını döndü. Yağmurda yürümeye başladı.

"Bir dakika!" Diye seslendim istemsizce.

Durmadı.

Tek bir kez bile arkasına bakmadı.

Birkaç saniye sonra gri sisin içinde kayboldu.

Öykü hâlâ gittiği yöne bakıyordu.

"Kimdi o?"

Ben de aynı yöne baktım.

"Bilmiyorum."

Gerçekten bilmiyordum.

Çünkü o adamın kim olduğunu ben de çözememiştim.

İlk karşılaştığımız gün beni çamurun içinden kaldırmıştı.

Sonra nefret eder gibi konuşmuştu.

Şimdi ise hiçbir açıklama yapmadan yalnızca...

"Dikkatli olun." Demişti

O adamın adını, hangi yüzünün gerçek olduğunu bilmiyordum. Belkide en korkutucu olanı buydu.

Öykü ile beraber yıllardır ezbere bildiğim o yokuştan ağır adımlarla çıkıyorduk.

İkimiz de konuşmuyorduk.Bazen sessizlik, konuşmaktan daha güvenli geliyordu.

Evimizin bulunduğu sokağa girdiğimizde istemsizce yavaşladım.

Demir bahçe kapısı uzaktan görünüyordu.

Paslanmıştı.Tıpkı bu evdeki herkes gibi...

Anahtarı cebimden çıkarırken metal, parmaklarımın arasından neredeyse düşecekti.

"Üşüdün mü?" diye sordu Öykü.

Başımı iki yana salladım.

"Hayır."

Ama ikimiz de bunun soğuktan olmadığını henüz bilmiyorduk.

Bahçe kapısını ittim.Menteşeler uzun, ince bir inilti çıkardı.Sanki ev bile içeri girmemizi istemiyordu.

Taş basamakları çıkarken kalbim yine hızlandı.Her akşam aynı şeyi yaşıyordum.Kapıyı açmadan önce içimde görünmez bir düğüm oluşuyordu.Bugün nasıl geçecekti?Annem ne söyleyecekti?Babam yine beni hiç görmemiş gibi mi davranacaktı?

Anahtarı kilide soktum.

Elim titriyordu.

Öykü bunu fark etti ama hiçbir şey söylemedi.

Kapıyı açtım.

Ev her zamanki gibi sessizdi.

Öyle bir sessizlikti ki insan kendi nefesinden bile rahatsız oluyordu.

Koridora ilk ben girdim.Arkamdan Öykü.

Tam yağmurluğumu çıkarmaya hazırlanıyordum ki mutfaktan tabak sesi geldi.

Annem...

Birkaç saniye sonra mutfağın kapısında göründü.Elindeki kurulama bezini masaya bıraktı.

Önce bana baktı.Sonra bakışları yavaşça Öykü'ye kaydı.Yüzündeki ifade bir anlığına değişti.

Şaşkınlık...

Ardından zoraki bir tebessüm.

"Öykü..."

Öykü hafifçe gülümsedi.

"Teyze."

Annem birkaç adım yaklaştı.

"Siz... ne zaman geldiniz?"

"Bugün taşındık."

"Öyle mi..."

Sesinde ne sıcaklık vardı ne de soğukluk.Sadece yorgunluk.

Sonra gözleri yeniden bana döndü.

Bir saniye önceki o kısa gülümseme yüzünden silindi.

"Efnan."

İsmimi söylerken sesi yine eskisi gibi olmuştu.

"Soğukta bekletme misafirini."

Başımı eğdim.

"Tamam."

Öykü ayakkabılarını çıkarırken etrafı dikkatle inceliyordu.

Duvarlardaki solmuş aile fotoğraflarını...

Saatin tekdüze tik taklarını...

Koridorun üzerine çöken ağır havayı...

Her şeyi fark ediyordu.

Salona geçtik.

Babam her zamanki koltuğunda oturuyordu.

Elinde gazete vardı.

Başını kaldırdı.

Öykü'yü görünce ayağa kalktı.

"Hoş geldin kızım."

İlk kez o gün babamın sesinde yumuşak bir ton duydum.

Öykü gülümsedi.

"Hoş bulduk enişte."

Babam Öyküyle tokalaştı.

"Annen nasıl?"

"İyi."

"Yol yormuştur."

"Evet biraz."

Ben ise birkaç adım geride durmuştum.

Babam bana tek kelime etmedi.

Tek bir bakış bile...

Sanki salonda üç kişi değil, iki kişi vardı.

Öykü'nün gözleri yavaşça bana kaydı.

Sonra tekrar babama.

Kaşlarının arasındaki çizgi belli belirsiz derinleşti.

Anlamaya başlamıştı.

Annem mutfaktan seslendi.

"Çay koyuyorum."

Babam yalnızca "Olur." dedi.

Ardından yeniden koltuğuna oturdu. Gazetesini açtı. Sayfaları çevirdi.

Ben hâlâ ayaktaydım. Normalde hiç durmazdım bu odada o yüzden oturmamak alışkanlıktıZaten ne hoş geldin denmişti ne de otur. Yıllardır olduğu gibi yoktum.

Öykü usulca yanıma yaklaştı.

Fısıldayarak sordu.

"Sen neden oturmuyorsun?"

Gülümsüyor gibi yaptım.

"Alışkanlık."

"Nasıl yani?"

Cevap veremedim.Çünkü tam o sırada annem tepsiyi salona getirdi.

Üç bardak çay...

Üç.

Babamın önüne bir bardak koydu. Öykünün önüne bir bardak koydu. Kendi bardağınıda aldı.

Sonra tepsiyi kaldırıp mutfağa döndü.

Ben olduğum yerde kalmıştım. Masada bana ait bir bardak yoktu. Sadece sabahları banada bir bardak vardı.

Öykü önce masaya baktı.

Sonra bana.

Sonra tekrar masaya...

Yüzündeki şaşkınlık gizlenemeyecek kadar büyümüştü. Ben ise hiçbir şey olmamış gibi davranmaya çalıştım. Çünkü bu evde insan, canını en çok acıtan şeylere bile zamanla alışıyordu. Ve belkide alışmak insanın başına gelebilecek en kötü şeylerden biriydi.

Bölüm sonu

3 yorum