İçeriğe geç

FERİMAH

Bölüm 6 · 36 dk okuma

FERİMAH

Bölüm 6

6. Etme Bulma Dünyası

Ölüm çaresizlik içinde kalanların dileğidir. Ve hiçbir dilek kolaylıkla gerçekleşmez.

Birleşmiş milletler kararı ile dünyanın tüm yükü benim gözlerime mi binmişti? Zira gözlerim dünyanın yükü binmiş gibi acıyor ve ağırlık vardı göz kapaklarımın üstünde, bilincim yerine gelmişti ama gözlerim açılmamakta kararlıydı. Sırtım son derece kuş tüyü gibi bir yerle buluşmuştu ama sırtım da hala büyük acılar batıyordu, sırtımın acıması kötü yerde yattığımdan kaynaklanmıyor aksine sırtımın acıması şiddet sonrası oluşan yaraların iyileşmemesinden kaynaklanıyordu. Her neyse üzülmenin vakti değildi. Gerçekten neredeydim ki? Umarım sağımdan solumdan Toygar şerefsizi çıkmaz. Toygar olamazdı çünkü onu Karaltı iyi bir dayak çekmişti, o canıyla uğraşıyordur. Ben babamla konuşuyordum en son, herhalde ben babamla konuştuktan sonra bayılmış olmalıyım. Bayılmama en büyük sebepse babama dediklerim ve Toygar'ın iğrenç canına kan vermiş olmamdı.

Kulaklarıma mükemmel arkadaşım Gizay'ın sesi geliyordu. "Neden bayıldı?" Diye sordu. Ona ne kadar babamın yanında çalıştığı için kızsam da o benim can dostum, sırdaşımdı. Sevmemdeki en büyük sebep ise o annem gibi terk etmiyordu, ne olursa olsun benim yanımda duruyordu. Mesela bir gün babam Gizay'ı tehdit etmişti, Gizay yine de beni terk etmeyip işe girdi ve yanımda durdu. Bağı kopmayan arkadaşlık ama babamın zoru ile görüşülmeyen bir arkadaştık.

"En son bir odadan Rasim amca çıktı ardından Afşin çıktı. Afşin duvardan tutunarak gidiyordu ve Toygar'ın odasının kapısının kolundan tutuğunda anda yere yığıldı, bende odaya getirdim." Dedi bu ses yabancı kız sesi. Kimin olabilirdi ki? Benim hayatımda olan kız sayısı bile beş parmağı geçmezdi. Sevinç vardı, Narin abla ve bugün hayatıma katılan Gizay'ın sevgilisi Feyza vardı. Ah bu Feyza'ya ait olmalıydı. Benimle hastaneye gelen tek kız da oydu. Feyza'nın hareketlerine denetlediğim zaman şöyle bir seciye çıkmıştı; fazla konuşmayan, dinleyici, iyi gözlemci, zeki ve asil kızdı.

"Bugün fazlasıyla yorgun bir gün geçirdi. Bugün kliniğe gittik sonrasında adamlar bana arkadaşınız lavabo da kilitli kaldı dediler. Tabii ben de hızlıca oraya gittim ve birde ne görüyüm? Üstü kan içinde. Sordum neden kan oldu diye? O ise kolum hele nereye takıldı da kan oldu diye cevap verdi. Ama bana göre yalan söylüyordu. Bileklerini kesip intihar edecekti ama tuvaletin alarm sistemi varmış o da yanlışlıkla basmış olmalı, adamlar sesi duyunca koşarak yetişip engel oldular." Uzun uzadıya konuşan Gizay sustu. Düşünmesini istediğim düşünceyi aklına düşürmeyi başarmıştım. Karaltı beni öldürse bile Gizay intihar diye ortaya atacak ve intihar ettiğimi düşüneceklerdi. "Bir de böyle olunca korktum ve doktorun kapının eşiğinde bekliyordum. Doktor 'dokunmaktan neden çekiniyorsunuz?' gibisinden soru sordu. Bizimkisi ise doktoru tersledi. Bu işte bir iş var ama bilmiyorum. Onun haline çok üzülüyorum."

Ah Gizay üzümlü kekim. Sen daha benim yaşadıklarımın bir kısmını duymamışsın bile. Benim yaşadıklarımı bir görsen sen bile intihara kalkışırdın.

"Zor şeyler yaşadığı kesin ve intihar isteği olabilir." Dedi Feyza. "Afşin Toygar'dan başka birini sevdi mi?" Konudan bağımsız soru sordu.

Niye sordu ki?

"Niye sordun ki?" Dedi Gizay aklımdan geçen soruyu bire bir sordu, kalp kalbe karşıymış.

"Yani." Dedi Feyza ne diyeceğini bilmez bir tınıyla konuşuyordu. "Belki Toygar'ı o yüzden sevmiyor olabilir." Gerçekten Gizay'ın konuştuğu konu ile zerre alakası yoktu. Feyza bunu bana söyleseydi yüzüne ne alaka diye haykırırdım. Birini sevsem, öleceğimi dahi bilsem Toygar'ın yüzüne bunu söylemek için can atardım.

"O zaman ben baştan anlatıyım olayı." Dedi Gizay. Merakla kulaklarımı açmış onu dinliyordum, acaba hangi olayı anlatacaktı? "Biz Afşin ile lise on birden beri tanışıyoruz. Bizim okula geldiğinde çok durgun, sessiz ama bir o kadar zeki ve güçlü bir kızdı. Hatta biliyor musun? Çok güzeldi, adeta güzellik abidesiydi. Her erkek ona hayrandı, Afşin'i arzuluyordu. Elde etmek için elinden geleni yaptılar ama Afşin yüz vermiyordu. Ben Afşin'e erkeksi duygularla değil, her zaman can dostum olarak yaklaştım ve dostluğumuz ilerledi. Bana derdini anlatmaya başladı. Bizim okula gelmeden önce başka bir erkek sevmiş ama Rasim Bey bu aşka engel olup oğlanı bir güzel dövmüş, tehditler etmiş." Gizay uzun uzadıya konuşurken bugün ne fazla konuşuyordu bu Keloğlan. Gizay susmak bilmeyip hala konuşmaya devam etti. "Afşin ondan sonra aşka tövbeli ve kendini bu aşkın günahkârı olarak görüyor. Yani senin sandığın gibi değil aşkım. Afşin aşka tövbeli ve birini şuanda sevmez, sevemez."

"Ne tövbelisi kot kafalı." Dedim artık dayanamayarak gözlerimi hafifçe araladım. Gözlerime tavandaki LED ışık sistemi vuruyorken, ışığın şiddetine karşı gözlerimi kıstım. "Aşk diye bir şey yok ki inancım olsun." Diye uykulu ses tonumla mırıldanıyorken, ışıktan rahatsız olduğumdan gözlerimi sağıma çevirdiğimde Feyza, eski tasarım, krem rengindeki, altın varaklı tekli koltuğa oturmuş hortlak görmüş gibi kahverengi gözlerini belirtmiş bana bakıyordu. Hemen ardından kafamı sola doğru çevirdiğimde Feyza'nın oturduğu koltuk ile aynı tasarım olan koltukta da Gizay oturmuş, o da hortlak görmüş gibi bana bakıyordu. Ben öldüm de geri mi dirildim ki? Hayat beni öyle sahiplenmişti ki ben hayattan vazgeçsem, o benden vazgeçmiyordu. "Aşkmış." Mırıldanarak başımı yastıktan hafifçe kaldırıp belimi doğrultum. Yüzüme dökülen peruğun siyah saç telleri gözlerimin önünden alıp kulağımın arkasına sıkıştırdım. Başımı koyduğum yastığı alıp her devlet hastanesinde olan yatağın başlığına yerleştirdim ve belimi yastığa yaslayarak ikisine bakmaya başladım. "Aşk ergenlerin uydurmuş olduğu duygu. Ben de o zamanlar ergendim ve o sıralar götünden korkan lavuğa bana gösterdiği şefkati aşk zannettim. Aldanmışım... Yanılmışım... Aşk yoktur." Gözlerime sevgisizliğin en mahzun görüntüsü yüklendi. "Evlenmek, sevmek, âşık olmak bana göre değil." Dedim içimde olan huzursuzlukla. Huzursuzdum çünkü ben sevmeyi ve sevilmeyi hak ediyordum ama kimse o istediğim sevgiyi vermedi. "Ayrıca Toygar'ı da..." Gözlerime büyük bir ciddiyet yükleyip Feyza'ya diktim. "..." Sonrasını büyük bir sessizlik kapladı çünkü susturulmuş zulüm vardı hayatımda, tehditler yüzünden susuyordum. "Aman kısacası aşk yoktur, şefkat vardır. Şefkati aşk zannetmeyin."

Derin nefes alırken Feyza dudaklarını aralayıp "Aşk en günahkârı bile masum yapacak kadar güçlü duygudur." Diye mırıldandı Feyza ardından gözlerini Gizay'a yöneltti.

"Yav he he." Diyerek Feyza'nın sözlerine göz devirdim. Onlar Gizay ile bakışırken ben sap olarak odaya göz gezdirdim; genelli altın sarısı, bej ve krem rengi ile döşenmişti. Bej, krem rengi duvar kâğıdı ve aralarına karışmış altın sarısı renginde mermer desenli duvar kâğıtlarıyla döşeliydi. Her devlet hastanesinde bulunan bir yatak ve bir adet küçük televizyon, iki adet sağlı-solu bulunan tekli koltuk ve benim yanımda altın varaklı krem renginde komodin vardı, ek olarak da başımda dikili olan uzun demir parçanın üstünde duran içi sıvı ilaç dolu serum vardı. Serum hortumundan yağmur damlası gibi damlayan damlalar damarlarımdaki kanla buluşuyordu. Soğuk serum sıcakkanıma ilişince bedenime ferahlık gelmişti. Çeyreğine gelen serum torbasına bakarak "Bu niye koluma bağlı?"

"Tansiyonun düşmüş hemşire serum taktı." Dedi Feyza Gizay'dan gözlerini alarak serum torbasına çevirdi. Gizay'a büyük hayranlık ve sıcacık bakan gözler başkasına gelince düz kahverengi harelerle bakıyordu, Gizay'a baktığı gibi kimseye bakamıyordu

Hızla başımı yere çevirip düşen tansiyonumun nereye düştüğüne bakmaya başladım. Yerde tansiyonum yerine Osmanlı sarayını aratmayacak derece olan baklava dilimi deseni ve ince şeritler halinde olan altın sarısı mermerlerle döşeliydi. Güçlü ışık sistemi yere yansımasıyla o ışığın içinde kendi yansımamı görüyordum. Birazdan içeriye Kanunu Sultan Süleyman gelirse şaşırmamak lazım. Osmanlı sarayına layıktı bu mermerlerin desenleri. "Tansiyonum nereye düştü? Zira yer de yokta." Sırıtarak Feyza'nın gözlerine baktım. İçimde büyük bir coşkuyla yaramaz çocuğun sevinci yüklüydü. Feyza da sırıtarak bilmem dercesine omuz silkeledi.

"Valla ben de dedim." Dedi Gizay gözlerimi tebessümle ona çevirdim. "Tansiyonun yere de düşmemiş nereye düşmüş diye doktor sinirlendi." Şaka yapıyordu çünkü kendisi az önce Feyza'ya neden bayıldı diye sormuştu. "Hatta bunu söyleyince beni kovacaktı da Feyza engel oldu."

Doğru mu söylüyor dercesine kafamı hızla Feyza'ya çevirdim, Feyza yalancı bir gülüşle kafasını tasdikler biçimde salladı. "Yani tansiyonum düştü diye mi taktılar?" Dedim seruma yavaşça gözlerimi çevirerek en kınayıcı bakışımı attım. "O zaman gerek yok çünkü ben kahvaltı yaptım sadece ve onu da geri kustum." Sol elimin işaret parmağını kendime doğrultup göğsümün ortasına vurarak. "Açım ben aç." Ardından parmağımla vurmayı kestim. "Açım, aç, aç." Diyerek kolumdaki bez bandı sökmeye başladım. "Gidelim de dışarı da size şöyle ziyafet çektiriyim." Derken ağzımın suyu aktı.

Dediğim anda lafı ağzıma Gizay "Kapı da koruma var Afil ateşi." Diyerek tıktı. Hiç ona cevap vermeyerek sökmeye çalıştığım bez banttı aniden çekip kolumdaki banttı çıkarttım. Kaşlarımı çatıp ona döndüm. "Baban korumaya dışarıya çıkmayacak diye talimat verdi."

Gizay bana gözlerini kısıp dışarı çıkmayacaksın diye bakışlar atarken, Gizay'ın bu bakışlarını umursamayarak gözlerimi büyütüp içime buranın tüm oksijenini çekerek yanaklarımın içini havayla doldurdum. "Babam nerede?" Sorusu ile de yanaklarımdaki havayı boşaltım. Sorunun cevabı kendimde gayet iyi biliyordum, sadece beni merak edip etmediğini merak ediyordum.

"Toygar'ın yanında." Dedi Gizay üstünde olan değişik gerginlikle. Ben gayriihtiyarî biçimde babamın sevgisini, onun yüreğini istiyordum ama bana bir türlü babam bu sevgiyi karşılamıyordu, sevgisini kazanmak istediğimi görmüyordu. Sevgi dökülmeyen yüreğim de kanlar hiçbir zaman dinmeyecekti, kalbimde bu sevgisizlikle çok insan ölecekti, artık onların yeri toprağı olmayan kalbime gömeceğim. İlk başta bana yaptığı işkencelerin intikamı, sonrasında ise sevgiye aç bırakan yüreğimin intikamını alacağım.

"Daha iyi o zaman." Dedim kaşlarımı havaya kaldırıp tehlikeli kıvrılan dudak kenarlarımla kapıya doğru baktım. "Korumayı bir şekilde atlatırız." Kolumdaki kanayan damar yolunu diğer elimle kapatırken belimi doğrultup bacaklarımı yatağın kenarında sarkıttım, bastırdığım elimi açıp elime bulaşan kendi kanıma bakarak "Ben de babamı merak ettireyim." Sessizce mırıldanırken kanımın koyu kırmızı rengine baktım, acayip bir biçimde kana bakarak içimde olan ateşi tekrar körükledi. Elime bakmayı keserek kolumdan yavaşça süzülen kanı elimle tekrar kapatıp ayağa kalktım, birden kalkmamla bu dört duvar başım da dönmeye başladı. Hızla elimi kolumdan çekerek duvara yerleştirip gözlerimi kısaca kapattım.

"İyi misin?" Derken gözlerimi açtım ve arkamda olup ayağa kalmış benim hareketimi görünce telaşlanan Gizay'a baktım. Dudaklarımı aralayıp konuşacaktım ama Feyza bana bir adım atıp kolumdan tutmak için hareket yapınca elimi dur şeklinde açıp ona gösterdim, o da adımı hızla geri çekti.

"İyim." Dedim elimi duvardan çekip duvarda avucumdan çıkan kan iziyle bakışıyorduk. Duvar kâğıdının kan olması hiç iyi değildi. "Islak mendil var mı?"

Feyza elindeki çantayı açıp "Ben de olması lazım." Diyerek ıslak mendilin paketini alarak içinde bir tane çıkartıp bana uzattı. "İhtimallere izin vermem." Tehlikeli bir biçimde tebessüm ederken elinde mendili alıp duvardaki izi hızla sildim.

"Teşekkür ederim." Dedim kanın sildiğim mendilli komodinin üstünde duran kocaman çantamın içine atıp fermuarı kapattım ve Gizay'a yanıma gel diye el işaretti yaptım. Gizay hızla yanıma gelirken üç adım yerde Feyza'nın yanında durdu, gözlerini merakla bana çevirdi. "Şimdi bu korumalar günlük değişiyor, o yüzden koruma tam ne yapacağını bilmiyor." Derken ikisinin gözleri büyüterek olmaz dercesine bakıyorlardı. "Öyle bakmayın. Gizay hastanenin yemekleri çok kötü, sizi güzel yemek yerine götüreceğim."

Gizay yemeği duyunca ışıldayan gözleriyle bana bakmaya başlayarak bir eliyle karnını ovuşturuyordu. "Güzel mi yer?" Dedi diliyle dudaklarını ıslatırken. Tebessümle başımı olumlu anlamda sallayınca "Tamam o zaman biz varız." Derken Feyza da hiç itiraz etmedi. "Plan ne?"

"Tahmince hastaneye fazla adam yığamayacaklar, dışarı da tek koruma vardır." Dedim Gizay beni onaylar şekilde kafasını sallarken devam ettim planımı söylemeye, "Sen korumayı bir şekilde kapıdan yavaşça uzaklaştıracaksın. Biz de o sırada koridora sızarken sen belirli miktar da bozuk para isteyeceksin. Eğer verirse bilerek yere düşür ve beraber toplayın. Ben de o sırada seni arayacağım, sende acil işim çıktı, sen topla diyerek ayrılacaksın ve bizim yanımıza geleceksin. Eğer bozuk parası yoksa adamın ilgi alanı bul onunla ilgili muhabbet et, ben seni sonradan ararım." Güzelce gülümseyerek sözlerimi bittirdim.

"Şeytanice." Dedi Feyza parmaklarını şıklatıp ardından bana doğrultarak."Güzel plan." Absürt bir planım Feyza'yı aksiyona sürükleyeceğinden heyecanlı görünüyordu.

"Şeytanice değil, her gün babamın korumaları değişiyor ve ne yapacaklarını tam kestiremiyorlar." Dedim gözlerimi heyecanın küçük bakışımı Gizay'a yönelterek. "Hadi giz giz." Ona gaz veriyordum.

Gizay tereddüt dolu bakışını bana yönlendirirken tek kaşını havaya dikip kafasını olumluca salladı. Ardından yanımızdan uzaklaşırken kapıyı aralıklı bırakıp dışarıya çıktı. Elime büyük çantamı alırken diğer elime de ayakkabılarımı alıp kapının yanına doğru giderek, aralıklı olan kapı arasında izlemeye koyuldum. Feyza da benim yanıma doğru gelirken topuklu ayakkabısının sesi çok dikkat çekiyordu, eğer onunla gidersek dikkat çeker ve çarçabuk yakalanabilirdik. Feyza'nın kulağına yaklaşıp "Ayakkabısız koşabilir misin?" Sessizce mırıldandım.

"Evet." Dedi o da benimle aynı çıkan ses tonuyla.

"Ayakkabını çıkarıp eline alır mısınız? Yoksa çabucak yakalanabiliriz." Diye ikaz da bulunurken Feyza kahverengi iri gözlerini açıp-kapatıp ayağındaki on santim ayakkabıyı çıkarıp eline aldı. İkazımı yerine getirince kapı arasından gözlerimi belirterek Gizay'ın bize yapacağı işaretti bekliyorduk.

Koruma ve Gizay'ın arkası dönüktü, bir de aynı renk giyince hangisi Gizay diye şüphe etmemek elde değildi. Arasındaki fark birinin saçları vardı, diğerinin ise sıfıra kesilmiş saçları ve uzun boyu vardı. Gizay'ın boyu uzundu ve saçları sıfıra vurulmuştu, işte bu Gizay olmalıydı. Gizay kolunu korumanın omuzlarına sarkıtmış, derin muhabbet ediyorlardı, korumayı karşılarından bulunan pencereye doğru ilerletiyor ve adam da hiç farkında olmadan yürüyordu. Gizay diğer elini kalçasının arkasına yerleştirip gelin diye işaret edince kapıyı yavaşça açarak dışarıya çıktık. Gizay ilerletirken Feyza dışarıya çıktı ve kapının kolunu kavrayıp sessizce kapatacakken, adam bizim olduğu tarafa kafasını hafifçe çeviriyordu, hemen Gizay boşta kalan elini adamın çenesinin altına yerleştirip kendi yüzüne doğru sabitledi. Koruma ve Gizay göz göze birbirlerinin yüz hatlarına bakarken kapıyı örttüm, Gizay biraz daha kafasını adamın yüzüne doğru yaklaştırdı, uzunca birbirlerini inceliyorlardı. "Ağabey biz ne yapıyoruz?" Dedi şaşkınca Gizay'ın yüzünü incelirken koruma.

"Birbirimizi öpmeyeceğimize göre senden bozuk para istiyorum aslan parçası." Dediğinde Gizay, gülmemek için elimi ağzımla kapatmak istedim ama ellerim doluydu, dudaklarımı birbirine bastırarak gülmemi engelledim. Karnıma çantamı yapıştırıp sessizce koşmaya başladık. Büyük adımlar, kayan ayaklar ile uzaklaşmıştık, ama yine bizi görebilecek mesafedeydik, biraz ilerledik ve sonunda sola döndük. Sırtımı duvara yaslayarak derin nefesler veriyorduk, Feyza benim karşımda durup ellerini diz kapağının üstüne yerleştirmiş, soluklarını tazeliyordu. Hızla çantanın içinden telefonu çıkartıp Gizay'ı ara butonuna tıklayıp telefonu kulağıma yasladım. Aranıyordu... Aranıyordu... Büyük hızla telefonu açtı.

"Biz yangın merdivenine yakınız seni orada bekliyoruz." Diye soluk soluğa konuştum.

"Aaa öyle mi olmuş?" Dedi Gizay numaradan. "Hemen geliyorum efendim." Telefonu yüzüme kapattı. Telefonu çantanın içine yerleştirirken aklıma bir anda kulağıma taktığım dinleme cihazını peruğun altında kontrol ettim, hala kulağımda hâlihazırda dinlemek için bekliyordu. Kulağımla oynayınca Feyza gözlerini anlamaz biçimde kulağıma çevirmişti, peruğu kulaklarımın arasından çıkartıp kulaklarımı kapattım. Feyza ile bakışmamız sürürken Gizay koşarak yanımızda duraksadı, ellerini diyaframının üstüne koyup soluklanıyordu, göğüs kafesi iniltili çıkıntılıydı.

"Afil ateşi." Dedi Gizay Feyza'nın yanına geçip amber gözlerini bana belirtti, nefeslerini verirken, "Bu senin çantadan düştü." Diyerek elime bir kâğıt parçası uzattı. Benim çantamdan bir parça kâğıt, çok saçma çünkü benim çantamın fermuarı açık değildi. Gizay'ın elindeki küçük kâğıt parçasını alıp açtım.

El yazısı olmayan, dijital mavi boyayla yazılmış yazıydı.

Ölüm çaresizlik içinde kalanların dileğidir. Ve hiçbir dilek kolaylıkla gerçekleşmez.

Karaltı.

Karaltı yazmış olmalıydı, şuanda canımı almak için çabalayan oydu, ölmek için kırk takla atan da bendim. Öldürecekti ama kolay öldürmeyecekti, yaşayacaktım, acı çekecektim, acı çekerken de nefeslerim ciğerlerime batacaktı ama yine ölmeyecektim. Karaltı'nın da nefesleri ciğerlerine battığı an ben kurtarmıştım onu, ama Karaltı beni bu hayattan kurtarmayacaktı.

"Afil ateşi." Diyerek daldığım noktadan beni Gizay'ın sesi uyandırdı, gözlerimi daldığım noktadan alıp Gizay'a yönlendirdim. "Daldın gittin... o kağıtta ne yazıyor? Biri sana mı göndermiş."

"Yok, sadece gereksiz bir kâğıt." Dedim kâğıdı katlayıp çantamın içine geri koydum. İçime ilginç bir şekilde, bu söz ile Karaltı'ya ısınmaya başlamıştım. O benim özlü sözler sözlüğüm olabilirdi. "Aman neyse bu kasvetli havayı dağıtalım. Ben daldığımda sen ne diyordun?"

Gizay sırıtarak "Gerçekten de bunların hepsi salakmış, hemen kandı yavşak." Dudaklarını ıslatınca gülümsemesi büyüdü.

"Giz giz sen daha çok çocuğa yavşıyordun." Dedim yüzümdeki kasvetli ifadeyi yok edip sırıtmaya başladım. "Yüzünü yaklaştırmalar, burun burna gelmeler, öpecekmiş gibi hal almalar." Dediğimde Feyza dayanamayıp katıla katıla kahkaha atmaya başladı. Feyza'nın gülmesine dayanamayarak bende kahkaha atarken "Senin gay olduğunu bilmiyordum." Söyleyince Gizay benim sözlerime karşın göz devirdi.

"Bir kere ben siz yakalanmayın diye çocuğa öyle davrandım." Dedi Gizay bizi suçlar tınısıyla konuşurken işaret parmağını bana doğrultu. "Eğer adım gaya çıkarsa sizden bilirim kızlar." Parmağını indirip Feyza'nın belini hızla kavrayıp kendine çekti, diğer elini kaldırıp parmağıyla Feyza'nın yanağını okşuyordu. "Ben ne gayım, ne de karşı cinsten kimseyi severim, ben bir tek Feyza'yı bilir, onu severim." Tutkulu bakışını Feyza'nın üzerinde gezdirdi, Feyza da kollarını Gizay'ın beline dolayıp sarıldı. Gizay elini Feyza'nın yanağından çekip saçlarını okşamak için saçlarına geçirirken, kendine doğru çekip Feyza'nın alnını dudaklarına bastırdı. Gizay ve Feyza eş zamanla birbirlerini kokularını çekerken Gizay dudaklarını çekti ve Feyza'nın gözlerinin içine baktı "Sen yanımdayken, dünya istediği kadar üzerime gelsin sen varsın ya yanımda, yeter."

"Âşıksınız anladık ama açım ben arkadaşlar." Dedim ikisinin bakışlarını üzerime çektim. "Bak şuraya bayılır düşerim ha." Aralarına girmiş gibi oldum ama gerçekten açlıktan bayılacağım. Gizay gözlerini Feyza çevirirken ellerini Feyza'nın üstüne çekti. Feyza da Gizay çekince çekti.

"Hadi siz de ayakkabılarınızı giyin." Dedi Gizay amber gözleriyle elimizdeki ayakkabıları gösterirken Feyza'nın gözleri hala Gizay'ın üstündeydi. Elimdeki ayakkabıyı yere koyup hızla ayaklarıma geçirdim. Feyza gözlerini Gizay'ın üstünden hala çekmemişti, Allah aşkına şu tipte ne bulmuş olabilirdi? Boğazımı gıcık tutmuş gibi yaparak öksürmeye başladım. Feyza bana bakınca elindeki ayakkabıları işaret ettim, şaşkın Feyza hemen yere koydu ve giydi. "Yangın merdivenlerinden mi ineceğiz?"

"Evet." Dedim ve inmeye başladık.

Yangın merdivenlerden inmiştik sonunda. Danışma yazan kısma gelmiştik ki Feyza soluk soluğa konuşuyordu "Ben bu kadar aksiyona hazır değilim, lütfen bir-iki dakika dinlenelim." Dediğinde arkamı hızla döndüm, Gizay Feyza'nın belinden tutmuş destek oluyordu yürümesi konusunda. Görünüşü gerçekten de nefes nefese kaldığını, topuklu ayakkabısının onun ayaklarını vurduğunu yüzünün ekşitmesinden belli olurken, bir kolunu Gizay'ın boynundan tutup ayağını tutmasından belli oluyordu. Gizay da bu durumu görünce Feyza'yı kucağına alıp orada bulunan bekleme koltuğuna oturturdu ve kendi de oturarak Feyza'nın bacağını kavrayıp dizini üstüne koyarken topuklu ayakkabıyı çıkartıp ovuşturmaya başladı.

"Oy benim meleğimin ayaklarımı acımış." Dedi Gizay masajına devam ederken.

Gerçekten midem ayrı bir bulandı böyle görünce, bana en son şefkat eden Toygar'da böyle hareketler sergiliyordu ama Toygar'a seni sevmiyorum dedim zaman görmüştüm gerçek yüzünü. Toygar dıştan gördüm yeşil türbe, içine girdim estağfurullah tövbe sözünün vücut bulmuş haliydi.

Onların bu yapış yapış, yılışık hallerini görmemek için etrafıma göz gezdirdim. Bir tane adam ve yanında beş tane koruması olan adamlar içeriye girdi. Adam da öyle kasvetli, kibirli, ukala havası hastanenin her köşesini kaplamıştı, bu adamın bu havası beni tanıdık birine benzettim, sanki arayıp da bulamadığım biriydi.

Büyük bir özenle adamın hareketlerini anbean incelemeye koyuldum. Adamın kafasında gri kasket şapka, üstünde ekose desenli gri ceket ve pantolon, ayağında ise parlak siyah ayakkabı vardı. Kirli sakalı, dudaklarına değen pos bıyığı, gözlerinde ise güneş gözlüğü takılıydı, güneş gözlüğü çok siyahtı gözlerinin rengini belli etmiyordu. Dünya'nın en zengin insanı gibi havalarla geziyordu ama bence gerçekten de adamın maddi durumu zirveler de gibi görünüyordu. Burası özel hastaneydi, buraya gelenlerin çoğunlukla maddi durumu iyi olan kişilerdi, adamın da buraya tedavi olmak için gelmiş olmalıydı. İçimde bir sesin bu adamı çok aradığımı ama bulamadığım bir adam olduğunu söylüyordu. Kimdi ki bu?

Kulaklarım da olan ses kayıt cihazından sesler yükselmeye başladı.

Kapı birden açıldı "Ne zamana kadar burada olur?" diyordu babam.

"Hastaneye giriş yapmış, birazdan toplantı başlar." Diye Necip'in sesi kulaklarıma geliyordu. Uzun sessizlik oldu ve bir daha konuşma olmadı.

Babam ve Necip'in bahsettiği adam bu olmalıydı. Hastaneye bu adam girdikten sonra kimse girmemişti, zaten adamın hareketlerinden apaçık belli oluyordu. Büyük bir ihtimalle hastane de toplantı yapacaklardı. Burada toplantı yapacaklarsa, bunlar tehlikeli işler karıştırıyorlardı. Eğer yaparlarsa kulağıma sesleri gelirdi. Adam danışmada işlerini bittirdikten sonra verdiği kimliği alıp kısaca etrafa baktığında sırık gibi ortada duran beni fark etti, gözlerinde olan güneş gözlüğünü yavaşça indirip gözlerime baktı. Adamdan bakışlarımı hiç çekmeyerek geriye doğru sendeledim çünkü bu aradığım Türkiye'nin ve dünyanın en büyük uyuşturucu baronu Kurtuluş Telvecioğlu'ydu. Omuzlarımı dikleştirerek adamın kahverengi gözlerine odaklandım. Ben bu adamı uzun süredir takip ediyordum ama bir türlü izini bulamıyordum. Artık pes etmiştim ki adamı yer de buldum. Adamın buraya gelmek için tek amacı olmalıydı; o da babam ve Necip'le toplantı yaparak paralar verilecek, babamlar da bu paradan büyük bir gelir sağlayacaktı. Babamın bu adamı görmesiyle gözlerinde dolar ibresi almıştır bile.

Burada tek yanan annelerin yürekleri, genç çocukların kaderinin sayfaları bu lanet madde yüzünden yanmasıydı. Satanlar için umurunda değildi, para geliyor muydu? Evet, hem de çok büyük meblağda geliyordu, o zaman sıkıntı yoktu. En son bu adamın sattığı uyuşturucu yüzünden birinin ölmesi sonucunda bu adama karşı iyiden iyiye kinleşmiştim, o kinim hala içimde yanmaya devam ediyordu, bu adamı kaçıramazdım.

Bu gece bu iş burada bitecekti...

Kurtuluş Telvecioğlu bugün ölecekti.

Adamın gözlerini hiç benden çekmeyerek başında kasket şapkayı çıkarak küçük bir selam verip başına şapkayı yerleştirdi, dudakları tanır gibi tebessüm oturdu. Beni tanımasının imkânı yoktu, çünkü bu adamı hiç bu kadar yakından görmemiştim. Beni magazin programından veya haberlerden filan biliyordur.

Babamın sesi yine çıkıyordu "Bu gece sıkıntı çıkmaz değil mi Necip?" dedi oldukça tedirgin ve tereddütlü tınıyla.

Ah paragöz babacığım, senin hayatında ben olduğum müddetçe başında şedidler olacak.

Necip damağını cıklatıp "Sıkıntı çıkmaz, sen rahat ol Rasim. Adam buraya sahte kimlikle giriş yapacak, onu tanıyan çıkmaz buralarda."

Güleyim bari adamı ben tanıdım, polis nasıl tanımasın?

Feyza derin nefes alarak "Yorgunluğum geçti, hadi gidelim." Dedi üstünden büyük bir yük atmış gibi çıkan sesiyle. Gizay Feyza'nın ayakkabısını giydirip Feyza ayağa kalktı ve aniden kolumdan tutarak çekiştirmeye başladı.

Hızla arabanın yanına gittik ve gideceğimiz yere gitmeye başladık. Arabanın içinde büyük sessizlik hâkimdi, bu suskunluğu bozmak adına dudaklarımı aralayıp dikiz aynadan Gizay'ı kontrol ettikten sonra Feyza'ya döndüm. "Biraz kendinden bahsetsene Feyza." Dedim Feyza gözlerini yolun ışıklarından alırken dudaklarını ıslatarak bana döndü. Sanki üstünden tedirginlik var gibiydi.

"İsmin Feyza, Soyadım Uygur, 27 yaşındayım. Boyum 1,68. Kilom 58. Mesleğim avukat, hobilerim kitap okumak ve sinema da film izlemek." Dedi tek bir nefeste. "Bahsedeceğim şeyler bu kadar. Bende seni tanımak istiyorum Afşin, sen de bahsetsene kendinden."

"Benim adım Afşin. Boyum 1,78. Kilom 53. Gözlerimin rengini bilmiyorum. En sevdiğim yazar Reşat Nuri Güntekin'den Çalıkuşu." Dedim. "Ek olarak 26 yaşındayım, okuduğum meslek savcılık ama altı yaşımdan beri modellik ve mankenlik yapıyorum."

"Ben Gizay Ortaç görüşmek için numaram 05********* ulaşabilirsiniz." Dedi program sunucusu gibi tavırlar sergilerken Feyza elindeki çantayı Gizay'ın suratına çarptı. "Bebeksi suratıma ne yapıyorsun Feyzoşum," Dikiz aynadan bakarak olmayan saçlarını düzeltirken "Baksana bebeksi suratım dağıldı."

"Ne oldu Gizay Efendi, kızlar sana bakmayacak diye mi korktun?" Dedi Feyza kızgın çıkan sesiyle.

"Bebeğim benim ilgi alanım tek sensin." Dedi Gizay. Feyza hemen yumuşayarak yüzünde kocaman gülümsedi yayıldı, arkasını dönerek Gizay'ın yanağını okşadı.

"Siz hep böyle misiniz?" diye soru sordum.

"Nasılız?" diye Feyza da bana soru sordu.

"Yılışık," Dedim yüzümü iğrenir biçimde büzüştürdüm. "Yapışık," Gözlerimi kıstım "Ve vıcık vıcık."

İkisi birbirlerine bakarak tebessüm ettiler "Evet." Dedi ikisi ayna anda.

Hiç cevap vermeden yola baktım. Gideceğimiz yere varmıştık, park yasağı olmayan yere arabayı park ettim. Gözlerimi Feyza'nın oturduğu pencereye dikip onlara da burayı işaret ettim. Onlar da arabanın siyah cam film ardından Peyami usta kokoreç yazan seyyar arabanın önünde durmuştuk. Gizay ve Feyza burayı görünce hayal kırıklığı ile yüzüme burayı görmediklerini belli eder biçimde bakıyorlardı bana. "Ben de lüks restorana götüreceksin sanmıştım." Diye arkadan Gizay'ın sesi geldi, dikiz aynadan arkada kalan Gizay'a kısaca bakıp tekrar Peyami amcanın seyyar arabasına baktım.

Gizay'ın bu haline küçük bir kahkaha tepkisi vererek şoför koltuğunda belimi dikleştirip "Emin olun," Dedim gözlerimi tekrar arka koltukta oturan Gizay'a dikiz aynasından bakarak, "Lüks restorandan yemeğindense, dostlarımın samimi olduğu kuru ekmeği tercih ederim." Arabanın kapısı açtım ama onlar inmek için hareket yapmayınca "Haydi ama ya gelin bak çok güzel yemekleri var." Dediğimde arabadan indiğimde arabanın altında değişik bir ışık parıldarken umursamayarak kız kulesini karşıma alarak ortada durdum. Kısaca gözlerimi kapatıp içime denizin tuzlu ve serin kokusunu ciğerlerime işledim. Gözlerimi açtığımda karşımda kız kulesi hala duruyordu. Denizin üstünde oluşan yakamozlar denizi ışıtırken yavaşça denize doğru yürüyordum. Peyami amca çimenlik yere koyduğu küçük masalar ve küçük tabureler karşıma çıkıyorlardı. Ayakkabılarımı ve çoraplarımı hızla çıkartıp çıplak ayağımı çimenliklere doğru basarak yürüdüm. Kafamı gökyüzüne kaldırırken Ay bana huzmesiyle selamlarını veriyordu. Yıldızlarda Ay'ı böyle görünce onlar da ışık güçlerini artırıyor ve gökyüzüne güçlü ışıklarını yolluyorlardı.

Birden kulağıma babamın sesi gelince irkilerek arkamı döndüm ama bu ses kulağımdan geliyordu. "Ooo Hoş gelmişsin Kurtuluş." Tahmin ettiğim gibi oraya toplantı yapmak için gelmişlerdi.

"Hoş bulduk." Dedi tanımadığım bir ses ama bunun Kurtuluş olduğuna adım kadar eminim. "Buna ne oldu?" Toygar'a bakıp dediğine eminim ama kanıtlayamam.

"Benim kız." Dedi babam, "Biraz pataklamış." Kurtuluş denilen adamın büyük kahkahası cihaza doğru büyük gürültüyle geliyordu.

"Şu şey de gördüğüm kız mı senin?" Dedi damağını cıklatıp hatırlamaya çalıştı. "Ben danışmanın oradayken değişik gözleri olan, bembeyaz kıyafetleri olan mı?"

"Evet, o şeytan gözlü kız benim de." Dedi babamın yüz ifadesini görmek için canımı bile verirdim. "Dışarıya mı çıkmış?" Afallamış çıkan tınıyla.

Onlar konuşurken bende gözlerimi denizden alamayarak tabureye oturdum. O sırada Gizay ve Feyza aynı anda arabadan indiğinde kapı kapatma sesini duyar duymaz arabayı uzaktan kumandayla kilitledim. Kokoreççi Peyami amca yine arabasının üstünde kokoreççin dumanlarını tüttürüyordu.

Kurtuluş "Ben en son hastaneye girerken yanında bir kadın, bir erkekle dışarıya çıkmışlardı."

Babam bu kızla başım dertte konulu iç çekip "Necip sen koruma göndermedin mi?"

"Evet, gönderdim." Necip'in oldukça durgun bir sesi vardı. "Korumayı kandırdıysa."

"Ben bu kızı merak ettim valla." Dedi Kurtuluş "Hem Toygar'ın ağzına sıçmış, hem de korumayı kandırıp kaçmış... Bay Jasper Davis haklıymış, seçiminden dolayı tebrik ediyorum." Kıkırdayarak alaya alıyordu beni. "Maşallahın var kızının Rasim, bir gün beni kızınla tanıştır."

Tanışacağız Kurtuluşcuğum... Seni aynanın diğer yüzü Ferimah'la bugün tanıştıracağım.

Azrail'inle bugün tanışacaksın.

Gülmeyen babam kahkaha fırlatırken "Tanıştırayım da seni de bir güzel hastanelik etsin." Diye mırıldandı. Kurtuluş kahkahalarını durdurdu.

"Toygar ve Afşin nişanlı olduklarından beri biz hastanelerden çıkamıyoruz, ya kıza bir şey oluyor, ya da Toygar'a. Kedi köpek gibi birbirlerini yiyorlar." Bıkkınlıkla konuşan Necip'te rahatsız oluyordu artık.

Artık beni salsınlar, benimle baş edemeyeceklerini koskocam üç yılda anlayamamışlardı?

Gizay benim üç adım uzaklığıma, Feyza'nın yakınana tabureyi çekmiş oturuyordu. Feyza da bana yakın kısma oturmuştu. Onlar oturunca Peyami amcanın çırağı geldi "Ne vereyim güzel abime?" diye çırak siparişimizi bekliyordu.

Gizay çırağa göz ucuyla bakarak "İsmin neydi kardeşim?" samimiyet kurmak için soruyor olabilirdi.

"İskender." Diye cevapladı çırak.

"O zaman iskender koçum."

"Buyur abi." Dedi on altı bilemedin on yedi yaşındaki çocuk.

"Koçum sipariş verdim ya." Dedi Gizay, ne ara vermişti siparişi? Gizay'a bön bön bakarak salakça konuşmasını dinliyorduk.

"Af buyur ağabey, bir daha der misin?" Diye sordu, merakla gözlerimizi Gizay'a çevirdik.

"Koçum bize oradan üç ayran, üç iskender. Yalnız birinin tereyağı az olsun mide dokunuyor." Gizay'ın gece körlüğümü vardı. Adamın seyyar arabasının üstünde kokoreççi diye kocamanca yazıyordu.

"Ağabey biz kokoreççiyiz." Dedi İskender." Biz İskender satmıyoruz."

"Allah Allah." Diyerek Gizay iyice çocuğa baktı. "Niye ismin o zaman İskender?" Gizay çıkıştı.

"Ağabey adım İskender diye, iskender satmak zorunda mıyım?" Kahverengi gözleri kısarken sabırlı isyan ediyordu.

"Evet." Dedi Gizay ifadesizlikle, "Sen ismini değiştir çocuk?"

"Sırf merakımdan soruyorum, ne yapayım ismimi?"

"Kokoreç." Dedi Gizay ciddi ciddi.

"Abi sen içtin mi?" Dedi sessizce bir şeyler mırıldanıp denize doğru çevirdi kafasını. Kesinlikle küfür etmiştir içinden.

"Aslanım bize oradan üç yarım kokoreç, üç tane ayran diyorum." Çocuk hiçbir şey demeden yanımızdan ayrılırken Gizay'ın mal olduğunu düşünüyormuşçasına bakış atıyordu. Çırak Peyami amcaya siparişleri verip orada bulunan sandalyeye oturdu Gizay'a gözlerini kısarak bezginlikle bakıyordu.

Cihaza yeni sesler geliyordu "Çocukları boş ver de iş konuşalım, iş." Dedi babam. "Sen buraya gelmeden önce iyice taradık, bir cacık yok, güvenli yer."

"İyi, güzel." Dedi Kurtuluş. "Şimdi Rasimciğim ve Necipçiğim iki gün sonra İstanbul yeni kapı sahilinden, Bulgaristan'a gidecek olan bir gemi dolusu ot gidecek. Sizin bugünkü vereceğiniz parayı buraya dâhil edebilirim. Söyleyin bakalım siz bu işe kaç para veriyorsunuz?"

Söylediği gün tam olarak benim ölüm günüme ve hastaneye yatma günüme geliyordu.

Karaltı beni o gün öldürmese bile bir plan bulup o maddenin hiçbir ülkeye girişini sağlamamalıyım.

"Ben 30 milyon euro veriyorum." Demişti babam. Tahminen burada para aklama yapacaklardı, uyuşturucu satacaklar gelen paraları şirkette aktarıp sahte fatura kesecekler ve helal para gibi gösterecekler. "Bu başlangıç Kurtuluşcuğum eğer güzel paralar kazanırsam ciddi miktarda paralar yatırırım."

Euro Türkiye'de yirmi liraydı. 600 milyon Türk lirası yapardı.

"Benden de 100 milyon TL." dedi Necip, verdiği para çok cüzi miktardı. "Zaten bu sene Toygar İtalya'da büyük bir defile düzenleyecek ve tüm parayı elbiselere, mankenlere ve podyuma gidecek. Beyler bana ısrar etmeyin daha fazla verin diye."

Biri elini masaya vurdu. "Korkaksınız beyler," Kurtuluş bu paraları beğenmemiş gibi sesi vardı. "Şunu döven kız gibi cesur değilsiniz," Benle Toygar adisinden bahsediyordu, benim gücüm onları alt edecek kadardı ve bunu bu gece görecekti. "Kıza bak psikopat Garfied'i dövmüş. Vay anasını satayım."

Dikkatli dinlerken birden koluma Feyza dokununca irkilerek elini tutum, bu başka biri olaydı elini çoktan kırmıştım. "Afşin." Dedi şaşkınlıkla gözlerini tutuğum eline çevirince hızla elini bıraktım. Kaşlarını çatarak "Sana yarım saattir sesleniyoruz, dalmışsın herhalde duymuyorsun."

"Öyle mi?" Dedim sesim çatallı çıkınca boğazımı temizleyip. "Herhalde serumların etkisiyle böyleyim. Eee daha gelmedi mi?"

Gizay kalın, biçimli kaşlarını havaya olumsuz anlamada kaldırdı.

Kulağıma gelen babamın sesi "Kızım fazla cesaretli ama onun cesaretti deli hastanesine yatırttıracak." Son derece alaylıca çıkan ve benim küçümseyen tınısı vardı. "Yani Kurtuluşçuğum fazla cesaret sana olumsuzluk olarak geri döner." Haklıydı babam, benim cesarettim bedenime zarar gelmesini istemediğim içindi ama hep olumsuz şeyler görmüştüm. "Annesi de böyle yaptı sonu kötü bitti."

"Cesaret esaretten kurtarır Rasimciğim." Dedi Kurtuluş. "Kızına hayran kaldım, magazin de görüldüğü gibi cici kız değil aksine cesur ve güçlü kızmış helal olsun."

"Konu neden beni kızıma geliyor Kurtuluş?" dedi Babam, ilk defa beni koruduğunu duydum. Ben milletin yanında babamın kızıydım, evde ise onun evinde yaşayan yabancıydım.

"Eğer." Dedi Necip araya girerek, "Kendi oğluna düşünüyorsan, benim oğlan kaptı cesur ve güçlü kızı." Sonda dediği kelimeyi üstüne bastırak demişti.

O sırada Gizay bu konuşmanın arasına girerek Feyza'ya "Feyzoşum, bak kız kulesi de burada fotoğraf çekinelim." Dedi, Feyza kız kulesine hayranlıkla bakarak ardından Gizay'a döndü, otuz iki dişini çıkartıp sırıtarak kafasını olumlu anlamda salladı. Ayağa kalktılar denizin kıyısına gittiler. Eş zamanla çırak üç tane ayran ve üç tane pipet getirdi masanın üstüne koyup hızla geri gitti.

Tasarlayarak cinayet işlemek için Gizay ve Feyza'dan kurtulmam lazımdı. Bunlar benim yanımdan ayrılmayacakları kesindi. Aklıma öldürme ile ilgili plan geldi. Etrafı yavaşça kolaçan ettiğimde arkamda iki tane insan vardı, önümde ise kimse yoktu. Ayaklarımda çoraplarım dahi yoktu yerde duruyordu, çantamda uyku ilacı koymuştum ve onların ayranlarının içine uyku ilacı atarsam onlar sabaha kadar uyur ve kimse benden şüphelenmezdi. Çantamı yerden alarak kucağıma yerleştirdim, fermuarı açıp içinden uyku ilacı hapını aramaya başladım. Çantanın içinde yok yok olduğundan zorlandım, bulmuştum ama zor bulmuştum. İçinde ilacı hiç çıkarmayarak ilaçtan iki tane alıp avucumun içine sakladım. Fermuarı kapatarak çantayı tekrar yere koydum. Tekrar Feyza, Gizay ve diğer insanları baktığımda bana bakmıyorlardı, Feyza birden bana döndü ve elini havaya kaldırıp bana el salladı, bende elimi kaldırarak yüzüme tebessüm kondurarak el salladım. Feyza dönünce ona bakarak iki tane pipetin kâğıtlarını soydum, diğer pipeti ahşap masanın üstüne bıraktı diğerinin içine avucumun da olan ilacı atıp ayranı delerek karıştırdım ve yerine koydum. Diğerine de aynı sıralamayı uyguladım. Onlar bana gelirken ayranıma pipeti koyup yudumlamaya başladım.

"Buranın konum mükemmel Afil Ateşi." Diyerek Gizay ve Feyza tabureye oturdular. Ardından Peyami usta kendi eliyle kokoreçleri getirdi ve masanın üstüne yerleştirdi.

Onu tanıdığımdan yüzüne kocamanca tebessüm ederek "Eline sağlık ustacığım." Dedim, Peyami amca altmışlı yaşlarında olan, bu işle geçimini sağlayan ustaydı. Onunla birkaç aydır burada tanışıyoruz. Çok tontiş ve hayatındaki insanların kıymetini bilen amcaydı.

"Şifa olsun Afşin kızım." Dedi Peyami amca benim tebessümümle aynı şekilde tebessüm ederek. "Daha yeni sizinle konuşan benim torundu." Diyerek yaşlılıktan küçülen gözlerini merhametle torununa çevirdi. "Babasına demiş ben okumam, ticarette atılacağım. Beni dedemin yanına verin diye bende kıyamayıp yanıma aldım." Gözlerini bize çevirdi "Biraz zorlasın da okumanın kıymetini anlasın."

Peyami amcayla boş olduğundan oturur sohbet ederdik herkesten gizli. O bana evlendiğini, hayatını anlatırdı, ben de ona sevmediğim nişanlım olan Toygar'ı anlatır, akıl alırdım. Bana çekinmeden sorunlarını söyler olmuştu Peyami amca.

"Biraz öğrenmiş torun Peyami ustam, bizi çok güzel karşıladı." Dedim gözlerimle Gizay'ı işaret ederek. "Biraz benim arkadaşla isim anlaşmazlığı oldu."

"İyi yaptın oğul, okumanın kıymetini bilsin." Dedi Peyami amca Gizay'a bakarak.

"Amcam ben Türkçe öğretmenliği okudum, şuanda da şoför olarak sürünüyorum." Dedi Gizay gözlerini ayakta dikilen Peyami amcaya dikti. Patavatsızlığıyla konuşan Gizay, Peyami amca tarafından ters bir bakışa maruz kaldı.

"Afiyet olsun." Diyerekten ayrıldı yanımızdan Peyami amca.

Feyza kokoreçten önce önündeki ayranı alıp yudumladı "Ayran bozulmuş galiba." Dedi dudaklarına değdirdiği pipeti bırakarak eline kokoreççi aldı ve bir ısırık aldı "Ay ben bunu yemem."

"Ben seninkini yerim dünyam." Dedi Gizay Feyza'nın ekmek arasını önüne çekti ve ilk olarak ayranı içti. "Ayranda hafif acılık mı var?"

Hemen ilaçsız ayranımdan bir yudum aldım "Hayır bozulmamış." Dedim düz ve tok bir sesle.

"Sen bu adamı nereden tanıyorsun Afil ateşi." Dedi Gizay kokoreçten bir ısırık alarak.

"Geceleri aç kalınca nereye geldiğimi sanıyorsun Gizay?" Dedim ve aramızda başka bir muhabbet geçmedi. Gözlerimi denizin üstüne düşen Ay ışığına yöneltim.

"Of nereden çıkartın bunu Necipçiğim." Dedi Kurtuluş rahatsızlık dolu sesiyle "Boş verelim çocukları da ben Toygar'la iş yaptığımda bana sizden daha fazla para verdi." Demek Toygar'da bu işin içindeydi.

"Toygar çok cahil." Dedi Necip oğlunu beğenmez tonla. "Cahil olan cesur olur Kurtuluşçuğum."

"Cahil ve cesur doğru ama yatırdığı parayı on beşe katladı."

"Biz bunları konuşmaya gelmedik." Diye aralarına babam girdi. "Getirin oğlum para çantasını."

"Yani para peşin kırmızı meşin diyorsun." Dedi Kurtuluş acayip sevinç dolu tınıyla. "Ama dediğim gibi iki gün sonra gemi İstanbul'dan Bulgaristan'a gidecek, sizin paraları oraya dâhil edeceğim."

"Oğlum oradan para çantasını koyun masaya." Dedi Necip büyük ihtimalle masaya para çantaları konuldu.

"İyi o zaman, toplantı biter Kurtuluş kaçar. Daha tedavi göreceğim. Merak ederseniz 3369 numaralı odadayım." Dedi kapı kapanma sesi geldi.

Onlar bir yandan konuşurken ben yemeğimi yemiş ayranımı içiyordum. Gözlerimi denizin yakamozlarından alarak Gizay'a yönlendirdim, Gizay yemeğini yemiş içeceğini içmiş beni bekliyormuş. "Allah'ım sana çok şükür, bitirdin Afşin." Diyen Gizay'a boş göz kırpıştı elindeki yemeği bu kadar kısa sürede bitirmenin vermiş olduğu şaşkınlıkla masaya bakıyordum. "Brocuk kalkalım yoksa senin babacığın bizi yılanların içine atıp öldürür."

Ben zaten o yılanların içine her geçen gün ölüyorum.

"Tamam, siz arabaya geçin ben hesabı öderim." Dedim arabanın anahtarı çıkartıp Gizay'ın avuçlarına bıraktım. Ayaklarıma çorabımı ve ayakkabımı giydikten sonra ayağa kalkıp Peyami amcanın yanına vardım. "Ustam günahımız nedir?"

"615 lira kızım." Dedi çantamdan cüzdanını çıkartarak içinden kredi kartının birini uzattım.

"Temasız özelliği var ustam." Dedim yanında duran torunu İskender kartı alıp post cihazına okuttu.

"Bloke edilmiş bu kart." Dedi İskender. Babam sırf o cibilliyetsizle evlenmediğim için kartımı bloke etmiş olmalıydı. İkinci kartı çıkartıp umutsuzlukla uzattım.

"Şunu dener misin?" Dedim kartı İskender aldı, tekrar okuttu.

"Bu da geçersiz."

"Kızım yanında para yoksa benden olsun." Dedi Peyami amca. Aşağıda duran elimi kendime doğrultarak parmağımdaki yüzüğe baktım Bu yüzük bu parmaktan çıkarsa o parmağın yok olmuş olur. Toygar'ın dediği söz geldi ve içimden kahkaha atmak geldi. Yüzümü alaylıca yüzüğe çevirip parmağımdan çıkartarak parmaklarımın ucunda tuttum.

"Peyami amca değerli eşya kabul ediyor musun?" Dedim yüzüğe bakıp sinsi gülüşle. Demek ben bunu takmazsam parmağım yok olurmuş, denemeye kalksın da görelim ne olacağını.

"Manevi değeri yoksa kabul ederim." Dedi o da yüzüğe baktı.

"Bu yüzük yirmi binden aşağıya değildir, bunu alır mısın?"

"Hesap o kadar tutmadı be kızım."

"Amca biliyorum o kadar tutmadı ama bu yüzük bana yar olmadı, bari sata sana yar olsun."

"Bu yüzüğü o arsız mı taktı?" Dedi kafamı olumlu anlamda salladım. "Tamam, o zaman alırım satarım."

"Sağ ol amcam." Dedim elimdeki yüzüğü ona uzattığımda hemen torunu İskender alıp yüzüğü inceledi.

***

Azrail'in ölüm listesinde herkesin adı sırayla yazılıdır. Kimisi baştadır, kimisi sondadır.

Ben bir ölüm meleği değilim ama benim de bir listem var. Hem de başlarında hayat karartan erkeklerin ismi yazılı olan bir liste. Bu listeye en son eklenen Kurtuluş Telvecioğlu, şimdi ise ilk başta ölecekler listesinde yerini alıyordu.

Birazdan benim ellerimde ölecekti.

Kurtuluş'un siciline baktığında, baskın yapılmadan önce çok sevilen, güven aşılayan tipmiş ama baskın yapıldıktan sonra adamın gerçek yüzü ortaya çıktı ve polis tarafından aranan kaçakçı durumuna düşen tip oldu. Sadece Kurtuluş değil, babam, Toygar ve Necip'te halk tarafından seviliyorlar ve herkese iyilik meleği gibi davranıyorlar. Basına onlarla ilgili ufak kötü haber yayılsa onlar iyilik yapıp halkın gözüne sokuyorlardı. Kısacası riyakârlardı.

Sanırsam artık Ferimah olmalıyım.

Tavandaki ışıkla bakışırken kafamı usulca yastıktan kaldırarak yanımda olan vıcık ve yapışık sevgililere baktım, ikisi de mışıl mışıl uyuyorlardı. Tabii onların deliksiz uyumasının sırrı uyku ilacıydı. Tavana kafamı kaldırdığımda yayılan ışıktan büyük rahatsız oldum çünkü bir de şartellere uğraşacaktım. Elime hızla çantamı alarak hastanenin tuvaletine varıp kapıyı sıkıca örttüm. Çantamı ilk olarak açtığımda içeriye şakayık çiçeğinin kokusu dolmaya başladı. İçime biraz daha çektiğimde bu tuvaletten değil, benim çantamın içinden geliyordu. Sanırsam iki yıl önce kendime sakinleştirmek için aldığım parfüm bu çantanın içinde kalmış ve kırılmıştı.

"Umarım daha büyük bir şey görmem." Diye söylenerekten çantanın içinden siyah bir tişört çıkartarak üstüme giydim ve aynı şekilde rahat pantolonu da giydim. Üstüm sanki şakayık çiçeğinin tarlasına düşmüşüm gibi kokuyordu. Çantamın içinde göz lensi ve eyelinerı çıkartıp gözlerime uyguladım. Yüzüme de tuvalette ki ayna sayesinde kar maskesi takarak şöyle kendime baktım. Ben bile kendimi bu halde tanıyamazdım ama Karaltı beni tanımıştı. Her neyse onu düşünmenin sırası değildi, çantama tekrar bakarak pantolonum cebine pamuk, dolu eter şişesi ve kemikleri tek tek doğrayacak kadar keskin bıçağı alıp yerleştirdim. Çantayı biraz daha karıştırdığımda içinde siyah ayakkabılarım yoktu.

Çoraplarımla mı adam öldüreceğim?

Ayağımdaki çoraplarımla adam öldürmeye kalksam polisler benim ayak izlerimden tanırlar ve kısa sürede cezaevini boylardım. Ama babamın yanında çalışan adamlar simsiyah takım elbise ve siyah bir spor ayakkabı giyme zorunluluğu vardı, yani Gizay da babamın adamıydı ve ayakkabısını alırsam sıkıntı çıkmazdı.

"Aferin süper zekâ, hadi bakalım bu işin de alnının akı ile bitir görelim bakalım." Kendime içerlenerek yer de duran elbiselerimi çantanın içine tepiştirdim ve sırayla elime deri eldivenleri taktım. Sonrasında odaya gittim. Çantayı aynı yere yerleştirerek Gizay'ın yanına yöneldim. Gizay'ın önünde eğilerek uzatmış olduğu ayağından tutup ayakkabısını çıkartım. İkincisini de çıkartarak kendimi giydim. Odadan dışarı çıktığımda sağımda ve solumda toplam dört kameralar vardı, şimdi ise kameraları çalışmasını engellemeye gidecektim. Gece on bir de telefonum kayboldu diyerek kamera odasının yerini de öğrenmiştim. Ve adamların da içtiği çayın içine uyku ilacı atmıştım, o sırada kimse de benden şüphelenmemişti.

Üst kata çıkarak kameraların olduğu ve hastanenin tüm şalterinin bağlı olduğu odaya doğru gittim. Kapının en üst duvarında bir adet kamera bağlıydı, kamerayı görünce ufak bir göz kırparak kapının yanındaki duvara yaslanıp içeriye göz gezdirdim. Odanın lambaları her zaman olduğu gibi açıktı ve adamlar odanın kamera görüntülerini gösteren büyük ekrana bakıyor olmalıydılar. Odanın içi L şeklindeydi, bir tarafında hastanenin tüm şalterleri buraya bağlıydı ve şalterlerin üstünde hangi yerin olduğunu belirten yazılar yazılıydı, odanın bir tarafında ise kameralara bağlı görüntülerini gösteren TV vardı, odanın içinde şalterlerin olduğu kısım bedenimin sığacak kadar çıkıntı vardı. İçeriyi iyice kontrol ettiğimde adamlar oradaydı ama beni görmüyorlardı aksine ikisi uyukluyorlardı.

"Şimdi tam zamanı Ferimah." Diyerekten bir adım attım ve hızlıca çıkıntılı yere saklandım, nefesimin bile sesini kesip etrafı dinledim. Bir kişinin adım sesleri geliyordu. Bu sesleri duyunca pantolonum cebinden eter ve elimi dolduracak şekilde pamuk alıp eteri üstüne döktüm, işime yaramayacak kısmı ceplerime yerleştirerek avımı bekledim.

"Kim var orada?" Diye bir tane adam geldi, benden boyu beş santim kısaydı. Adam kör gibi kapının yanına varıp ellerini kapının kasasından tutarak dışarıya bakıyordu. Hemen arkasına sinsi yılan gibi sessizce yaklaşarak bir kolumu adamın kollarını ve belini sardım, diğer elimle ise ağzını ve burnunu kapatarak oksijen almasını engelledim. Çırpınıyordu, hem de çok ama benim işim onunla değildi.

"Ben kimim biliyor musun?" Diye sesimi acayip değiştirerek erkek gibi çıkarmıştım. Adam benim sözlerimi umursamayarak hala çırpınıyordu, adam bacağını benim bacağıma hızla vuruyordu ama bu dizler alışkındı vuruşlara, yıkılmadım. "Doğması kimse tarafında istenmeyen Ferimah."

Kendi bile istemezdi doğmasını.

Adam benim kollarıma doğru kendini bıraktı ve kollarımı bıraktığımda ise önüme doğru yıkıldı. O adamın işi bitmişti, içeride duran ikinci adama baktığımda o adam masanın üstüne kafasını koymuş uyku ilacının etkisi ile uyuyordu. Ama ben işimi şansa bırakmazdım ve adamın yanına gidip burun, ağız kısmını kaplayacak şekilde eterli pamuğu koklattım. İyice uykuya daldı.

İyi geceler bebeğim.

Ferimah ve Afşin asla aynı mizaca sahip değildi, Afşin birinin ona dokunmasından korkardı, Ferimah ise pervasızca adamlara yaklaşır ve öldürürdü. Afşin zarar veremezdi ve bu yüzden birine dokunmazdı. Ferimah tam tersiydi.

Tek beden, iki karakter.

Hızla şalterlerin yanına giderek üçüncü katın 3369 numaralı ve üçüncü katın koridorunun lambalarını kapattım. Toygar ve bu adam karşılıklı odalarda kalıyordu. Toygar'ın odasının lambalarını söndürsem, dışarıya bakarlardı ve yakalanırdım. Burada işim bittiğimde elimdeki siyah deri eldiveni biraz daha bileklerime kadar çekerek kameraların çektiği yöne vardım. Koltuğa oturarak elime büyük bilgisayara bağlı olan fareyi alıp bilgisayardan kamera görüntü ayarlarına girerek benim buraya girdiğimin görüntülerini sildim. Benim Kurtuluş ile bakıştığımın görüntülerini silmedim, bir de Rasim Erdağ ve Necip Kızıltan'ın, Kurtuluş ile odasına girdiği görüntülere dokunmadım, çünkü yarın polisler hastaneye baskın yapacaklar, Necip'i ve Rasim'i gözaltına alacaklar, bu da benim işime gelecekti çünkü o gemileri daha çabuk yok edebilirdim.

İşte bu beni mutlu eder.

Geriye kalan hiçbir görüntüyü silmedim. Evde kayıt silmek ve kameranın ayarlarını değiştirip istediğim saat başlaması için saat kurmasını öğrendiğimden, bu en üst donanıma sahip kamera özelliğinde öğrendiklerimi de uygulayacaktım. Kamerayı iki saat sonra ayarlayarak odadan ayrıldım, bir daha uğramamak üzere. Boş koridorun merdivenlerinde sadece bir katilin soğuk adımları yankılanıyordu, son kalan merdiven basamağından indim ve pencerelerden sızan Ay'ın beyazımsı ışığıyla beraber gökyüzün kızıl rengi karışımı benim yolumu aydınlatıyordu.

Kan ve aydınlık yol beni bekliyordu.

Benim odam buranın aşağısındaydı, ben de bu katı Toygar sayesinde öğrenmiştim. Sıra Toygar'ın odasının karşısında olan şeytan Kurtuluş, sahte adıyla Tuncay Asil'in odasına doğru adımlar atarken bir tane odanın kapısının açılma sesi geldi. Hemen orada asansör boşluğunun oraya dönerek duvara sırtımı yavaşça yaslayıp gözlerimi odadan çıkan adama yönelttim. Adam doktor önlüklüydü ve söylenerek benim olduğum tarafa geliyordu. Kafamı geri çekerek vücudumu tekrar duvara yasladım ve doktorun gelmesini bekledim. Doktor benim tam olarak beş adım uzaklığım da yanımda duruyordu. Gözlerinde gözlük olan doktorun öyle bir uyku akıyordu ki üzerinde bir uyuşukluk vardı.

"Sen." Dedi doktor sertçe yutkunarak nefesimi kestim, kalbimin ritmi yükseliyordu. "Senin Allah belanı vermesin." Tüm öfkesiyle konuşurken ayakları benim olduğum duvarın arka kısmına yöneltip duvara tekme attı, adamla dip dipteyiz ama görmedi. "Steteskopumu unuttum." Ayaklarıyla vurmayı kesti ve arkasını dönüp yürümeye başladı. "Koskocaman hastane ama lambalar yok." Söylenerek ve hastane yönetmeliğine kızarak gitti.

Galiba gece körlüğü olmalıydı.

Tekrar koşar adımlarla yürümeye başladım. Tam olarak Tuncay Asil'in yani Kurtuluş'un odasının karşısında Toygar'ın odaya baktığımda onlar için koruma yoktu, akşam olunca zaten Rasim korumaları başka yere gönderirdi, rahatım bu yüzden. Siyah eldivenimi bileklerimden yukarıya biraz daha çektim ardından Kurtuluş'un odasının kapı kolunu kavradım.

"Korkmalısın." Dedi içimden bir tarafında kalan merhamet kırıntısı. "Bence yapma."

"Adam ölümü değil, güzel bir işkenceyi hak ediyor." Dedi göğsümden fışkıran alevlerin parçası. "O kadar kişiyi zehirlediler... Etme bulma dünyası burası, ettiğini çeker ölürsün."

İç sesimde yanan ateşe hak vererek kapı kolunu açtım, odanın ışığını kestiğimden hiç ışık yoktu. Odanın dizaynı benim kaldığım oda ile aynıydı, hasta yatağının üstünde Kurtuluş yatıyordu. "Sen mi geldin Doktor?" Dedi Kurtuluş gözlerini aralayarak bana yöneltti.

"Azrail'in geldi." Dedim kendi sesimi değiştirerek. "Ölüm günün bugünmüş."

"Kimsin sen?" Dedi belini doğrultup koluna bağlı serumu çıkartıyordu, hemen yanına giderek kolundaki serum hortumunu bir çekişte aldım. "Erkeksin belli."

"Meleklerin cinsiyetti yoktur." Diyerek serum hortumun içinden akan sıvı kıyafetlerime geliyordu, hortumu kendini ayaklarının üstünde tutmaya çalışmaya Kurtuluş'un boğazına dolayarak kendime doğru çektim. Onun başını kendi omzuma yaslayıp. "Bende bir meleğim."

Kurtuluş zorla nefesleri burnundan çekemeye çalıyordu ama nefesleri onun boğazından geçip akciğerine ulaşamıyordu. Yüzünde kızarmıştı, keşke satarken de yüzü böyle kızarsaydı. "Ben kimim biliyor musun?" Dedi zorla nefesler alırken tıkınarak konuşuyordu. Elime doladığım şeffaf serum hortumunu biraz daha aşağıya çektim, artık konuşacak kadar bile nefesi kalmamıştı içinden. Elimdeki hortumu diğer elime tutuşturarak biraz eğildim, benimle beraber Kurtuluş'ta eğildi. Cebimden eterli pamuğu çıkartırken Kurtuluş ayağını kaldırıp diz kapağımın üstüne hiddetle vurdu. Diz kapağımın üstüne düştüm. Bir elimle pamuğu çıkartıp diğer elimle de hortumu sertçe çektim. Tek dizimin üstünden kalkarak pamuğu onun ağız ve burun çevresine dayadım.

"Düşsem de ölmem." Dedim onun kulağına yaklaşarak fısıldadım. "Zehir öldürücü değil mi?" Hiç tepki filan vermedi çünkü bayılmıştı, tepki vermeyince onu bıraktığımda önüme yığıldı. Cebime pamuğu koyup, öldürmek için keskin bıçağı çıkartarak yerde yatan adamın boğazına dayadım, ardından adamın boğazından bıçağı tüm gücümle kendime doğru çektiğim de Kurtuluş'un boğazından kanlar boşalıyordu. "Zehir hayatımda gördüğüm en acı ölüm yoluydu ama ben zehirden öteyim." Elimdeki serum hortumunu üstüne bırakıp hortumu onun eline tutuşturdum.

Burada daha işim bitmemişti.

Karaltı'ya da gücümü kanıtlayacaktım.

Bıçağı hiç bırakmayarak adamın boğazından akan kanların olmadığı yere çekilerek Kurtuluş'un diğer kolunu kendime doğru çektim ve onun şehadet parmağını ucundan tutarak parmağını diğer parmaklardan ayırdım. Kurtuluş'un parmağını elime alarak kan akan parmağını tutup duvara yönelttim. Büyük harfle kanla K yazdım, parmaktaki kan bitince parmağı Kurtuluş'un akan kanına batırıp duvara A yazdım, R,A,L,T,I aynı şekil de yazarak sonlandırdım yazımı. Kana basmayarak bir adım gidip duvara baktığımda Karaltı yazan yazının üzerine ay ışığı düştü ve huzurla bu kanın kokusunu içime çektim. Kanın ve şakayık parfümünün kokusu gelince yüzümü buruşturdum. Yere baktığımda ayakkabımın izi görünmüyordu ama kan sadece ayakkabının burnuna bulaşmıştı. Elimdeki parmağı Kurtuluş'un üzerine atıp ayakkabıya bulaşan kanı onu bayılttığım eterle sildim. Aynı şekilde kan olan eldivenim de silerek kanlı pamuğu buruşturup Kurtuluş'un üstüne attım. Hızla pencerenin yanına giderek pencereyi açıp içeriyi havalandırdım.

Arkamda kalan tek iz parfüm kokumdu. Ölen adamın üstüne bir tek şakayık kokusu kaldı...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.