Mezarın duvarları, sanki canlı bir organizmanın nefes alışverişiyle daralıyordu. Havada yoğun bir ozon kokusu, binlerce yıllık toz ve Kahotep’in teninden yayılan, baş döndürücü bir kadim amber kokusu vardı. Selin, ellerine baktı; parmak uçları, bir yıldız kümesini andıran soluk, mor bir ışıkla zonkluyordu. Karşısında duran tarikat liderinin gözlerindeki dehşet, Selin’in içindeki o dipsiz boşlukta yankılanan vahşi bir kahkahaya dönüştü.
"Selin, dur!" Kahotep’in sesi, bu kaotik uğultunun içinde bir çapa gibi gürledi. Firavun, hızla aralarındaki mesafeyi kapattı. Parmakları, Selin’in titreyen bileklerini kavradığında, temas ettikleri noktada sanki bir kıvılcım çaktı. Selin, irkilerek başını kaldırdı. Kahotep’in kehribar rengi gözleri, her zamanki o mesafeli ve soğuk otoritesinden sıyrılmış, yerine çok daha tehlikeli, yakıcı bir yoğunluğa bürünmüştü.
"Bunu kontrol edemezsin," dedi Kahotep, sesi bir fısıltı kadar alçak ama bir kılıç kadar keskindi. "Eğer devam edersen, bu mezar bizi yutar. Seni değil, bizi."
Selin, "Bunu ben çağırmadım," diye haykırdı. Sesi kendi kulağına bile yabancı, sanki binlerce boğazdan çıkıyormuş gibi tınlıyordu. "Ama durduramıyorum da. İçimde bir yerlerde, uyuması gereken bir şey uyanıyor ve senin geçmişinle... o lanetli bedelinle konuşuyor."
Tarikat lideri bir adım geri çekildi, dua mırıldanmaları boğazında düğümlenmişti. Ancak Selin’in gücü, sadece alanı değil, zamanın dokusunu da büküyordu. Duvarlardaki hiyeroglifler sökülüyor, havada asılı kalan altın tozlarına dönüşüyordu. Selin, Kahotep’in sert göğsüne yaslandı. İkisi arasındaki çekim, odadaki statik elektrikten daha güçlü, daha yıkıcıydı. Kahotep, Selin’i sıkıca tuttu; soğuk eliyle Selin’in saçlarını geriye itti. O temas, Selin’in zihnindeki o uğultuyu bir anlığına susturdu.
"Benim bedelim," dedi Kahotep, dudaklarını Selin’in kulağına bastırarak. Nefesi tenini yakıyordu. "Sadece bu mezarın bekçisi olmak değildi, Selin. Senin ruhunu bu karanlıktan korumak için kendimi mühürledim. Ancak sen... sen her seferinde o kapıyı zorluyorsun."
Selin, gözlerini Kahotep’in gözlerine sabitledi. İçindeki karanlık, Firavun’un varlığıyla besleniyor, genişliyor ve ona hükmetmeye başlıyordu. "Neden?" diye sordu Selin, sesi çatallanarak. "Neden beni koruyasın ki? Ben sadece bir arkeologum."
Kahotep acı bir gülümsemeyle gülümsedi. O gülümseme, binlerce yılın yorgunluğunu ve Selin’e duyduğu, hem kutsal hem de yasak olan o obsesyonu taşıyordu. "Bir arkeolog mu? Hayır, sevgili Selin. Sen benim kaybettiğim her şeysin. Sen, krallığımı yakmama neden olan o kadının ruhunu taşıyorsun."
Tarikat lideri, bu itirafla birlikte kaçmaya çalıştı ancak Selin’in etrafındaki ışık halesi genişledi. Mezarı çevreleyen duvarlar çatlamaya başladı, yer sarsıldı. Selin’in içindeki karanlık, bir nehir gibi Kahotep’e akıyordu. Bu sadece bir güç transferi değildi; bu, iki ruhun birbirine dolanmış, parçalanmış düğümlerinin çözülmesiydi. Selin, Kahotep’in boynundaki o yara izini fark etti. Kendi geçmiş yaşamında, o trajik seçim anında bıraktığı izi.
"Seni öldürdüm," dedi Selin, gerçek zihnine bir şimşek gibi düştüğünde. Gözlerinden aşağı akan yaşlar, mor bir parıltıyla parlıyordu. "O gece, ritüelin sonunda... Seni ben feda ettim."
Kahotep’in yüzündeki ifade dondu. Selin’in elleri artık kontrol dışı bir güçle titremiyordu; artık o gücü yöneten, o gücü sahiplenen bir kadının soğukkanlılığına sahipti. Firavun’un boynundaki yara izi, Selin’in dokunuşuyla sızlamaya başladı. Kahotep, acıyla inledi ancak Selin’den ayrılmadı. Aksine, onu kendine daha sert çekti.
"Evet," dedi Kahotep, sesi artık bir itirafın ağırlığını taşıyordu. "Ve beni kurtarmak için tekrar öldürdün. Şimdi yine buradasın. Tarih, senin o küstah arzunla kendini tekrar etmeye can atıyor."
Ortamdaki hava ağırlaştı. Tarikat lideri, mezarın çökmekte olan tavanının altında diz çökmüş, bir dua değil, bir felaket kehaneti fısıldıyordu. Selin, elini Kahotep’in kalbinin üzerine koydu. O kadim, soğuk kalp, Selin’in dokunuşuyla ritmini değiştirdi. Artık sadece Kahotep için değil, Selin’in ruhu için de çarpıyordu.
"Eğer bu bir döngüyse," dedi Selin, sesindeki o yeni keşfettiği karanlık otoriteyle, "ve ben yine o seçimi yapacaksam... bu sefer sonunu ben yazacağım, Firavun."
Kahotep, Selin’in yüzünü avuçlarının arasına aldı. Başparmağı, Selin’in dudağının kenarında bir iz bıraktı. "O zaman hazır ol, Selin. Çünkü bu sefer, mezarı seninle birlikte yakacağım."
Tam o anda, mezarın merkezindeki lahitten yoğun, simsiyah bir duman yükselmeye başladı. Duman, ikisinin etrafında bir çember oluştururken, Selin kendi ellerinden çıkan ışığın aslında bir kurtarıcı değil, bir hapishane anahtarı olduğunu anladı. Lahit çatlayarak ikiye ayrıldı ve içinden sadece toz çıkmadı. İçinden, Kahotep’in uzun süredir sakladığı, tanrıların bile korktuğu o kadim, unutulmuş mühür silüeti yükseldi.
Selin, gözlerini kapatıp içindeki karanlığa teslim olurken, Kahotep’in ona attığı son bakışta şefkatten ziyade, karanlık bir zaferin gölgesi vardı.
"İşte başlıyoruz," dedi Kahotep.
Mezarın girişindeki taş bloklar devrilmeye, tavan çökmeye başladı. Selin ve Kahotep, yıkıntının ortasında, dünyayı bir kez daha yakacak olan o büyük sırrın merkezinde kilitli kalmışlardı. Ancak Selin’in avucunda beliren sembol, sadece bir yıkımı değil, binlerce yıldır saklanan o yasak birleşmenin başlangıcını işaret ediyordu.
Selin, Kahotep’in dudaklarına uzandığında, dudaklarından dökülen son şey bir çığlık değil, bin yıllık bir antlaşmanın mührüydü. Ve mezarın karanlığında, artık geri dönüşün olmadığı bir kapı tamamen açılmıştı.
"Sonuna kadar mı?" diye fısıldadı Selin.
Kahotep’in gözlerindeki ateş, karanlığı bile utandıracak cinstendi. "Sonuna kadar."