Mezarın duvarları, sanki binlerce yıllık bir öfkeyi kusarcasına çatlıyordu. Taş bloklar yerinden oynarken, tavandan süzülen toz ve kum, havayı boğucu bir sis bulutuna çevirmişti. Selin, yere çökmemek için kendini zor tutuyordu; dizlerindeki titreme, korkudan değil, damarlarında ilk kez dizginlenemeyen bir nehir gibi akan o kara büyüden kaynaklanıyordu. Kendi içindeki karanlığın, Kahotep’in karanlığıyla rezonansa girdiği o an, gerçekliğin dokusunun yırtıldığını hissetti.
Kahotep, birkaç adım uzağında, yıkımın ortasında bir heykel kadar hareketsiz duruyordu. Altın maskesinin ardındaki gözler—o buz mavisi, ebediyeti görmüş gözler—şimdi harlanan bir ateşle parlıyordu. Selin’in üzerine çöken o karanlığı bir avcı gibi izliyordu.
"Korkma, Selin," dedi sesi, yer sarsıntısının uğultusunu bile bastıracak kadar keskin ve otoriterdi. "Korku, zayıfların sığınağıdır. Sen artık zayıf değilsin."
Selin, zorlukla nefes alarak doğruldu. Elleri, toz ve kan karışımıyla lekelenmişti. "Neden?" diye haykırdı, sesi duvarlarda yankılanırken. "Bana neden bunu yaptırdın? O mührü kırdık... ikimiz de ölebilirdik!"
Kahotep aralarındaki mesafeyi bir adımda kapattı. Hareketleri o kadar pürüzsüz ve yırtıcıydı ki, Selin’in kalbi göğüs kafesini parçalayacakmış gibi atmaya başladı. Firavun, parmaklarını Selin’in çenesine doladı ve başını hafifçe yukarı kaldırdı. Dokunuşu, tenini yakan buz gibi bir soğukluk barındırıyordu.
"Ölmek mi?" Kahotep acı bir gülümsemeyle başını yana eğdi. "Biz zaten binlerce yıldır ölüydük, Selin. Senin o parlak, modern hayatın, o steril laboratuvarların, o sahte akademik başarıların... hepsi birer tabuttu. Ben sadece kapağı açtım."
Selin, onun gözlerinin içine baktı. Orada gördüğü şey sadece saf bir kötülük değildi; aynı zamanda, binlerce yıldır söndürülemeyen bir özlemin bıraktığı o yakıcı boşluktu. Bu çekim, tehlikeliydi. Bir uçurumun kenarında dans etmek gibiydi; düşeceğini bile bile o uçurumu arzulamak. "Senin amacın beni kurtarmak değil," dedi Selin, nefesi Kahotep’in dudaklarına değecek kadar yakınken. "Senin amacın... sadece kendi yalnızlığına bir ortak yaratmak."
Kahotep’in parmakları çenesinden kayarak boynuna indi, orada ritmik bir şekilde çarpan damarını hissetti. "Belki de," diye fısıldadı. "Ama unutma; ihanet eden sen olsan da, bedeli ödeyen ben oldum. Şimdi o mühür kalktığına göre, artık saklanacak hiçbir yerin yok. Ne bu dünyada, ne de bir diğerinde."
Mezarın tavanı büyük bir gürültüyle çöktü, ikiliyi saran toz bulutu daha da yoğunlaştı. Selin, Kahotep’in ona olan yakınlığıyla dengesini bulmaya çalışırken, odanın ortasında, eski yerinden sökülmüş olan o devasa mühür taşının altından mor, nabız gibi atan bir ışığın sızdığını gördü. Bu ışık, mezarın kadim havasını değil, doğrudan Selin’in ruhunu emiyordu.
Selin başı dönerken Kahotep’e tutundu. Parmakları, firavunun tuniğine gömüldü. "Bu ışık... Bu sadece bir güç değil. Bu bir anı."
"Doğru," dedi Kahotep, sesi şimdi daha karanlık, daha baskın çıkıyordu. "Ve o anı, senin ilk yaşamında bana neyi vadettiğini anlatıyor. İhanetinin gerçek yüzü, sadece bir yalan değilmiş, Selin. Sen, o zamanlar sadece beni yok etmek istemedin... Sen, benim gücümü kendi kanına mühürlemek istedin."
Selin şok içinde geri çekilmeye çalıştı ama Kahotep’in eli belini kavrayarak onu kendine daha sıkı bastırdı. Aralarındaki mesafe artık yoktu. Firavunun bedeni, sanki kendi karanlığından beslenen bir ısı yayıyordu.
"Benim kanım mı?" diye sordu Selin, sesi bir fısıltıdan ibaretti.
"Senin kanın," diye onayladı Kahotep, dudakları Selin’in kulağına yaklaşırken. "Benim lanetim, aslında senin kaderinmiş. Şimdi anlıyor musun? Biz tek bir ruhun iki parçasıydık ve sen, o parçayı benden kopararak bizi bu ebedi döngüye hapsettin."
O an, mezarın derinliklerinden gelen o uğultu, bir çığlığa dönüştü. Mühür tamamen kırılmıştı. Yerin altından gelen o kara enerji, Selin’in damarlarında dolaşan kanı bir zehir gibi ateşledi. Gözleri kararırken, kendine ait olmayan ama çok tanıdık gelen görüntüler zihnini işgal etti: Bir tapınağın sunağı, hançerin ucundaki kan, ve Kahotep’in gözlerindeki o kırılma anı...
Selin, o an anladı. Kahotep’in ona olan nefreti bile, aslında sahip olduğu en tutkulu bağdı. Ve o bağ, şu an mezarı yıkan bu yıkımdan çok daha korkutucuydu.
"Selin," dedi Kahotep, sesi şimdi bir uyarı gibiydi. "Şimdi o gücü kabul et. Eğer şimdi direnirsen, o güç seni içeriden parçalayacak. Ama benimle birleşirsen... o zaman gerçek tanrıça oluruz."
Selin, çevresindeki yıkımın durduğunu fark etti. Zaman, sanki o mor ışığın içinde asılı kalmıştı. Taşlar havada asılı duruyor, toz parçacıkları bile hareket etmiyordu. Sadece ikisi, bu durmuş zamanın merkezindeydi.
Selin, Kahotep’in maskesine uzandı. Elleri titriyordu ama kalbi, ilk kez bu kadar sakin, bu kadar kararlıydı. "Eğer birleşeceksek," dedi Selin, sesi şimdi mezarın soğukluğundan daha keskin bir otoriteyle doluydu, "o zaman bu oyunu artık senin kurallarınla oynamayacağım."
Parmağının ucu, Kahotep’in maskesinin altındaki soğuk metale değdiğinde, odadaki tüm ışıklar aniden söndü. Karanlık, mutlak ve boğucuydu. Sadece Kahotep’in kesik kesik nefes alışını ve kendi kalp atışını duyabiliyordu.
Tam o anda, zifiri karanlığın içinden, yıllar önce mezara girdiği o ilk gün gördüğü şeyin bir benzeri, ama bu kez çok daha yakın bir ses duyuldu: "Bunu yapmamalıydın, Selin. Şimdi lanet uyandı ve artık seninle aramıza hiç kimse giremeyecek."
Selin’in elinin altındaki maske yavaşça kaydı. Kahotep’in yüzü, maskenin ardında hiç görmediği bir ifadeyle—belki de ilk kez gerçek bir acıyla—Selin’e doğru eğildi.
Tam birbirlerine dokunmak üzerelerken, mezarın en derininden, yerin altından gelen o büyük gürültü bir patlamaya dönüştü. Zemin, ikisinin ayaklarının altından tamamen çekildi. Selin, düşerken Kahotep’in elini tuttuğunu hissetti.
Ama düşen sadece onlar değildi. Mezara gömülü olan her şey, binlerce yılın sırlarıyla beraber uçuruma sürükleniyordu. Ve Selin, düşerken Kahotep’in dudaklarının kendi dudaklarına değdiğini hissetti—bu bir kurtuluş değil, sonun başlangıcı olan o uğursuz öpücüktü.