İçeriğe geç

Firavunun Laneti

Bölüm 9 · 4 dk okuma

Firavunun Laneti

Bölüm 9

Bölüm 9

Karanlık, sadece bir yokluk değil, burada yaşayan, nefes alan ve cildine iğneler batıran bir varlıktı. Selin, yere çarpan bedeninin acısıyla inlediğinde, ciğerleri toz ve kadim bir küf kokusuyla dolmuştu. Gözlerini açtığında gördüğü ilk şey, uçurumun tepesinden süzülen soluk, neredeyse hayaletimsi bir mavi ışık kümesiydi. Burası, Mısır’ın yeraltı tanrılarının bile uğramaya çekindiği, dünyanın unutulmuş bağırsaklarıydı.

"Selin."

Sesi, mezarın taş duvarlarında yankılanırken sanki bir değil, binlerce kişi konuşuyormuş gibi uğuldadı. Kahotep’in sesiydi bu; ama tanıdığı o otoriter, soğuk tonun yerini, bir avcının dişlerini geçirmeden önceki o tehlikeli, kadifemsi pürüzsüzlük almıştı.

Selin doğrulmaya çalıştı. Avuç içleri keskin kayalarla çizilmiş, parmak uçları kanamıştı. Ancak kanı, diğer insanlardan farklıydı. Yere damlayan her bir damla, karanlık zemin üzerinde fosforlu, kehribar rengi bir ışıkla parlıyordu. Bu onun kanıydı, ama aynı zamanda yüzyıllardır mühürlü kalmış bir lanetin anahtarıydı.

Kahotep, gölgelerin içinden bir yırtıcı çevikliğiyle süzülerek yanına geldi. Yüzü, uçurumdan sızan o tekinsiz ışıkta bir heykelin kusursuzluğuyla parlıyordu. Altın işlemeli zırhının parçaları hafifçe şıngırdadı. Selin’in önünde diz çöktü. Parmaklarını Selin’in çenesine yerleştirdi ve başını yukarı kaldırdı. Dokunuşu, bir kış ayazı kadar soğuktu ama Selin’in teninde bıraktığı his, derisini kavuran bir ateşle eşdeğerdi.

"Korkuyor musun?" diye fısıldadı Kahotep. Gözleri, Selin’in kendi kanının parıltısını yakaladığında genişledi. O gözlerde hayranlık yoktu; sadece bir obsesyonun, yüzyıllardır biriktirilmiş bir açlığın yansıması vardı.

"Neredeyiz biz?" Selin’in sesi titriyordu, ama bu korkudan ziyade, damarlarında dolaşan o yabancı enerjinin yarattığı sarhoşluktandı. "Burası kazı haritalarında yok. Burası... burası dünya değil."

Kahotep hafifçe gülümsedi. Bu, bir Firavun’un tebaasına değil, bir Tanrı’nın kurbanına vereceği cinsten bir gülümsemeydi. "Dünya, senin bildiğin o dar çerçeveden çok daha geniş, Selin. Burası, ihanetin ve kefaretin başladığı yer. Burası, senin ruhunun binlerce yıl önce mühürlendiği oda."

Selin geri çekilmek istedi, ancak Kahotep’in eli çenesindeki yerini terk etmedi. Aksine, parmak uçları yavaşça boynundan aşağıya, nabzının en güçlü attığı yere indi. Selin, Firavun’un parmakları tenine değdiği anda zihninde bir görüntü patlaması yaşadı: Yanan şehirler, gökyüzünü kaplayan kara dumanlar, kanla yazılmış antik hiyeroglifler ve bir kadının çığlığı... O kadın kendisiydi. Başka bir zamanda, başka bir bedende.

"İhanet mi?" Selin nefes nefese kaldı. "Seninle ilgili hiçbir şey hatırlamıyorum. Ben sadece bir arkeologum."

Kahotep’in kaşları hafifçe çatıldı. Elini Selin’in yanağına kaydırdı, baş parmağıyla dudaklarının kenarındaki tozları sildi. Hareketleri öylesine sahipleniciydi ki, Selin bir an için kaçmayı değil, oraya, o karanlığa gömülmeyi istedi.

"Senin hafızan zamanın kumları altında aşındı, Selin. Ama ruhun... ruhun beni her gece rüyalarında çağırdı. Neden buraya geldiğini sanıyorsun? Kazı alanı sadece bir bahaneydi. Seni buraya çeken, kanındaki o kadim bağdı."

Kahotep, Selin’i yavaşça ayağa kaldırdı. Selin’in bedeni, Firavun’un zırhlı göğsüne yaslandığında aralarındaki çekim neredeyse görünür bir elektrik yüküne dönüştü. Kahotep’in diğer kolu Selin’in belini kavradı. Aralarındaki mesafe kapandıkça, mezarın havası ağırlaştı, duvarlardaki hiyeroglifler altın sarısı bir ışıkla yanıp sönmeye başladı.

"Daha derinlere inmemiz gerekiyor," dedi Kahotep, sesi artık sadece bir fısıltıydı. "Kapı açılıyor. Senin kanın, mühürleri teker teker kırıyor. Ve kapı açıldığında, sadece gerçeği değil, cehennemin kapılarını da göreceksin."

Selin, Kahotep’in gözlerine baktı. Orada, derinliklerde kendi yansımasını değil, bir kraliçenin mağrur ve hüzünlü siluetini gördü. "Neden?" diye sordu Selin, gözleri dolarken. "Neden beni binlerce yıl bekledin? Beni yok etmek için mi, yoksa..."

Kahotep, Selin’in cümlesini tamamlamasına izin vermedi. Dudakları, Selin’in kulağına santimler kala durdu. "Yok etmek mi? Hayır, sevgili kraliçem. Ben seni, tanrıların bile yasakladığı o kadim birleşme için bekledim. Ama o birleşme, senin hafızandaki o ihanetin kefaretiyle başlayacak."

Tam o sırada, uçurumun altından devasa, taşların birbirine çarpma sesi gibi bir gürültü yükseldi. Yer sarsıldı. Kahotep, Selin’i aniden kendine çekti ve onu korumak ister gibi arkasına aldı. Önlerinde devasa, obsidyen taşından yapılma bir kapı yükseliyordu. Kapının üzerinde, Selin’in avucundaki izin aynısı, devasa bir mühür olarak parlıyordu.

Selin, elini istemsizce o mührün üzerine koydu. İyileşmiş gibi görünen yarası aniden yeniden açıldı ve kanı taşın damarlarına sızmaya başladı. Taşın soğukluğu, kanındaki ateşle buluştuğunda Selin’in zihni bir anlığına karardı. Görüler şiddetlendi: Bir taht odası, elinde zehirli bir hançer ve karşısında... Kahotep. O, ihanetin gerçek boyutunu gördü. O, Kahotep’i sadece öldürmemişti, onu ebedi bir acıya mahkum etmişti.

Selin dehşet içinde geriledi, ama Kahotep onu bırakmadı. Firavun, Selin’in kulağına doğru eğildi, sesi artık bir tehdit değil, bir hüküm gibi yankılandı:

"Hatırladın, değil mi? O hançerin soğukluğunu, kalbime sapladığında hissettiğin o sahte zaferi..."

Selin, korkuyla başını çevirdiğinde, kapı yavaşça, binlerce yıllık bir gıcırtıyla aralanmaya başladı. İçeriden gelen ışık, ne güneşin ne de ateşin ışığıydı; bu, ruhların eridiği o kadim öte dünyanın ışığıydı.

"Şimdi," dedi Kahotep, gözleri karanlığın içinde parlayarak, "ödeşme vakti."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.