İçeriğe geç

Firavunun Laneti

Bölüm 1 · 4 dk okuma

Firavunun Laneti

Bölüm 1

Bölüm 1

Kahire Müzesi’nin bodrum katındaki hava, dışarıdaki kavurucu çöl sıcağının tam zıttı bir şekilde, sanki yüzyılların rutubetini ve ölümün soğukluğunu ciğerlerine işleyen bir buz kütlesi gibiydi. Dr. Selin Demir, elindeki titreyen feneri loş koridorun sonundaki devasa lahitin üzerine tuttu. Burası, yakın zamanda Luksor’daki kazı alanından yeni getirtilen ve henüz envantere girmemiş parçaların tutulduğu "yasaklı oda"ydı.

Selin’in parmakları, sanki bir mıknatıs tarafından çekiliyormuşçasına havada asılı kaldı. Neden buradaydı? Oysa müze yönetimi, bu bölüme girmeyi kesinlikle yasaklamıştı. Çocukluğundan beri peşini bırakmayan o rüyalar, sanki bir pusula gibi onu buraya getirmişti. Yine o ses; kulaklarında yankılanan, boğuk ve hükmedici bir tonda konuşan bir adam sesi. *“Geldiğini biliyordum, güneşin kızı.”*

"Saçmalama Selin," diye fısıldadı kendi kendine. Sesi, boş koridorda ürkütücü bir şekilde yankılandı. "Sen bir bilim insanısın. Paranormal zırvalıklara yer yok."

Lahitin üzerine eğildi. Üzerindeki hiyeroglifler, bildiği hiçbir dile benzemiyordu; sanki taşın üzerinde canlı birer yılan gibi kıvrılıyorlardı. Selin, elini soğuk granitin üzerine koyduğunda, vücudundan aşağıya bir elektrik akımı yayıldı. Gözlerini kapattı. Bir an için müzenin beton zemininde değil, altın varaklı bir tahtın önünde diz çöktüğünü hissetti. Etrafı, tütsülerin ağır kokusu ve korkuyla karışık bir hayranlıkla dolu saray görevlileriyle çevriliydi. Bir el omzuna dokundu; teni o kadar sıcaktı ki, sanki kendi derisi yanıyordu.

Aniden gözlerini açtı. Nefes nefeseydi. Fenerin ışığı, lahitin üzerindeki mühürde sabitlendi. Mühür, tam o an, Selin’in avucundan sızan hafif bir kan damlası kayanın üzerine düştüğünde, ince bir çatlakla ayrıldı.

"Hayır, olamaz..."

Mekanizma, binlerce yılın pasını üzerinden atarcasına ağır bir gıcırtıyla dönmeye başladı. Kapak, kendiliğinden milim milim aralanıyordu. Selin kaçması gerektiğini biliyordu; mantığı, en yakın çıkışa koşup tüm bu alanı kilit altına almasını söylüyordu. Ancak ayakları, sanki yerin içine gömülmüş gibi kıpırdayamıyordu. O, bir kurban değil, bir davetliydi.

İçeriden yayılan koku, küf kokusu değil; baharatlar, çöl kumu ve... insanın içini titreten, bin yıllık bir yalnızlığın kokusuydu. Lahitin içinden bir el uzandı. Bu, kurumuş, mumyalanmış bir el değildi; ten rengi solgun ama canlı, parmak uçları ise uzun ve zarif, sanki az önce mürekkep hokkasına daldırılmış gibiydi. O el, Selin’in bileğini sıkıca kavradı.

Selin korkudan çığlık atamadı; boğazına düğümlenen his, dehşetten ziyade tuhaf bir tanışıklık duygusuydu. Adam, lahitin içinden doğruldu. Uzun, siyah saçları omuzlarından aşağı dökülüyordu. Gözleri... işte o gözler, zifiri karanlığın ortasında parlayan iki safir gibi Selin’in ruhunu deşiyordu. Firavun Kahotep, karşısındaydı.

"Çok uzun zaman oldu," dedi adam. Sesi, çöl rüzgarı kadar kuru ve derin bir hırıltı gibiydi. Ancak her kelimesi Selin’in zihninde bir şimşek gibi çakıyordu.

Selin, titreyen sesiyle fısıldadı: "Sen... Sen sadece bir efsanesin. Sen ölüsün."

Kahotep, dudaklarının kenarında hafif, acı dolu ama bir o kadar da sahiplenici bir gülümsemeyle ona doğru bir adım daha attı. Aralarındaki mesafe kapandıkça, Selin kendi kalp atışlarının odanın dışından bile duyulabileceğinden korktu. Adamın çıplak göğsü, antik dünyadan kalma mücevherlerle süslüydü, ancak teninin sıcaklığı, Selin’in avucunda hala zonklayan o kadim enerjiyle birleşiyordu.

"Ben asla ölmedim, kraliçem," dedi Kahotep, elini Selin’in yanağına götürerek. "Ben sadece, seni bulana kadar bekledim. Tanrıların unuttuğu, zamanın terk ettiği o odada, senin kokunu özledim."

Selin, adamın dokunuşuyla geri çekilmek istedi ama iradesi ona ihanet ediyordu. Zihni, rüyalarında gördüğü o kanlı savaş alanlarını, ihaneti ve bir kraliçenin kendi elleriyle sevgilisini mumyalamasını hatırlamaya çalışıyordu. Ama her şey sisliydi. Kahotep’in gözleri, Selin’in zihnindeki o sisleri yavaş yavaş aralıyor, sanki ona yeniden yaşam veriyordu.

"Sen kimsin?" diye sordu Selin, gözleri dolarken. "Ve ben... ben neden buradayım?"

Kahotep’in yüzü ciddileşti. Gözlerindeki o safir parıltı, yerini yakıcı bir öfkeye bıraktı. "Buradasın, çünkü beni sen mahkum ettin. Şimdi, borcunu ödeme vakti geldi."

Adamın eli, Selin’in saçlarına dolandı ve onu kendine doğru sertçe çekti. Aralarındaki mesafe artık yok denecek kadar azdı. Selin, adamın soluğunu kendi yüzünde hissettiğinde, tüm müze, tüm Mısır ve tüm tarih, tek bir ana indirgenmişti.

"Seni kaçırmak için gelmedim," diye fısıldadı Kahotep, dudakları Selin’in kulağına değerken. "Seni, bu laneti benimle paylaşmaya, ebediyete kadar yanımda kalmaya geldim. Şimdi söyle, Selin... beni tanıdın mı?"

Selin tam cevap verecekken, müzenin koridorlarında ayak sesleri yankılandı. Güvenlik geliyordu. Kahotep ise sanki duvarda bir gölge gibi dağılmak yerine, Selin’i kendi pelerinine sararak görünmez kılmaya başladı.

"Eğer bu kapıdan tek başına çıkarsan, geri dönecek bir yerin kalmayacak," dedi Kahotep, elini kapıya doğru uzatırken. "Seçim senin: Biliminin yalanları mı, yoksa kanının çağırdığı o gerçek mi?"

Selin, arkasına baktığında müzenin güvenlik ışıklarının yaklaştığını gördü. Önüne baktığında ise, bin yıllık bir intikamın soğuk ama büyüleyici sıcaklığını... Kapı yavaşça kapanmaya başladı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.