İçeriğe geç

Firavunun Laneti

Bölüm 4 · 4 dk okuma

Firavunun Laneti

Bölüm 4

Bölüm 4

Nil, gece yarısı simsiyah bir yılan gibi kıvrılıyordu. Uzaktan bakıldığında suyun yüzeyi, binlerce yılın sırlarını yutmuş bir ayna gibi hareketsiz ve tekinsizdi. Kahire’nin kenar mahallelerinden birinde, terk edilmiş bir medresenin tozlu ve rutubetli duvarları arasında, Selin Demir’in nefes alışverişi gecenin sessizliğini bir bıçak gibi kesiyordu.

Selin, parmak uçlarında hala karıncalanan o tuhaf, metalik tadı hissedebiliyordu. Avuçlarının içinde tuttuğu eski bir parşömen, hafif bir morötesi ışıltıyla parlıyor, sanki kendi kendine nefes alıyormuş gibi titriyordu. O, modern tıbbın ve bilimin ışığında yetişmiş bir arkeologdu; rasyonalite onun tek sığınağıydı. Ancak şu an, karşısında duran adamın varlığı tüm mantık kurallarını yıkıp geçiyordu.

Kahotep, odanın gölgesinde bir heykel gibi kımıldamadan duruyordu. Üzerindeki antik keten giysiler yıpranmış olsa da, duruşundaki o hükmedici otorite binlerce yılın tozuna rağmen zerre azalmamıştı. Gözleri, içinde cehennemin en karanlık köşelerini barındıran obsidyen taşları gibi parlıyordu.

"Titriyorsun, Selin," dedi Kahotep. Sesi, derinden gelen bir deprem etkisi yaratıyordu. "Korku, uyandırdığın o kadim enerjinin ilk yakıtıdır. Eğer onu dizginleyemezsen, o seni tüketir."

Selin, geriye doğru bir adım attı; ancak topukları eski bir taş sütuna çarptı. "Sen kimsin?" diye fısıldadı, sesi bu kez daha kesin ama yine de titrek çıkmıştı. "Kahotep, sen sadece bir kral değildin. Sen... sen bir şeylerin anahtarıydın. O tarikat... onlar neden seni bir mezarda değil, bir kilit altında tuttular?"

Kahotep, aralarındaki mesafeyi tek bir hamlede kapattı. Hareketleri o kadar hızlıydı ki, Selin gözlerini kırptığında adamı zaten dibinde buldu. Aralarındaki o yoğun, adeta statik elektrikle yüklü gerilim havayı ağırlaştırıyordu. Kahotep, parmağıyla Selin’in çenesini hafifçe yukarı kaldırdı. Tenine değdiği anda Selin, zihninde binlerce yıl öncesinin kum fırtınalarını, tapınakların yıkılış seslerini ve acı dolu çığlıkları duydu.

"Ben bir anahtar değilim, Selin," dedi Kahotep, yüzü Selin’in yüzüne o kadar yakındı ki nefesi, kızın dudaklarında sıcak bir meltem gibi dolaşıyordu. "Ben bir lanetin ta kendisiyim. Beni uyandırarak, kendi kaderini de mühürledin. O tarikat, Osiris'in çocukları... onlar beni hapsetmediler, beni korudular. Çünkü dünya, benim varlığımın yarattığı o karanlığa henüz hazır değildi."

Selin, adamın gözlerindeki o dipsiz boşluğa baktı. Orada hem saf bir yıkım hem de dayanılmaz bir çekim vardı. "Seni öldürmeliydim," dedi Selin, nefesi kesilerek. "Seni o lahitten çıkardığım an, her şeyi mahvettim."

"Hayır," diye mırıldandı Kahotep. Elini yavaşça Selin’in omzuna, nabzının en hızlı attığı noktaya koydu. Parmak uçları sanki cildini yakıyordu. "Sen beni öldürmek için değil, beni serbest bırakmak için doğdun. Senin damarlarında dolaşan kan, benim krallığımın son mirası. Biz birbirimize bağlıyız, Selin. Ben yok olursam, sen de toz olursun."

O sırada, medresenin ağır ahşap kapısı şiddetle sarsıldı. Dışarıdan gelen metalik sürtünme sesleri, tarikatın iz sürücülerinin yerlerini tespit ettiğinin kanıtıydı. Kapının altından sızan kızıl dumanlar, odanın içine doğru kıvrılarak giriyor, duvarlardaki boyaları aşındırıyordu. Tarikat, ritüellerine başlamıştı.

Selin, parşömeni daha sıkı tuttu. "Bizi buldular," dedi, sesindeki paniği bastırmaya çalışarak. "Kaçacak hiçbir yerimiz kalmadı."

Kahotep, alaycı bir gülümsemeyle odanın tek küçük penceresine yöneldi. Dışarıda, Kahire’nin ışıkları cılız birer mum gibi yanıyordu. "Kaçmak mı?" dedi kahkahası, odanın tavanında yankılanarak. "Biz av değiliz, Selin. Biz avcıyız. Ama önce, bu gücü nasıl kullanacağını öğrenmen gerekiyor. Bana güvenecek misin?"

Selin, adamın uzattığı eline baktı. Bu, şeytanla dans etmek gibiydi. Bu, bilimin bittiği ve karanlığın başladığı yerdi. Elini Kahotep’in soğuk, nasırlı eline doğru uzattığı anda, odanın ortasında devasa bir çatlak açıldı. Zemin sarsılıyor, duvarlar toz olup yere dökülüyordu.

"Beni bırakma," dedi Selin, sesi kararlılıkla dolarken.

Kahotep onu kendine çekti, kolunu beline doladı ve kulağına eğildi. "Seni asla bırakmam. Çünkü senin ruhun artık benim krallığımın tek sahibi."

Tam o sırada, medresenin kapısı gürültüyle patladı. İçeriye giren maskeli adamlar, ellerindeki gümüş mızraklarla aydınlanan birer cellat gibi görünüyorlardı. En öndeki figür, uzun bir asayı yere vurarak Selin’e doğru işaret etti. "Hüküm vakti geldi, Firavun! Ve yanındaki kurbanla birlikte, güneşin bir daha asla doğmayacağı o yere döneceksin!"

Selin, avuçlarının içinde tuttuğu parşömenin bir anda akkor haline geldiğini hissetti. Tüm oda, kör edici bir ışıkla dolduğunda, Kahotep'in sesi son bir kez duyuldu: "Gözlerini kapat ve sadece kanındaki o kadim sesi dinle!"

Selin gözlerini kapattı, ancak açtığında gördüğü şey, bulunduğu medresenin çok ötesindeydi. Ayaklarının altındaki zemin yok olmuştu ve kendini boşlukta, sonsuz bir kum denizinin üzerinde, Kahotep'in omuzlarına tutunmuş halde buldu. Ama arkalarına baktıklarında, onları kovalayan tarikatın ölümsüz muhafızlarının da aynı boşlukta peşlerinden geldiğini gördüler.

Kahotep, Selin’in kulağına doğru fısıldadı: "Şimdi, ya onları yok et ya da bu karanlıkta birlikte kaybolalım. Karar senin."

Selin, elindeki parşömenin artık cildine işlendiğini hissetti. Bir acı dalgası vücudunu sarsarken, gökyüzünde binlerce güneş aynı anda sönmeye başladı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.