Dört ay önce
On yıl...
Dört yıl sağlık lisesi,altı yıl da ünüversite olarak toplam on yıl olmak üzere bu mesleği ala bilmek için girdiğim derslerin haddi hesabı yoktu. Her derse geç kalmadan gidip,tek bir harfi bile atlamadan dinlediğim derslerin bana dönüşü hayallerimdi...
Bu mesleği elime aldığımda yirmi dört yaşında iken şimdi ise üzerine eklenen iki yıl ile birlikte yirmi altı yaşındaydım. Bu iki yıl içinde girdiğim ameliyat sayısını,kaç hastaya baktığımı ve kaç hastanın bana aynı konu üzerinden başvurduğunu hatırlamıyorum.
Birilerinin bana gelip soru sorduğu,sorunlarını anlattığı,bir çözüm yolu bulmamı istedikleri ve çoğunlukla da hastalarımın geldiği odada otururken bir yandan sol elimdeki kahveyi yudumluyor bir yandan da yetmişli yaşlardaki hastanın çıkan röntgen sonuçlarını inceliyordum. Yetmişli yaşlarında bir gözü toprağa bakan fakat buna rağmen sonuçları sürekli olarak temiz çıkan hastanın nasıl kendine bu kadar iyi baktığını çok merak ediyordum.
Dosyayı incelemeye devam ederken çalan kapı ile dosyayı incelemeyi bırakarak dönen sandalye de geriye doğru yaslanıp kimin geldiğine dikkat kesildim. Elinde ki kırmızı dosya ile giren yardımcı hemşirelerden birini görünce ameliyata çağrılacağımı anlayarak o daha konuşmaya başlamadan ayaklandım. Hemşire konuşmaya başladığında ben askıda asılı olan beyaz gömleğimi alarak kollarımdan geçiriyor ve de onu dinliyordum.
"Hera Hanım yaklaşık yarım saat sonra olacak olan ameliyata sizin girilmeniz istenmiş. Biraz ani oldu fakat sizin girmeniz özellikle istenmiş. Eğer girmek istemezseniz anlayı-"
"Bir doktor hastalarını veya gireceği ameliyatın zamanını keyfine göre seçemez hemşire hanım. Eğer benim o ameliyata girmem özellikle istenmiş ve uygun görülmüş ise bize de itiraz etmek değil o ameliyata girip hastamızın başarılı bir operasyondan geçirerek hayata tutunmasını sağlamak kalır"
Hemşire sözünü kesmeme aldırış etmeden gülümseyerek elindeki dosyayı bana uzatıp kapıdan geçmem için yol açtığında ona aynı gülümseme ile yol vererek odadan çıktım. Arkamdan gelen kapı sesi ve hemen onun ardından gelen adım sesleri ile hemşirenin de benimle birlikte geldiğini anladığımda elimdeki büyük kırmızı dosyayı açarak hastanın bilgilerini okumaya başladım...
Okuduğum ilk iki kelime beni koridorun ortasına çivi gibi saplarken koridorda ki herkesi,herşeyi unutarak sadece o iki kelimede takılı kalmıştım.
Hayatımda en son duymak istediğim,görmek istediğim ve sesini bile duymaya tenezzül dahi etmediğim adam, katil. Babamın katili...
Beşir Karabağ.
Benim gözlerimin önünde babamı şah damarından bir silah yardımı ile vurarak öldüren, bunu kızının gözünün önünde yapan, sonrasında o kızın nasıl bir hayat yaşayacağını düşünmeyen, tüm suçunu ise başka birine atarak aradan bir kılçık gibi çekilip çıkan o adam, Beşir Karabağ.
Ameliyatına gireceğim kişi babamın katiliydi.
Hayatını kurtaracağım kişi belki de babam dışında kim bilir kaç kişinin canını almış bir katildi.
Ben bir katilin ameliyatını yapacaktım.
Ben babamın katilinin canını kurtaracaktım.
"Hera hanım, iyi misiniz?"
Omuzumun üzerine koyulan el gözümü kağıttan ayırmamı sağlarken, yine de tek yapabildiğim susmak olmuştu. Tek bir adım dahi atamıyordum. Sanki vücüdumdaki tüm kanı tek seferde çekip almışlar gibi, sanki boğazıma birisi bir urgan takıp ortadan kaybolmuş gibi. Nefes alışverişim yavaşlamış öylece duruyordum.
Ben şu an o adamın ameliyatına girmeye değil onu gördüğümde ameliyat sırasında yapacaklarımdan, yapabileceklerimden korkuyordum. Ben bir hata yapmaktan korkuyordum.
"Hera Hanım yirmi dakika kaldı gidip hazırlanmanız gerekiyor. Geç kalmak istemeyiz"
Gözüm hemşire'ye takılınca sadece kafa sallayarak zor bela adım atmaya başladım. Biliyordum. Bir gün karşıma çıkacağını, onu göreceğimi, onunla konuşacağımı, babamın katiliyle karşılaşacağımı biliyordum. Fakat asla bu gün değildi. Asla bir ameliyatımda değildi. Belki bir yolda, belki bir restoranda, hatta belki bir çocuk parkında ama asla bir ameliyatta değil. Benim ameliyatımda değil.
Ameliyathane, çift sürgülü kapının üzerine kocaman harflerle yazılmış o kelimeyi gördüğümde adımlarım kendisine hız kazandırarak içeriye girmiş, hiç ameliyat yapılacak kısıma bakmadan hazırlanma bölümüne geçerek üzerimdeki doktor önlüğünü çıkartıp ameliyat önlüğümü giyerek eldivenleri elime aldım. Normalde ameliyata girmeden önce oldukça titiz olan ben şu an herşeyi baştan salma yapıyor, ellerimi dezenfektanla yıkamadan eldivenleri giyiyordum. Şu an böyle hazırlandığımı başka bir doktor görse anında işime son verebilirlerdi. Fakat bunu bile düşünemeyecek kadar hararetliydim. Tahmini on beş dakika kaldığını düşündüğüm zaman dilimde tek yaptığım odada bir sağa bir sola doğru giderek zaman çürütmekti.
Ne yapacağımı, ne yapmam gerektiğini, o ameliyata girdiğimde nelerle karşılaşacağımı, eğer bir hata yaparsam bunun sonuçlarını düşünmekten kendimi alıkoyamıyor zihnimin kurduğu oyunlara yeniliyordum. Onunla karşılaşmaya, onu görmeye hazır değildim. Ne kadar olduğum yerde dönerek düşündümü bilmesem de dışarıdan adımın seslenilmesi ile on beş dakikanın bittiğini, asıl yüzleşmem gereken zamanın geldiğini anlamıştım.
"Hera Hanım, sizi bekliyoruz"
Gitmek istemiyor fakat gitmem gerektiğini de biliyordum. Şu an bu ameliyata girmek istemesem bile şu dakikadan sonra hiç bir şey fark etmeyecekti. O ameliyata girmek zorundaydım.
Yavaş adımlarla kapıya doğru giderek önünde durduğumda sadece kapının koluna elimi koyarak nefes alışverişlerimi düzene sokmaya çalıştım. Sadece çalıştım, çünkü düzelmeyeceğini biliyordum. Kapı koluna kuvvet uygulayarak kapıyı araladığımda yavaş bir şekilde devamını da getirerek kapıyı açtım. Hemen karşıdaki ameliyat bölümüne baktığımda herkesin bana baktığını, gelmemi beklediklerini gördüm. Gülümsedim yada gülümsediğimi sandım. Sakin tutmaya çalıştığım adımlarımla yanlarına geldiğimde onu görmüştüm. Gözleri kapalı, üzerinde yeşil ameliyat önlüğü ve üzerine örtülmüş yeşil bir ameliyat bezi vardı. Yeşil ameliyat örtüsünün sadece ameliyat edileceği kısım kesilerek gözler önüne serilmiş, beni bekliyordu.
Yerleşmem için aralarında yer açan ameliyat görevlilerine, hemşirelere baktığımda sakin tutmaya çalıştığım titreyen bacaklarımla benim için aralarında açtıkları yere geçtim ve hiç düşünmeden elime ilk aldığım şey neşter olmuş, kimsenin ne düşüneceğini dahi düşünmeden neşter ile karnına kesiği açmaya başladığımda yanımdaki görevli hemşirelerin ilk başta afalladıklarını fakat hemen ardından yerlerini aldıklarını farketmiştim. Neşter ile açtığım normalden daha fazla olan kesiğe odaklandığımda hemşirelerden birinin de dosyadaki bilgileri okuduğunu duymuştum.
"Beşir Karabağ, 59 yaşında akciğer yakınlarında kan pıhtılaşması tespit edilmiş. Ameliyat olmadan da alına bilirmiş fakat oldukça ilerlediğinden dolayı ameliyata alınması söylenmiş"
"Alalım bakalım"
Karnında açılan kesiğe bir kaç saniye baktıktan sonra hemşirelerden birisi elini o pisliğin kanına bulaştırarak akciğerin olduğu kısma geldiğinde belki bir başkası göremez fakat bir doktor olarak birbirine yapışık olarak duran kanları yani daha açık bir terim olarak da kan pıhtılaşmasını çok net görebiliyordum. Kanları alabilmem için elime verilen şu an ismini hatırlayamadığım makine ile kafamı dik tutmaya çalışarak elimi o pis kanına bulaştırarak pıhtılaşmayı almaya başladım.
Her bir pıhtılaşmayı aldığımda aklıma gelen babamın görüntüsü, şah damarına giren kurşun, çıkan kanlar, haykırışlarım gözlerimin önünden bir film şeridi gibi geçerken işimin bittiği makineyi yanımda duran hemşireye vererek
"Arka taraftan temiz çarşaf ve hasta yatağı getirin"
Neden istediğimi sorgulamadan içeride olan yedi kişinin altısı gittiğinde diğer hemşire ise bilgisiyarı kontrol ediyor, kalp atış ritmini takip ediyordu. Gözlerimle etrafı aradığımda sağ tarafımda olan neşteri alarak bir an, bir an bile düşünmeden elimdeki neşter ile akciğerini keserek bu da yetmezmiş gibi sol tarafı seçerek neşteri karnındaki kesikten içeriye doğru ittirip hızla neşteri yerine koydum. Bilgisayardan gelen sesler ile hemşire bana döndüğünde ben çoktan ona bakıyordum.
"Ne oluyor?"
Hiç bir şey yapmamış gibi sorduğum soru ile hemşire bakışlarını benden alarak bilgisayara çevirdiğinde üç saniye sonra hızla bana dönüp
"Kalp atışları yavaşlıyor"
Umursamadım, sadece baktım. Umrumda değildi. İçime oturan bir rahatlama hissi vardı ve bu benim çok hoşuma gitmişti. Evet birini öldürmeye çalıştığımın farkındayım fakat bir yandan da farkında olmayı istemeden şu anki duygularımı düşünüyordum.
Babamı öldürürken heyecandan dolayı hızla atan kalbi şimdi benim sayemde duruyordu.
O kalbi şimdi ben içimdeki heyecan hissiyle olmasa da rahatlamışlıkla durduruyordum.
Hemşirenin hızla bana uzattığı şok cihazını alarak birbirine sürtüp göğüs üstüne koydum. Şok cihazının çıkarttığı ses kulaklarımı doldururken, hemşirenin bilgisayardan bir şeyleri kontrol ettiğini gördüm. Yaşaması için uğraşıyordu. Fakat bunun mümkünatı yoktu. Belki şok cihazını doğru yere koyarsam olabilirdi fakat böyle bir şey asla olmayacaktı. Asla bu makineyi doğru yerine koyarak şok vermiyecektim.
Hemşirenin elleri iki yana düştüğünde benim de gözüm bilgisayardaki düz çizgilere bakmış hemen ardından ameliyathanede ki saate bakarak
"14:29...ölüm saatini 14:29 olarak kayıtlara geçin"
Elimdeki eldivenleri hızla çıkarıp yere atarak üzerimdeki kanlı, mavi önlük ile ameliyat hanenin ön kapısından çıktığımda beni bekleyen bir kalabalık aile görmek hiç aklımdan bile geçirmediğim bir sahneydi. Ameliyathane'nin kapısında öylece dururken beni gören insanlar ayaklanıp yanıma geldiğinde hepsi mutlu ve bir o kadar da endişeli bir şekilde bana bakıyordu. Biri hariç. En arkada bir doksan boylarında, geniş omuzlara sahip, koyu kahve gözlerini üzerime dikmiş, iki eli yanda yumruk halinde olan ve fazlasıyla sinirli gözüken bir adam vardı. Koluma dokunulması ile sağ tarafıma baktım. Siyah saçlı, saçları omuzunda biten bir kadın bana sesleniyordu.
"Babam nasıl?"
Kızıydı.
Öylece yüzüne bakmaya devam ederken omuzunda ki leke dikkatimi çekmişti. Doğum lekesi. Aynısı bende de vardı. Biraz daha öylece kıza bakmaya devam ettiğimde diğer tarafımda bir hareketlilik hissettiğimde başımı öne eğerek boğazımda düğümlenen kelimeleri söylemeye çalıştım.
"Üzgünüm, başınız sağolsun"
Üzgün değilim, bir daha olsa bir daha öldürürüm.
Başka hiç birşey demeden odama doğru yol aldığımda on yedinci adımımda koridorda bir feryat koptu. Durmadım, yine yoluma devam ettim. Odama geldiğimde hızla içeriye girip kapıyı kilitlediğimde üzerimdeki önlüğü çıkarıp bir köşeye fırlattım. Kapının önüne çökerek hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladığımda daha yeni yaptığım şeyi idrak etmeye çalışıyordum. Ben öldürmüştüm. Ben birini, babamın katilini öldürmüştüm. Bunu ben yapmıştım. Doğrusuyla veya yanlışıyla bir doktorun yapmaması gereken şeyi yapmış, babamın benden asla istemeyeceği harekette bulunmuştum.
Bitmişti işte. Almıştım babamın intikamını. Peki neden şimdi üzülüyordum. Mutlu olmam gerekirdi. Babamın ruhunun mutlu ve huzurlu olduğunu düşünmem gerekirdi. Peki neden düşünemiyordum. Neden mutlu olamıyordum.
::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::
İşte o gün...o gün o odada saatlerce ağladım. Kimse gelmedi yanımda, kimse sarılmadı, kimse nasıl olduğumu, ne yaşadığımı sormadı. Bende çıkmadım. Kendimi bir katil olarak tanımlayarak geçirmiştim o saatlerimi. Kapıya gelen ve bana seslenen hemşirelere bile yanıt vermemiştim. Beni herkes gitti diye bilmişti. Fakat ben gitmemiş, yılların acısını, feryadımı çıkarmıştım.
Ben orda ölen çocukluğumu kendime bir kere daha hatırlatmıştım...