Müze salonunun boğucu sessizliğini yırtan ağır bot sesleri, koridorun sonundaki güvenlik görevlilerinin yaklaşmakta olduğunu müjdeliyordu. Selin’in kulaklarında çınlayan o antik fısıltı, sanki binlerce yıllık bir toz bulutunun altında ezilmiş gibi zihnini zorluyordu. Önünde duran figür; tunç rengi teni, gözlerindeki o dipsiz, obsidyen karanlık ve üzerine sanki derisinin bir parçasıymış gibi oturan kadim kumaşlarla bir heykelden ziyade, canlı bir felaket gibi duruyordu. Kahotep. Mısır’ın yaktığı, kumların gömdüğü o zalim hükümdar.
Selin nefes alışverişinin düzensizleştiğini hissetti. Kalbi, göğüs kafesini bir kafes kuşu gibi yumrukluyordu. Karşısındaki adamın elinin tersi, Selin’in çenesine hafifçe değdi. Parmakları soğuktu ama dokunduğu yerlerde ateşten bir iz bırakıyordu.
"Karar ver, küçük kâtip," diye mırıldandı Kahotep. Sesi, sanki bir mezar odasının içinde yankılanıyormuş gibi tok ve ürkütücüydü. "Sana sunduğum o uçsuz bucaksız hafızanın ağırlığıyla mı yaşayacaksın, yoksa onları o küçük, zavallı kutularına teslim edip unutuşun o güvenli ama anlamsız boşluğuna mı döneceksin?"
Selin geri adım atmak istedi ama bacakları, tıpkı toprağa kök salmış bir ağaç gibi olduğu yere çakılmıştı. Müze salonunun devasa sütunları, dışarıdaki fırtınanın gölgeleriyle birleşerek odanın içinde devasa, şekilsiz canavarlar oluşturuyordu. Vitrinlerin ardındaki altın maskeler, sanki hepsinin gözü Selin’in üzerindemiş gibi bir tehditle parlıyordu.
Güvenlik ışıkları, salonun uzak ucunda titreyerek yaklaştı. Selin, bir yandan hayatının geri kalanını inşa ettiği o steril, akademik dünyanın güvenliğini, diğer yandan ise Kahotep’in gözlerinde gördüğü o zehirli, karşı konulmaz çekimi tartıyordu. Kahotep’in parmakları çenesinden kayıp, ensesindeki yumuşak saç tutamlarına dolandığında, Selin’in zihnine bir görüntü daha düştü: Kumların üzerinde akan kan, güneşin kavurduğu bir şehir ve kendi siluetinin, bu adamın tahtının yanında diz çöktüğü o imkânsız an.
"Seni hapse geri gönderebilirim," diye fısıldadı Selin, sesi titriyordu. "Burada, camın ardında sana ait olan yere. Her şeyi bitirebilirim."
Kahotep hafifçe güldü; bu, bir avcının avına olan acımasız hayranlığını andıran o tınısıydı. "Hapsetmek mi? Sen ancak bir gölgeyi tutabilirsin, Selin. Ben bu dünyanın tozuyum, ben bu tarihin kanıyım. Beni hapsedeceğin o cam kutu, benim için sadece bir bekleme odası. Ama beni seçersen... sana sadece hafızanı değil, sana ait olan krallığı da geri veririm."
Güvenlik ekibinin telsiz sesleri artık kapının hemen ardındaydı. Bir isim yankılandı koridorda: "Dr. Demir? İçeride bir hareketlilik var, bizi duyabiliyor musunuz?"
Selin’in zihni bir savaş alanıydı. Eğer gitmelerine izin verirse, hayatı sonsuza dek değişecekti. Bu, mantığın bittiği, karanlığın hüküm sürdüğü bir yola girmekti. Ancak ruhunun derinliklerinde, o eski, tozlu hatıraların tetiklediği bir boşluk vardı ve o boşluk sadece bu adamla dolabilirdi. Selin, elini uzattı. Parmak uçları, Kahotep’in sert, sıcak derisine değdiğinde tüm salon bir anlığına karardı. Müzenin modern ışıklandırmaları patladı, vitrinlerin camları çatırdadı.
"Selin, hayır!" diye bağırdı dışarıdaki görevli, kapıyı zorlayarak.
Selin, tereddüt etmeden Kahotep’in uzattığı eli kavradı. O an, gerçekliğin dokusu yırtıldı. Salonun ortasında bir girdap oluşuyormuşçasına hava ağırlaştı. Kahotep, Selin’i hızla kendine çekti, kadının beli, adamın kolunun altında bir yay gibi gerildi. Aralarındaki mesafe sıfıra indiğinde, Selin adamın göğsünde atan o garip, ritmik ama insan dışı gücü hissetti.
"Dönüş yok," dedi Kahotep, dudakları Selin’in kulağına santimler kala. "Artık benim gölgemsin."
Kapı büyük bir gürültüyle açıldı. Güvenlik görevlilerinin fenerleri salonu taradı, ışık huzmeleri tozlu havada dans ederek ikilinin üzerine düştü. Ancak salonun ortasında ne bir firavun ne de bir arkeolog vardı. Sadece, yere düşmüş bir güvenlik kartı ve havada asılı kalan, yanık bir papirüs kokusu...
Selin gözlerini açtığında, müze salonunun soğuk mermer zemininde olmadığını anladı. Altında yumuşak, sıcak ve sonsuz gibi uzanan bir kum denizi vardı. Gökyüzü gece kadar karanlık, yıldızlar ise birer hançer gibi parlıyordu. Uzakta, ufuk çizgisinde devasa piramitlerin gölgesi, sanki yaşayan bir organizmaymış gibi kımıldıyordu.
Kahotep yanındaydı. Şimdi, üzerindeki müze kıyafetleri gitmiş; yerine altından işlenmiş, göğüs kafesini sıkıca saran, hükümdarlığını haykıran ağır bir zırh gelmişti. Bakışları, Selin’in üzerinde sabitlenmişti; bir arzunun, bir açlığın ve bitmek bilmeyen bir nefretin karışımıyla yanıyordu.
"Neredeyiz?" dedi Selin, sesi kumların arasında kaybolurken. Ayakları sıcağı hissediyordu, gerçekti. Fazlasıyla gerçekti.
Kahotep, Selin’in yüzüne düşen saç tutamını yavaşça çekti ve gözlerinin içine baktı. "Hatırladığın yere, kraliçem. Benim terk edildiğim, senin ise beni uyandırdığın o lanetli başlangıca."
Selin, adamın gözlerindeki o karanlığın içine çekildiğini hissetti. Artık geri dönüş yoktu. Modern dünyanın kuralları, yasaları ve mantığı bu kumların altında kalmıştı. Burada sadece ikisi, bitmek bilmeyen bir lanetin iki parçası vardı.
"Beni neden sen uyandırdın sanıyorsun?" dedi Kahotep, bir adım atarak Selin’i köşeye sıkıştırdı. Selin arkasındaki devasa, gizemli sütuna çarptığında, Kahotep ellerini iki yana koyarak onu hapsetti. "Çünkü sen benim zihnimin tek anahtarıydın. Ve şimdi o anahtar, benim en büyük felaketim olacak."
Selin, nefesini tuttu. Kalbi, bu ıssız, kadim atmosferde sadece Kahotep için çarpıyordu. Adamın yüzü yüzüne yaklaştı, dudakları tenine değmek üzereyken, uzaktan duyulan o ürkütücü boru sesi geceyi böldü. Bir ordu geliyordu. Ama bu bir kurtuluş değil, bir avın başlangıcıydı.
Kahotep gülümsedi. "Seni koruyacağımı mı sandın?"
Selin, karanlığın içinden yükselen o tanıdık ve korkutucu figürleri gördüğünde kanı dondu. Bu artık bir müze değildi, bu bir savaş meydanıydı. Ve o, bu meydanda kimin tarafında olduğunu bile bilmeden, sadece Firavun'un nefesiyle hayatta kalmaya çalışan bir kurbandı.
Tam o sırada, Selin'in göğsünde taşıdığı, müzeden çıkarken yanlışlıkla aldığı o küçük, kırık tılsım aniden parlamaya başladı. İçinden yayılan ışık, Kahotep'in zırhına vurduğunda, adamın yüzündeki o kendinden emin ifade ilk kez sarsıldı.
"Bu da ne?" diye sordu Selin, şaşkınlıkla.
Kahotep geri çekildi, gözleri dehşetle genişledi. "Bu... bu imkânsız. O tılsımı sana kim verdi?"
Selin cevap veremedi; çünkü karanlığın içinden çıkan gölgeler artık sadece bir figür değil, birer gerçeklikti. Ve o gölgelerin elinde, binlerce yıldır Kahotep’i avlamak için bekleyen o yasaklı mühür vardı.