İçeriğe geç

Firavunun Laneti

Bölüm 10 · 4 dk okuma

Firavunun Laneti

Bölüm 10

Bölüm 10

Kumun ve kadim tozun kokusu, geçidin ötesindeki boşluğa ilk adımımızı attığımızda genzimizi yaktı. Burası sadece bir mezar odası ya da unutulmuş bir tapınak değildi; burası gerçekliğin, zamanın ve vicdanın bittiği yerdi. Kahotep’in eli, sanki kaçmamdan korkuyormuş gibi değil de, kendi varlığını benimkine mühürlemek istercesine belimi sıkıca kavrıyordu. Parmakları, ince pamuklu gömleğimin üzerinden tenimi bir mühür gibi dağlıyordu.

"Gördüklerin seni korkutmasın, Selin," dedi sesi. Bu ses, binlerce yılın yorgunluğunu taşıyan, ama aynı zamanda bir avcı kadar canlı ve tehlikeli olan o sesti. "Çünkü korku, bu toprakların en tatlı besinidir."

Loş, morumsu bir ışıkla yıkanan bu 'diğer dünya', tanıdık olan her şeyi çarpıtıyordu. Gökyüzü yoktu, sadece üzerinde yıldızlar yerine sönmeye yüz tutmuş ruhların parladığı devasa bir tavan vardı. Yürüdüğümüz zemin, üzerine bastıkça inleyen obsidyen taşlarıyla kaplıydı. Bir adım attıkça, kendi geçmişimdeki o ihanet sahnesi zihnime bir bıçak gibi saplanıyordu: Kendi ellerimle sunduğum zehirli kadeh, Kahotep’in gözlerindeki o son, şaşkın bakış.

Aniden durdu. Beni kendine doğru çekti, öyle sert bir hareketle ki sırtım soğuk göğsüne çarptı. Nefesi, ensemdeki ince tüyleri ürperterek kulağıma ulaştı. "Hala o ihanetin ağırlığını taşıyorsun," dedi, sesi bir fısıltıdan çok bir emir gibiydi. "Ama unutuyorsun ki, o kadehi sana uzatan ben, onu içen ise sensin. Oyunun kurallarını biz belirledik."

Ona dönmek için hamle yaptığımda, beni bırakmadı. Ellerini omuzlarımdan aşağıya, göğsümün hemen üzerine indirdi. Kalp atışlarımı parmak uçlarıyla sayıyordu. Gözlerim karanlığa alıştıkça, etrafımızdaki gölgelerin kıpırdandığını, sanki bizi izleyen binlerce çift gözün olduğunu fark ettim.

"Bu bir lanet, Kahotep," dedim, sesim titriyordu ama geri adım atmayacaktım. "Benim kanımdaki bu güç... Sadece senin hırsın için var olan bir yakıttan ibaret. Beni neden buraya getirdin? Sadece intikamını taçlandırmak için mi?"

Kahotep beni kendine çevirdi. Gözleri, karanlığın içinde altın rengi bir kor gibi parlıyordu. Yüzü, antik bir heykelin kusursuzluğuyla, acımasız bir tanrının otoritesini birleştiriyordu. "Sen benim hırsım değilsin, Selin. Sen benim kaybettiğim tek zaafımsın. Eğer bu bir lanetse, o zaman ikimiz de aynı uçurumun dibinde yanacağız demektir."

Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, dudaklarının arasından çıkan her heceyi tenimde hissediyordum. Aramızdaki gerilim, odadaki statik elektriği bile bastıracak kadar yoğundu. Arzunun o kirli, o karanlık çekimi tüm hücrelerime sızıyordu. Ona olan nefretim, ona olan derin, açıklanamaz açlığım tarafından yutuluyordu. Elim istemsizce, zırhının soğuk metaline gitti. Dokunduğum yer, sanki bir volkanın ağzıymış gibi yanıyordu.

"Eğer bir zaafsam," dedim, gözlerine meydan okuyarak, "o zaman beni yok et. Çünkü başka türlü kurtulamayacaksın."

Kahotep güldü. Bu, bir zafer gülüşü değildi; bu, bir yıkımın başlangıcıydı. Elini çeneme koyup başımı hafifçe yukarı kaldırdı. Baş parmağı dudaklarımın üzerinde gezindi. "Yok etmek mi? Hayır, Selin. Seni dirilttim. Seni, bu lanetli dünyanın kraliçesi yapmak için değil, ruhunu kendi ruhumla ilmek ilmek dokumak için dirilttim. Şimdi, önündeki aynaya bak."

İşaret ettiği yöne baktığımda, orada devasa bir obsidyen aynası duruyordu. Ama aynada kendimi görmüyordum. Binlerce yıl önce, o ihanet gecesindeki kendimi ve onu görüyordum. Kendi ellerimin kanla kaplı olduğunu, Kahotep’in ise diz çökmüş, sadece bana baktığını gördüm. O an, kanımdaki gücün gerçek doğasını hissettim. Bu güç, yaşamı değil, ölümü ve acıyı geri çağıran bir bağdı. Kahotep beni öldürmemişti; o, beni kendisine bağlayan o kadim mühürle ruhumu hapsetmişti.

"Selin," dedi, sesi şimdi daha yumuşak ama bir o kadar da kesin. "Benden kaçamazsın. Çünkü ben senin kanına işledim. Sen, benim intikamımın son parçasısın. Ama aynı zamanda, yeniden doğuşumun tek yolu."

Beni kendine doğru çekti, bu kez öpmek için değil, sanki ruhumun bir kısmını çekip almak istercesine. Dudakları dudaklarıma değdiği an, etrafımızdaki dünya sarsılmaya başladı. Yer altındaki kadim mekanizmalar gürleyerek harekete geçti. Zemin ayağımızın altından kayıyor, duvarlar içe doğru göçüyordu. Bir felaketin eşiğindeydik.

"Ne yaptın?" diye bağırdım, geri çekilmeye çalışarak.

"Sadece kapıyı açtım," dedi Kahotep, gözlerinde o korkutucu sakinlik vardı. "Gerçek, kapının ardındaki o karanlıkta bizi bekliyor. Ama önce... ilk sınavımızı geçmeliyiz."

Tam o sırada, duvarlardan birinin arkasından, insan çığlığına benzeyen ama insan olmayan o tiz ses yükseldi. Karanlığın içinden onlarca gölge, sanki bizim varlığımızdan beslenmek istercesine üzerimize doğru akmaya başladı. Kahotep, beni tek eliyle arkasına alırken, diğer eliyle havada bir işaret çizdi. Mavi bir ışık parladı ve etrafımızı sarmaya çalıştı, ama gölgeler durmuyordu.

Sınırımızın burası olduğunu anladım. Birbirimize olan nefretimiz ve arzumuz, bu yaratıklar için bir ziyafet masasıydı.

"Korkma," dedi Kahotep, kılıcını karanlığın içinden çekerken. "Ya beni tamamen kabul edeceksin ya da bu mezarda ikimiz de toz olup gideceğiz. Karar ver Selin, ruhunu bana mı teslim edeceksin, yoksa kendi ellerinle bizi mi yok edeceksin?"

Gölgeler üzerimize çullanırken, tek bir dokunuşla her şeyin değişeceğini biliyordum. Kendi kanımdaki o kadim gücü serbest mi bırakmalıydım, yoksa onun o karanlık gücüne boyun mu eğmeliydim?

Tam o anda, zemindeki büyük çatlak üzerimize doğru genişledi ve kendimi boşlukta asılı buldum. Kahotep, tam uçurumun kenarında, parmak uçlarımdan tutmuş beni yukarı çekmeye çalışıyordu ama gözlerinde o kadim, acımasız tanrının ifadesi geri dönmüştü.

"Beni bırakırsan düşersin," dedi buz gibi bir sesle. "Ama tutarsan, ebediyen benimsin."

Ellerim kaymaya başladı.

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

11. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.