Zaman, bu boyutta bir nehir gibi akmıyor; daha ziyade, kurumuş bir bataklıkta sürünen zift gibi ağır ve zehirli bir kıvama sahipti. Selin, ciğerlerine dolan havanın metalik tadıyla sarsılarak dizlerinin üzerine çöktü. Etrafı, gerçekliğin yırtıklarından sızan, mor ve küf yeşili ışıklarla aydınlanan, sonsuz bir kum denizinden ibaretti. Burası, Mısır’ın sıcak kumları değil; tarihin tozlu sayfaları arasında unutulmuş, lanetli bir araftı.
Hâlâ avuç içlerinde hissettiği o yakıcı sızı, içindeki gücün bedenini terk etmediğinin bir kanıtıydı. O güç, Selin’in damarlarında dolaşan kanı kaynatıyor, zihninin derinliklerinde bir yerlerde uyuyan karanlık bir koridoru aralıyordu.
"Doğrult kendini, Dr. Demir," dedi Kahotep’in sesi. Sesi, sanki binlerce yıl boyunca lahitlerin içinde yankılanmış gibi boğuk, soğuk ve hükmediciydi.
Selin başını kaldırdığında, Firavun’un silüetiyle karşılaştı. Kahotep, bu tekinsiz ışıkta bir insan gibi değil, sanki bu boyutu kendi elleriyle örmüş bir tanrı gibi görünüyordu. Üzerindeki antik kumaşlar rüzgarda dalgalanıyor, gözlerindeki o kadim altın parıltısı, etrafındaki karanlığı bile kendine boyun eğmeye zorluyordu. Selin ona baktığında, sadece bir arkeoloğun gözüyle değil, bir kadının tüm hücreleriyle ona çekildiğini fark etti. Bu çekim, tehlikeli bir uçurumun kenarında dans etmek gibiydi; düşmekten korkuyordu ama rüzgar onu aşağı doğru çağırıyordu.
Selin ayağa kalktı. Bacakları titriyor ama gözlerindeki meydan okuyan ışıltı sönmüyordu. "Nereye geldik, Kahotep? Burası haritalarda yok. Burası hiçbir arkeolojik kayıtta yok."
Kahotep bir adım attı, aralarındaki mesafe daraldı. Aralarındaki gerilim, havada asılı kalan o statik enerji kadar keskindi. Firavun, elini Selin’in yüzüne doğru uzattı ama tam dokunacakken durdu. Parmaklarının ucundan yayılan soğukluk, Selin’in cildinde tüyler ürpertici bir karıncalanmaya neden oldu.
"Haritalar, ölümlülerin dünyayı anlamlandırmak için uydurduğu yalanlardır, Selin," diye fısıldadı Kahotep. "Burası *Duat*’ın sınırları. Tarikatın lideri… o, senin uyandırdığın gücün ne olduğunu benden daha iyi biliyor. Ve emin ol, senin kanın, onun karanlık krallığını yeniden diriltmek için ihtiyaç duyduğu son anahtardı."
Selin, bu gizemin ağırlığı altında ezildiğini hissetti. "Ben bir anahtar değilim. Ben sadece… ben sadece hayatta kalmaya çalışan biriyim."
"Hayatta kalmak mı?" Kahotep güldü; bu, neşe barındırmayan, sadece acı ve alay dolu bir sesti. "Senin içinde taşıdığın güç, güneşin doğuşunu durdurabilecek kadar eski. Uyandırdın onu, Selin. Şimdi o güç, senin ruhunu yakarak kendine bir ev sahibi arıyor. Ve eğer o seni tamamen ele geçirirse, tarikatın liderine bile ihtiyaç kalmayacak. Çünkü o zaman, bizzat sen, dünyanın sonu olacaksın."
Selin, adamın gözlerine daha derin baktı. O gözlerdeki karanlığın altında saklı olan hüzünü gördü. Kahotep sadece bir kral ya da bir lanet değildi; o, kendi hikayesinin kurbanıydı. Selin elini uzattı, Firavun’un sertleşmiş çenesine dokundu. Temas ettikleri an, etraflarındaki mekan bir sarsıntıyla sarsıldı. Kumlar havaya kalktı, mor şimşekler ufukta dans etmeye başladı.
"Neden beni koruyorsun?" diye sordu Selin, sesi bir fısıltıdan halliceydi. "Neden bu kadar yükü, bu lanetli varlığı sırtlanmama izin veriyorsun?"
Kahotep, Selin’in elini tuttu. Eli soğuktu ama tutuşu ateş kadar yakıcıydı. "Çünkü sen," dedi, yüzünü Selin’in kulağına yaklaştırarak, "benim binlerce yıldır beklediğim tek gerçekliğimsin. Ve eğer senin ruhunu bu tarikatın pençesinden kurtaracaksam, kendi ruhumu bile feda etmeye hazırım."
Tam o anda, ufuk çizgisi çatladı. Gökten, devasa, karanlık bir elin parmaklarını andıran gölgeler yeryüzüne inmeye başladı. Tarikatın lideri geliyordu. Havada yükselen ağır, yanık bir koku, çürümüş kraliyet mezarlarının kokusunu andırıyordu. Uzaktan, ritmik bir şekilde çınlayan, bir ölünün kalbinin atışını andıran bir davul sesi duyulmaya başlandı.
"Sakin ol," dedi Kahotep, kılıcını –veya kılıçtan ziyade, varlığı kesen bir ışık hüzmesini– belinden çıkararak. "Sana dokunmasına izin verme. Eğer elini ruhuna değdirirse, artık geri dönüşü olmaz."
Selin, içinde bir şeyin çatladığını duydu. Bu, ruhunun bir parçası mıydı, yoksa yeni kazandığı gücün ağırlığı mıydı, bilmiyordu. İçinden akan o kor gibi sıcak enerji, artık kontrolsüzce dışarı sızmaya başlamıştı. Parmak uçlarından mor kıvılcımlar fışkırıyor, ayak bastığı kumlar siyaha boyanıyordu.
"Korkuyor musun, Selin?" diye sordu Kahotep, sırtını ona yaslayarak.
Selin, karşısında yükselen devasa karanlığa baktı. Liderin silüeti, gerçekliği bir kâğıt gibi yırtarak tam karşılarında belirdi. Uzun, zayıf, yüzü bir maske kadar ifadesiz ve gözleri dipsiz bir kuyu kadar boş olan bu figür, ellerini onlara doğru uzattığında Selin gerçeği anladı. Kendi içindeki güç, bu karanlığa bir tepki veriyordu. Bir mıknatıs gibi birbirlerini çekiyorlardı.
"Hayır," dedi Selin, sesi eskisinden çok daha derin ve otoriter çıkarak. "Korkmuyorum. Çünkü artık ne olduğumu biliyorum."
Selin, ellerini iki yana açtı. Avuçlarından yükselen o mor alev, etrafındaki gölgeleri bir süreliğine geri püskürttü. Ancak tam o sırada, Kahotep aniden acıyla sarsıldı. Göğsünde, antik hiyerogliflerin belirdiği mühür parlamaya, ardından kanamaya başladı.
"Hayır!" diye bağırdı Selin, adamın dizlerinin üzerine çöküşünü izlerken.
Tarikat lideri, hiçbir şey söylemeden sadece elini kaldırdı. O anda, zaman durdu. Selin’in gücü ile liderin karanlığı çarpışmak üzereyken, Kahotep acıyla inleyerek Selin’e baktı. "Selin, dur! O gücü serbest bırakırsan, seni ben bile kurtaramam... senin bedelin bu boyutun yok olması olacak!"
Selin, Kahotep’in kanayan göğsüne baktı, sonra liderin soğuk, boş gözlerine. Seçim yapması gerekiyordu; ya dünyayı yok edecek olan o büyük gücü serbest bırakıp Kahotep’i kurtaracaktı, ya da içindeki o karanlığı bastırıp her ikisinin de bu arafta sonsuza dek kaybolmasına izin verecekti.
Liderin parmakları, Selin’in boğazına doğru uzanan görünmez bir pençe gibi havada ilerlerken, Selin derin bir nefes aldı. İçindeki o kadim, korkunç gücü serbest bırakmak için dudaklarını araladı.