İçeriğe geç

FERYAT

Bölüm 3 · 9 dk okuma

FERYAT

Bölüm 3

1.BÖLÜM

O olayın üzerinden dört ay geçmişti. İlk iki ay bana zulüm gibi gelmiş fakat üçüncü ayda kendimi yavaş yavaş toparlamıştım. Bunu kendi başıma kendi ayaklarım üzerinde durarak yapmıştım. Kimse bana yardım etmeyi geç, nasıl olduğumu bile sormamışlardı. Gerçi kim sorabilirdi ki. Bir ailesi olmayan kişinin bir arkadaşının olması beklenemezdi değil mi. O dört ay içinde yaşadıklarım başlı başınca aklımda kalırken bu gün dört ay sonunda ilk defa hastaneye gidecektim. Ondan öncesinde gitmeye halim dahi yoktu. Fakat şimdi kendimi toparlamış bir şekilde gidecek ve işime devam edecektim. Tabi hastaneden bir çok kişi beni aramıştı ama hiçbirine yanıt vermezken hastane müdürüne yanıt vermiş bir kaç ay dinlenmem gerektiğini söylemiştim. İlk başta bir kaç ayın çok fazla uzun olduğunu hastaneye dönmem gerektiği söylemiş, fakat sonra benim ısrarlarım sonucunda kabul ederek bana izin belgesi ayarlamıştı.

Sabahın yedi buçuğunda kendimi attığım banyo ile aynanın karşısında kendimle bakışırken en sonunda elimi yüzümü yıkayarak saçımı taramaya başlamıştım. Uzun, koyu kumral saçlarımı yavaş ve dikkatli bir şekilde taramaya başladığımda her an zarar verecekmiş gibi korkuyordum. Saçlarım benim herşeyimdi. Ne olursa olsun tutunduğum tek limanımdı. Biliyorum biraz saçma gelebilir fakat bu doğru. Saçlarım benim herşeyimdi. Çok hızlı uzardı. Ben de mecburen uçlarından her ay iki parmak alırdım. Evet kendim alırdım. Ona başkasının dokunması asla istemiyeceğim bir şeydi. Şu an ki boyu kalçamın tam altında, açık bıraktığım da üzerine oturduğum bir boyuttaydı. Ama asla açık bırakmazdım. Çünkü açık bıraktığım her an herkesin saçıma bakması beni rahatsız ediyordu. Ben de bu yüzden sürekli topuz yapardım. Topuz çoğunlukla başımı ağırtırdı fakat yine de açmazdım.

Saçımı taradıktan sonra dolgun sayıla bilecek boyutta olan dudaklarıma kirazlı, hafif renk bırakan bir lip balm sürdükten sonra odaya geri dönerek adımlarımı dolaba yönlendirdim. Elime aldığım mini siyah etek ile siyah sıfır kol bir bady aldığımda yatağın üzerine koyarak yandaki komidinin çekmecesinden siyah tül çorabı çıkarttım. Onu da diğer parçaların yanına, yatağın üzerine koyduğumda üzerimdeki siyah pijama takımını çıkartarak banyodaki kirliliğe attım. Yeniden odaya gelerek yatağın üzerindeki siyah tül çorabını giymeye başlamış, hemen ardından da üzerime eteği ve bady'i giymiştim. Makyaj yapmayı sevmememe rağmen odamda bulunan makyaj masasında göz ucuyla baktığımda kararım değişmemiş makyaj yapmamıştım.

Son kez aynadan kendime bakarak hazır olduğum kanağatine vardıktan sonra odadan çıkarak yönümü dış kapıya döndüm. Şu an ne kahvaltı yapacak vakti ne de gücü kendimde bulabiliyordum. Dış kapının önüne gelerek ayağıma siyah yüksek topuklu botu giyerek üzerime siyah kabanımı alıp çıkmıştım. Farkındayım fazla siyah olmuştum ama bu beni az da olsa huzurlu hissettiriyordu. Kapının önündeki arabama doğru ilerlerken dışarıdaki bir kaç gözün bana döndüğünü hissedebiliyorum. Tabi her gün dışarıya çıkan beni aylardır göremeyince onlarda şaşırmış olmalı. Özellikle de bana laf yetiştirmeye çalışan fakat doktor olduğum için de gurur duyan teyzeler de buna dahildi.

Arabaya binerek hastanenin yolunu tutmaya başlamıştım. Nasıl hissetmem gerektiğini artık unutmuştum. Hiç bir şey hissetmiyordum. Daha ne kadar böyle sürücekti ki, daha ne kadar hiç bir şey hissetmiyecektim. İlk üç ay gibi olsa ona bile şükür ederdim çünkü o zaman içimde his vardı. Pişmanlık vardı, umutsuzluk vardı, acı vardı, kırgınlık vardı ama şimdi onlar bile yok. Hiç bir şey yok.

Hastanenin önüne ne zaman geldiğimi bilmezken garaja inerek arabayı park edip kendimi dışarıya attım. Gelmiştim işte, yine burdayım. Önümdeki kapının üzerind büyük harflerle "HASTANE" yazıyordu ve ben onunla bakışıyordum. Tıpkı dört ay önce hastane koridorunda ki kapının üzerindeki "AMELİYATHANE" yazısıyla bakıştığım gibi. Fakat arada yine bir fark vardı. Yine hisler bu tekrarın içindeki farktı...Derin bir nefes alarak bir adım atıp gerisini de ardından getirdim. İçeriye girdiğimde bir kaç gözün bana döndüğünü görerek adımlarımı hızlandırıp kendi odama çıktım. Uzun zamandır kilitli olan o kapıyı bu gün benim geleceğimi bilerek açmışlardı. İçeriye girdiğimde odanın bıraktığım gibi olduğunu fark etmiştim. Mavi önlük hariç. Odaya girerken fırlatıp attığım kanlı, mavi önlük yoktu.

Kapıyı ardımdan kapatarak masama doğru adımlamaya başladığımda gözüm tam yanında duran askılıkltaki doktor önlüğüme takıldı. Masaya doğru olan adımlarımı onun yanına doğru yönlendirdiğimde tam karşısında durarak elimi uzattım. Parmak uçlarım önlüğe değer değmez vücudumdan geçen karıncalanmayla gözlerim kapanmış öylece duruyordum.

"Yaşamak yaşatır, herkese bir travma"

Odadan gelen sesle elimi hızla önlükten çekerek sesin geldiği yöne baktım. Yada bakmamalıydım. Onu hatırlıyorum.

"Sen?"

"Evet,ben?"

Bir doksan boylarında, geniş omuzlara sahip, buğday tenli, koyu kahve gözlerini üzerime dikmiş, elleri bu sefer yanında yumruk halinde değil de kumaş pantalonunun içine koymuş bir şekilde bana bakıyordu. Ameliyattan çıktıktan sonra en arkada bana sinirle bakan o adamdı.

"Neden buradasınız? Lütfen çıkın dışarı"

Söylediklerimi umursamadan bana doğru adımlamaya başladığında ben masamın arkasına geçip sadece ona bakarken o ise masamın karşısında duran iki deri koltuktan birine oturduğunda bende tuttuğumu yeni fark ettiğim nefesimi bırakarak koltuğuma oturdum. Hiç bir şey demeden öylece gözlerime bakan adama ter bakışlar atarken en sonunda dayanamayıp söze ben başladım.

"Öyle bakmaya devam mı edeceksiniz?"

Dakikalardır gözünü dahi kırpmadan bakan adam konuşmam ile birlikte gözlerini kırparak. Oturuşunu dikleştirdi.

"Beni hatırlayıp hatırlamadığını sormayacağım bile Hera. Çünkü hatırladığını biliyorum."

Sözleri yerimde rahatsızca kımıldamamı sağladığında bunu takmadan sözlerine devam etti.

"O gün o saatte o ameliyathanede neler olduğunu ikimiz de çok iyi biliyoruz. Bunu öğrenmek benim için çocuk oyuncağıydı. Tabiki diğerleri için de."

"Nasıl yani? Ne demek istiyorsun"

"Sadece amcamı neden öldürdüğünü soruyorum?"

Amcasıydı. Ben onun amcasını öldürmüştüm ve o bunu biliyordu. O her şeyi biliyordu...

Anlatım...

Hera karşısındaki adama öylece bakakalmış. Ne söylesem inanır düşüncelerine girmişti. Bu kadar sakin olmaması lazımdı ama şu an öyle bir sakindi ki bu şaşırtıcıydı. Adam her şeyi biliyordu. Onun neden amcasını öldürdüğünü, neler yaşadığını ve hayla içinde nelerle savaştığını. Fakat bir yanlışı vardı adamın. Bildiği şeylerden sadece birisi yanlıştı. Hera şu an içinde hiç bir şeyle savaşmıyordu. O içinde hem savaşını kazanmış hem de kaybetmişti. O şu an bir savaşta değil bir boşluktaydı. Hiç bir şeyi göremediği o boşluktaydı. Adam ise bundan habersiz, sadece ondan laf almaya çalışıyordu. Her şeyi biliyordu fakat bu gerçekleri onun ağzından duymak, yeniden öğrenmek istiyordu. Adam onu iyi tanıyordu. Nelerle uğraşmayı sevdiğini, hangi kokuyu sevdiğini, onu en çok neyin mutlu ettiğini, içti kahvesinin çok şekerli olması gerektiğini bile biliyordu. Fakat Hera bundan habersiz bir şekilde hayatına devam ediyordu. Şimdi karşısında olan adamın aslında ona zarar vermeyeceğini, ona yardımedip, mutlu etmeyi istediğini, onun için kendi bedeninin bir parçasının kesilmesine bile izin vereceğini bilmiyordu.

**********

Kafamın içinde karşımdaki adama verebilecek bir cevap ararken, asıl cevabı söylememek için de direniyordum. Ona şu an bağıra bağıra onun amcasının aslında bir katil olduğu, benim babamı ve kim bilir daha tanımadığım birçok kişinin hayatını sonlandırdığını söylemek istiyordum. Fakat bunu asla yapmayacaktım. Sabahtan beri aldığım derin nefeslerin sayısını bilmezken o sayıya bir yenisini daha ekledim. Cevap bulmaktan vaz geçerek aslında yapmam gerekeni yaparak inkar etmeye başladım.

"Ne demek istiyorsun siz! Ben bir doktorum ve insanların hayatlarını kurtarırım! Hayatlarını çalmam! Şimdi lütfen, rica ediyorum odamdan defolup gidin!"

Sesime indirdiğim sakinliğimin yanında sinir de olurken ses tonum oldukça iyi çıkmış, istediğim gibi konuşmuştum. Karşımdaki adam zor farkedilebilecek kadar az derecede sırıtarak ayağa kalktığında elini bana doğru uzatarak sıkmamı beklemiş, fakat istediği yanıtı alamayınca kafasını eğerek gülümseyip ellerini cebine koymuştu. Kafasını tekrar kaldırdığında sanki az önce sırıtan o değilmiş gibi oldukça ciddi ve soğuk bir şekilde bakarak konuştu.

"Tanışmadık, ben Alkan Gökalp Karabağ. Daha çok karşılaşacağız Hera Alkaya!"

Diyerek sözlerini bitirip odadan çıktı. Arkasından kapıya doğru öylece bakarak ne demek istediğini sorgulamaya başladım. Başıma büyük bir bela almıştım. Benim o cesede sonradan bakıp her şeyi halletmek gerekiyordu! Ama bu mümkün değildi! O zaman bunu yapamayacak kadar kötüydüm. Bunu yapamazdım. Kendimi tekrar sandalyeye bırakarak önümdeki dosyalara bakmaya başladığımda sadece kendimi oyalamaya çalışıyordum. Şu saatten sonra ne olacağını hiç bir şekilde kestiremiyordum. Kestirebilsem ne olacaktı ki sanki her şey için çok geçti. O öğrenmişti bile ve her an birine söyleyebilirdi. Yani benim amcam olsa ve birisi onu öldürse, ben de bunu öğrensem anında polise koşardım. O da koşar mıydı? Koşardır heralde. Kapının tıklatılması ile birlikte gir komutunu verirken içeriye giren hemşir elindeki dosyaları önüme bırakarak uzun zamandır gelmediğin için çok fazla bekleyen hasta olduğunu, hemen başlamamız gerektiğini söyleyerek odadan çıkmıştı. Yüze yakın hastanın kağıtları önümde dururken masamdaki kupadan bir yudum su içerek kendimi toparlamaya çalıştım.

Önümdeki dosyalardan acil bakmam gereken hastaların kağıtlarını ayırarak ilk önce onlardan başlama kararı aldım.

Saat sekizi gösterirken ben de bu günkü sekseninci hastamı uğurlayarak günümü tamamlamıştım. Suyum çıkmıştı resmen. Biri gidiyor hemen aradan daha bir dakika geçmeden yeni birisi geliyordu. Evet işimi seviyorum fakat bazen o kadar boğuyor ki, bu çok kötü oluyor. Masamın üzerindeki telefonumu ve daha kontrol etmem gereken on üç hastanın dosyasını alarak odadan çıkıp kapımı kilitledim. Koridora çıktığımda bana dönen bir kaç bakış hissettiğimde arkama baktım. Beş tane siyah takım elbise giymiş iri yarı adamlar gözlerini dahi kırpmadan bana bakıyor ve hiç hareket dahi etmiyorlardı. Büyük bir ihtimal ile hasta yatan odalardan birinde devlet memurlarından biri olmalıydı. Onun dışında koridorun ortasında neden dikilsinler ki.

Garaja inerek arabama bindiğimde çalıştırmadan hemen önce koridordaki o adamları arabalarında binerken görmüştüm. Kafaya takmayarak yola devam ettiğimde kısa bir süre içerisinde eve gelmiş ve kendimi duşa atmıştım. Odaya geçtiğimde hızla üzerimdeki bornozdan kurtularak ilk önce iç çamaşırları olmak üzere ondan sonra da siyah saten şort geceliğimi üzerime giyerek çalışma masamın üzerindeki mini abajur ışığı açıp hasta dosyalarını önüme koyarak incelemeye başladım. Kısa zaman sonra muayne edilecekleri ve sadece ilaç yazmam gerekenleri bir köşeye ayırarak oturduğum sandalyeden kalkıp bedenimi yatağa attım. Keşke biraz daha geç atsaymışım da kalkmak zorunda kalmasaymışım.

Çalan kapı ile birlikte kendimi yeni attığım yataktan oflayarak kalkıp odadan çıktım. Dış kapının önüne geldiğimde parmak ucundan yükselerek kapının deliğinden baktım.

Hiç düşünmediğim anda aklıma asla gelmiyecek anlar şu an da yaşanıyordu. Kapının önünde öylece durarak deliğe bakan adam bu gün kafamda binlerce soru ile beni baş başa bırakan adam ile aynı kişiydi.

Alkan Gökalp Karabağ.

Ne yapmam gerektiğini bilemez bir şekilde kapıya öylece bakarken, kapının hemen ardından gelen ses ile yutkunma sesim tüm koridorda duyulmuştu.

"Kapıya öyle bakacağına açsan mı artık Hüma?"

Ses vermeyip hayla öyle bakmaya devam ederken bir ses daha duyuldu.

"Kapıyı kırmamı istiyorsan seve seve yaparım"

Kendime şu an tabiki de yapar mı? diye bir soru sormiyacaktım. Çünkü adamı tanımıyorum bile. Yapa da bilir, yapmaya da.

Kapının anahtarını iki kere çevirerek yavaşça kapıyı açmaya başladığımda daha kapıyı sonuna kadar açmamama rağmen arada oluşan aralıktan geçerek salonun yolunu tuttuğunda, benden izinsiz evime girmesine mi, yoksa salonun yerini bilmesine mi şaşırmam gerektiğini düşünmüştüm.

Hızla kapıyı kapatarak arkasında gittiğimde tekli koltuğa oturmuş öylece duruyordu.

"Benden izinsiz evime nasıl girersin sen! Hemen çık dışarıya!"

Diyerek işaret parmağımla da koridoru gösteriyordum. O ise ilk önce parmağıma ve hemen ardından da üzerime baktığında kaşları çatılmış ve göğüsü hiddetle kalkıp inmişti.

"Sesinin tonunu alçalt ve oturup beni dinle"

Kelimeleri ile parmağımı yavaş hir şekilde aşağıya indirerek öylece durdum. Ne istiyordu benden? Biliyorum bana bir teklif yapacaktı. Her halükarda bunu hareketleriyle belli ediyordu. Fakat beni daha çok düşündüren bu değildi, beni asıl düşündüren şey benden istiyeceği şeydi. Sinirle ve aynı zamanda merak ile birlikte hemen karşısında olan koltuğa kendimi bıraktığımda ikimiz de sadece birbirimizin gözlerine bakıyorduk.

"Konuş"

Konuşma tarzım hoşuna gitememiş olacak ki sinirle yumruklarını sıktı.

"Sana her hangi bir teklifim olduğunu söylememe gerek olduğunu sanmıyorum. Akıllı bir kıza benziyorsun."

"Benzemiyorum, zaten öyleyim"

"Aynı zamanda egolu olduğunu da gösterdiğin için sağol. Aklımın bir köşesine bunu yazacağımdan emin olabilirsin."

"Ego, insanın kendine özgü ruhsal ve bedensel bütünlügünün, ve bunun zihinsel algılanışının genel ve soyut adıdır ve bana göre benim zeki olduğumu söylemem ise sadece bir doğrudan ibarettir Karabağ"

"Size göre olan doğruların da yakında değişeceğine inanıyorum Alkaya"

:::::::::::::::::::::::::::FERYAT::::::::::::::::::::::::::

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.