İçeriğe geç

Firavunun Laneti

Bölüm 3 · 4 dk okuma

Firavunun Laneti

Bölüm 3

Bölüm 3

Kumun rengi, bildiğimiz altın sarısından çok daha koyu, sanki yüzyılların kurumuş kanını emmiş bir toprak rengiydi. Selin, ciğerlerine dolan tozlu ve baharat kokulu havayı içine çekerken dizlerinin titrediğini hissetti. Karşısında duran adam, tarihin tozlu sayfalarından fırlamış bir heykel gibi kusursuz, ancak bir o kadar da ürkütücüydü. Firavun Kahotep. Gözleri, gecenin en zifiri vaktinden çalınmış iki obsidyen parçası gibi keskin, doğrudan Selin’in ruhuna bakıyordu.

“Nefesini tut, yabancı,” dedi Kahotep. Sesi, yerin derinliklerinden gelen bir deprem uğultusu gibi derindi. “Burada sessizlik sadece bir nezaket kuralı değildir; bir hayatta kalma biçimidir. Gölgeler bizi duyuyor.”

Selin, parmak uçlarında zonklayan o tuhaf, metalik sızıyı bastırmaya çalışarak adama bir adım yaklaştı. Göğsünde, boynuna asılı duran tılsım, tenini yakarcasına ısınıyordu. Sanki Firavun’un varlığı, bu tılsımı bir uyarıdan, aktif bir silaha dönüştürüyordu.

“Neredeyiz?” diye sordu Selin, sesi cılız ama dik çıkmaya çalışıyordu. “Bu bir halüsinasyon olmalı. Antik Mısır’da, binlerce yıl önce... Bu imkansız.”

Kahotep hafifçe güldü, ama bu gülüşte neşe namına hiçbir şey yoktu. Aksine, dudaklarının kenarında beliren o kıvrım, avını köşeye sıkıştırmış bir yırtıcının çarpık memnuniyetini yansıtıyordu. “İmkansızlık, senin dünyan için geçerli küçük bir kavram, Dr. Demir. Burada sadece irade ve kurban vardır.”

Genç adam, üzerinde taşıdığı işlemeli keten kıyafetleri ve tenine kazınmış altın varaklı hiyerogliflerle, bulundukları yıkık tapınağın taş duvarlarıyla bütünleşmiş gibiydi. Tapınak, devasa sütunları ve gökyüzüne açılan çatlak tavanıyla, sanki tanrıların terk ettiği bir yas odasıydı. Duvarlardaki figürler, Selin onlara baktıkça sanki kımıldıyor, gözleri onu takip ediyordu.

Selin, Kahotep’e doğru bir adım daha attığında, aralarındaki o yoğun, statik gerilim havayı elektriklendirdi. Bu sadece korkunun getirdiği bir çekim değildi; bu, kanın damarlarda daha hızlı akmasına neden olan, karanlık ve ilkel bir çekim gücüydü. Kahotep, Selin’in üzerine doğru yürüdü. Boy farkı, aralarındaki güç dengesini belirginleştiriyordu. Firavun, Selin’in hemen dibine girdiğinde, adamın teninden yayılan serin, misk ve yanmış reçine kokusu Selin’in tüm duyularını esir aldı.

“Tılsım,” dedi Kahotep, sesi alçalarak neredeyse bir fısıltıya dönüştü. Elini Selin’in boynuna yaklaştırdı ama dokunmadı. Parmak uçlarından yayılan soğukluk, Selin’in cildinde tüyler ürpertici bir iz bıraktı. “Onun senin seçimini yaptığını sanıyorsun, değil mi? Sadece bir emanetçi olduğunu düşünüyorsun.”

Selin yutkundu. Gözlerini kaçıramıyordu. “O sadece bir arkeolojik bulgu. Bir hata.”

“Hata mı?” Kahotep, Selin’in çenesini nazik ama reddedilemez bir sertlikle kavradı. Başını hafifçe yan eğdi, gözleri Selin’in göz bebeklerinde derin bir çatlak arıyor gibiydi. “Senin damarlarında dolaşan kanın, bu topraklara ait olmadığını kim söyledi? Seni buraya getiren şey bir tesadüf değil, bir çağrıydı. Ve o çağrı, benim sonumu ya da kurtuluşumu getirecek olan tek anahtar.”

Etraftaki duvarlardan boğuk bir çatırtı duyuldu. Kumlar, tapınağın girişine doğru hareketlenmeye başladı. Dışarıda, Ay’ın ışığının zorlukla girdiği çölün uçsuz bucaksız karanlığında, şekilsiz siluetler beliriyordu. Gölgeler. Kahotep’in bahsettiği o varlıklar, avlarını bulmuşlardı.

Selin, korkuyla karışık bir heyecanla sarsıldı. Kahotep’in eli çenesinden sırtına doğru kaydı, onu kendine daha yakın çekti. İkili arasında öyle bir yakınlık vardı ki, Selin adamın göğüs kafesinin altındaki o yavaş, ritmik atışı hissedebiliyordu. Bu ritim, Selin’in kendi kalp atışlarıyla senkronize olmaya başlamıştı.

“Eğer peşindekiler bizi yakalarsa,” dedi Kahotep, gözlerini tapınağın karanlık girişine dikerek. “Seni korumamı mı bekliyorsun, yoksa içindeki o karanlığı serbest bırakıp beni mi infaz edeceksin?”

“Ne demek istiyorsun?” Selin’in sesi artık titriyordu. İçindeki tılsım, şimdi bir nabız gibi hızla atmaya başlamıştı. Damarlarında akan kanın sıcaklığının, sanki bu topraklara ait bir eski hatırayla uyandığını hissetti.

Kahotep, Selin’i duvara yasladı. İkisinin arasındaki alan, nefes bile almanın imkansız olduğu bir basınçla doluydu. Firavun, Selin’in kulağına doğru eğildi, dudakları tenine değecek kadar yakındı. “İçindeki gücü hissediyorum, Selin. O, senin değil, bana ait. Sen sadece bir kapısın. Ve ben o kapıyı açmak için binlerce yıl bekledim.”

Selin, adamın gözlerinde ilk defa bir kırılganlık gördü. Bir hükümdarın, bir tanrının, bir esirin kırılganlığı. O an, Selin’in boynundaki tılsım, kör edici bir ışıkla parlamaya başladı. Tapınağın içindeki hiyeroglifler, sanki güneş doğmuş gibi altın rengi bir ateşle yanmaya başladı.

Dışarıdaki gölgeler, tapınağın girişinde duraksadı. Işığın şiddeti, onları bir anlığına geri püskürtmüştü. Ancak Selin, ellerine baktığında derisinin altında, tılsımdan yayılan o karanlık damarların kollarından omuzlarına doğru yayıldığını gördü. Kahotep, şaşkınlık ve korkuyla bir adım geri çekildi.

“Bu imkansız,” diye mırıldandı Firavun. “Senin damarlarında akan... bu sadece insan kanı değil.”

Selin, kendi ellerindeki bu yabancı ışıltıya bakarken, zihninde binlerce yabancı sesin çığlık attığını duydu. Korku yerini, daha önce hiç tatmadığı, baş döndürücü bir kudret hissine bırakıyordu. Kahotep’e baktı. Onun yüzündeki o mağrur ifade, yerini yavaş yavaş bir kabullenmeye, belki de bir teslimiyete bırakıyordu.

Tam o sırada, tapınağın tavanındaki devasa taş bloklardan biri, sanki dev bir el tarafından itilmiş gibi büyük bir gürültüyle aşağı, tam aralarına düştü. Toz bulutu görüşlerini kesti. Selin, tozun içinde sadece Kahotep’in parlak, kehribar rengi gözlerini seçebiliyordu.

“Şimdi,” dedi Kahotep, sesi artık bir uyarıdan ziyade bir meydan okumaydı. “Söyle bana Selin... Seni kimin kurtarması gerekiyor? Benim seni mi, yoksa dünyanın senden mi?”

Selin, ellerinden yayılan o karanlık enerjinin, tapınağın taşlarını ufalamaya başladığını gördüğünde, içindeki sesin tek bir ismi fısıldadığını duydu: *Kahotep.*

Selin tam bir cevap verecekken, tapınağın derinliklerinden, sanki binlerce yıldır hapsedilmiş bir canavarın kükremesine benzeyen korkunç bir ses yükseldi ve zemin, ikisinin de ayaklarının altından kaymaya başladı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.