İçeriğe geç

FECAAT

Bölüm 4 · 20 dk okuma

FECAAT

Bölüm 4

KEŞMEKEŞ

4-KEŞMEKEŞ

Emir'e sakinleştirici verilmiş, uyuması sağlanmıştı. Hastaneye gelen aile bireylerine durumu çok üstten bir şekilde anlatmıştım. Buna rağmen Reyhan abla, neredeyse bir sinir krizinin daha eşiğinden dönmüştü. Doktor bu olayın yaşanacağını, alınan önlemlerin büyük olasılıkla pek bir işe yaramayacağını bildiğini söylemişti. Yine de birinden duysaydı daha iyi olacaktı, bu bir gerçekti. Kendi farketmemeliydi.

Ayrıca, Emir zaten ameliyathanede uyuşturulmuştu, bir de uyandığında sakinleştirici verilmişti ve doktor, ona bir daha sakinleştirici ve türevi bir şey yapılmasının riskini bize lafı dolandırmadan, açıkça anlatmıştı. Şimdi odada öldürücü bir sessizlik hakimdi. Ne Seda, ne de başka biri konuşmuyordu.

Ben, koltuğu çektiğim yerde oturuyordum hala. Eli elimin içindeydi. Hemşire birkaç saate kendine geleceğini söylemişti. Kendine gelmesini istiyordum. Günlerdir o güzel ağzından çıkan cümle bir elin parmağını geçmezdi ve ben onun sesini özlemiştim.

Suskunluğumuzu bölen şey kapının çalması oldu. Doruk, zahmet edip de gelmiş olmalıydı, elinde bir buketle içeri süzüldü. Küçük bir selamlaşma faslının ardından karısının yanındaki boş yere yerleşti. ''Doktor bir şey dedi mi?'' Diye sordu ilgiyle. İçimdeki asi kadın, ona gerçekten ilgilenip ilgilenmediğini oldukça sert bir üslupla sormak için yanıp tutuşsa da benliğim, onu dizginledi. Seda eşine bilgi verirken gözlerim koltuk tepesinde uyuya kalan anneye ilişti.

Birkaç günde daha da yaşlanmıştı sanki. Çizgileri derinleşmiş, çekingenleşmişti. Reyhan Atalı ve çekingen olmak, imkansız, diye düşündüm. Bedenim bu düşünceyle birlikte üç gündür açlığını çektiğim maddeyi bana hatırlattı; nikotin. Bir sigaraya öyle çok ihtiyacım vardı ki. Emir'i bırakıp sigara almaya gidemiyordum, hastanenin kantininde satılmıyordu ve Hilal bana eşyalarımı getirirken bir paket sigara getirmeyi ne yazık ki unutmuştu. Doruk'a kızgın olmasam ondan isterdim.

Bu yüzden akşam gelecek olan yakın arkadaşıma uzun bir paket sigara alması için mesaj çektim ve ona, olabildiğince çabuk gelmesini tembihledim.

Sabahattin abi tüm gözleri üstüne çekecek şekilde ayağa kalktı, gerindi. ''Yan tarafta biraz kestireceğim.'' Dedikten sonra, Reyhan ablayı çift kişilik koltukta, eşini uyandırmadan yatar pozisyona soktu. Ardından yan odadan aldığı battaniyeyi üstüne örtüp, kendisi de kestirmek üzere yanımızdan ayrıldı.

''Yenge,'' diye seslenen Doruk'a baktım. ''Markete gideceğim, Seda atıştırmalık bir şeyler istiyormuş, senin bir isteğin var mı?'' Neden kantine gitmediğini bir an sorgulasam da ayağıma gelen fırsatı tepmeyerek istediğim sigarayı söyleyip, ona yarım ağız teşekkür ettim.

Hastanelerde duman sensörü olduğunu bildiğimden kantinin açık kısmına geçecektim. Dürüst olmak gerekirse karton paketin elime ulaşacağı anı heyecanla bekledim. Nikotin bağımlılığı iğrenç bir şeydi. Emir bana bıraktırmayı birçok kez denese de istisnasız hepsi başarısızlıkla sonuçlanmıştı.

Doruk tekrar geldiğinde, o uyanırsa beni hemen aramalarını sıkıca tembihleyip, odadan çıktım. Koşar adımlarla kantine ilerlerken bir yanım vicdan yaptı; Emir ne haldeydi ve ben sigaranın derdine düşmüştüm. Yine de yedi senedir olan alışkanlığımın, bağımlılığımında etkisi olduğunu bildiğimden o tarafı usulca yatıştırmaya çabalıyordum.

Kantine girdiğimde, bir kahve söyleyerek dış kısma çıktım. Garson kahvemi önüme koyduğunda, sigarayı dolgun dudaklarımın arasına sıkıştırıp ondan aldığım kırmızı çakmakla sigarayı tutuşturdum. Dumanın nededeyse tamamını soluk borumdan indirirken gözlerim rahatlamışlıkla kapandı. İşaret ve orta parmağımın arasına sıkıştırdığım dalı hafifçe uzaklaştırıp, ikinci dumanın bir kısmını havaya saldım.

İlk sigara o kadar çabuk bitmişti ki, onun ardından iki tane daha yakmam gerekmişti. Normalde, bu kadar sigarasızlıktan sonra bir paketi bitirirdim ancak Emir'i yukarda yalnız bırakmış olmak içime sinmiyordu. Tamam, tam anlamıyla yalnız değildi ama yanında ben yoktum. Yalnızdı işte. Ya da aşağıdayken yalnız olan bendim, bilemiyorum.

Paketi cebime atıp, geldiğim yoldan hastane odasına döndüm. İçeri girdiğimde odadaki sandalye sayısı artmış, Ufuk ve Kevser'de gelmişti. Onlarla kısaca merhabalaşıp, hala yatağa bitişik duran koltuğa oturdum. "Emir çabuk atlatır umarım," dedi Kevser kızıl saçlarınıyla oynarken. "Umarım." Diye mırıldandı Seda. Reyhan abla ve Sabahattin abi sessizdi, kadın gidip gelip oğlunu seviyordu.

Ufuk'un Doruk'a gözleriyle bir şey anlatmaya çalıştığını fark ettim, üstünde durmayarak arkama yaslandım. Emir'in artık uyanması gerekiyordu. Güzel, mavi gözlerini görebilmek için şu an neleri feda etmezdim ki?

Çalan telefonum, gözlerimi rahatsızca kapamama sebep oldu. Bir sürü insan erkek arkadaşımı sormak için arıyordu. Yine de önemli bir şey olabileceği düşüncesi, beni telefonun ekranına bakmaya itti.

Dede.

Gördüğüm yazı, içime sımsıcak bir şeyler akıttı sanki. Ayağa kalkarken, çağrıyı yanıtladım. "Torun," dedi dedem çatallı ve pürüzlü sesiyle. Odadan çıkarken yüzümde istemsiz ve buruk bir gülümseme belirdi. Yanımda olsaydı keşke, diye geçirdim içimden. O benim bu yaşıma kadar sahip olduğum ve olabileceğim tek ebeveynimdi çünkü. "Haberleri aldım, o burnu yere bakan hayta iyi mi?"

Biraz suçluluk duyarak kıkırdadım. Dedemin Emir'in burnuyla ne alıp veremediği vardı bilmiyordum, oysa ki sevgilimin burnu, hayatımda gördüğüm en düzgün burunlardan biriydi. "İyi sayılır," diye mırıldandım bacaklarının işlevsiz olduğu gerçeğiyle yüzleşmekten kaçınarak. Belki de onu tekerlekli sandalyede görene kadar alışamayacaktım.

"Ne demek sayılır?" Dedi dedem. Şu anda kaşlarını çattığını, pala bıyıklarını yukarı kıvırdığına emindim. "Bacaklarını kullanamayacak, belden aşağısı felç ama doktorlar daha kötüsünü bekliyordu." Dedim burnumu çekerek. Gözlerimi sıkıca kapayıp, göz yaşlarımı geri itmeyi umdum.

Uzun bir sessizlik aramızda çığ gibi büyüdü. Sanırım Osman Kırhan ilk defa ne diyeceğini bilemiyordu. Bu bir milattı. Dedem patavatsızca dahi olsa, bir şeyler zırvalardı.

Koridora çökmemek için kendimle savaşırken dedemin her zamankinin aksine cılız sesi duyuldu: "Görüşürüz, evlat." Dedi ve cevabımı dahi beklemeden, telefonu suratıma kapattı. Emir'i günahı kadar sevmezdi ama üzüldüğünü sezebiliyordum. Belli ki o da Hilal gibi benim için üzülüyordu.

Dedeme kafa yormak istemeyerek az evvel çıktığım odaya tekrar girdim. Ameliyatla ilgili konuşuyorlardı, hepsini tek tek ve özenle duymazdan geldim.

Saatler gece yarısını göstereceği esnada, odada yalnızca Emir'in ailesi ve ben kalmışken, Doruk'da ailedendi, Emir kıpırdanmaya başladı. Herkesin donuk bakışları alevlendi, tüm dikkat yatakta boylu boyunca yatan adama kaydı. Zaten dibinde oturduğum için yalnızca dizlerimin üstüne yükselmekle yetindim, diğerleri yatağı çevreledi.

Adım, tekrar onun güzel dudaklarından bilinçsiz bir şekilde, bir dua edasıyla döküldü. Birilerinin bana baktığını sezmem, ondan bakışlarımı çekmemi sağlamadı.

Göz kapakları titreşti, dudakları aralandı, derin bir nefes aldı ve en sonunda mavileri beyaz tavanı selamladı. Gözlerini tavandan ayırmadan ilk işi, elini tuttuğum elimi cılız ama istekli bir güçle sıkmak oldu. Kimseye aldırmadan, normalde asla yapmayacağı şekilde kurumuş ağzını şapırdattı. "Su," dedi yitiklikle. Bunun üzerine Sabahattin abi komodine yakın olduğundan bardağa hızlıca su doldurdu, bu sırada Doruk, Emir'in yatağını dikleştirdi. Reyhan ablaya bakamıyordum, muhtemelen gözleri dolmuştu veya ağlıyordu. Onu öyle görürsem, kendimi tutamamaktan, ağlamaktan korkuyordum. O yüzden tüm dikkatimi Emir'e verdim.

Emir sudan ya bir ya da iki yudum aldı, çatlamış dudaklarına rağmen daha fazlasına tenezzül etmedi.

Şimdi ne olacaktı? Onun ağzından çıkacak cümleyi, kelimeyi, heceyi ve hatta harfi bile heyecanla bekliyordum. Bir şey demedi, gözlerini dikleşen yatağa rağmen tavana dikti. Yutkunup, konuşmak için atılacağım sırada Doruk benden önce davrandı. "Nasıl hissediyorsun, kayınço?" Dediğinde herkes onun vereceği cevaba odaklandı.

"Belden aşağısını hissetmiyorum," dedi sertçe. Adımı sayıklarkenki tatlılığı buhar olup pencereden süzülmüştü sanki. Cevabı, bir daha kimsenin ağzını açmamasını sağladı.

Birkaç dakika sonra, herkes eski yerine döndüğünde ve Reyhan abla oğluna göz yaşları içinde sarıldıktan hemen sonra Emir'in başı çektiği suskunluk, onun önderliğinde yücelmişti. "Saat kaç?" Diye sordu. Sesi iğrenir gibiydi. Benden iğrenme ihtimali yüreğimi kemikli parmaklar arasında harap etti. Sonra kendimce bunun çok saçma bir kanı olduğunu saptayarak bu ihtimali eledim. Zor şeyler yaşıyordu, zor şeyler yaşıyorduk. Kendimi telkin ederken biri saati söylemiş olacak ki o, tekrar huysuz sesiyle homurdandı ama muhtemelen ben dahil kimse, ne söylediğini anlayamadı.

Kapı çaldığında bakışlarımı ondan çekip, gelen hemşireye baktım. Kız ufak tefekti. Balıksırtı ördüğü saçlarıyla bir hemşireden daha çok lise talebesini andırıyordu, hafiften de balık etliydi. "Doktor bey yalnızca bir kişinin refakatçi olarak kalmasını istedi, saat de epey geç oldu." Diyerek buradaki beş kişiden dördünü kovdu.

"Ben kalırım." Dedim itiraz kabul etmeyen bir tonda.

"İmge eve git." Onun sesi benimkinden daha beterdi, bir an beni istemediğini düşünecek gibi olduysam da hemen bu düşünceden caydım. "Gitmeyeceğim." Dedim kaşlarımı çatarak.

"Kızım sen de çok yoruldun, günlerdir evine uğramayan bir sensin." Dedi Sabahattin abi. Bir an, beni ondan ayırmak isteyen herkese ateş püskürecek oldum. Ama bunu yapmadım, çünkü kötü bir şeyler demiyorlardı. "İmge, git." Dedi Emir bastırarak. Hayretle ona bakarak yataktaki elini tuttum. Asla gitmemi istemeyen adam hangi heybetli dağın arkasına saklanmıştı?

"Ben kalacağım." Dedim tekrar. Reyhan abla kalmak istese sesimi çıkartmazdım ama o bitap görünüyordu. Benim de ondan pek bir farkım olmasa da ben gençtim. Hem, onunla aynı evde yaşayacak olan da bendim. Benim kalmam doğruydu.

Emir elini elimden koparıp, karnına koydu. Umursamamaya çalıştım. "İmge kalsın." Dedi Reyhan abla. Sonra, ağır ağır bana doğru yürüdü ve hiç beklemediğim bir şey yaparak dudaklarını alnıma bastırdı. Ardından, geri çekilip beni öptüğünün on misli uzunlukta evladını öptü ve kimseye bir şey demeden, peşinden Sabahattin abininde geleceğini bilerek çantasını aldı ve odadan çıktı.

"Görüşürüz, abi." Diyen Seda'ya elini hafifçe kaldırarak salladı. Doruk'la baş selamı yaptılar ve işin en acı verici tarafı, kimseye bana davrandığı gibi davranmadı.

Neden böyle davrandığını anlamlandıramıyor değildim, tepkileri ayarsızdı ve böyle olacağını, dengesizleşeceğini biliyordum, en azından tahmin ediyordum. Yine de şu beş dakika içinde bile düşündüğümden daha eziyet verici gelmişti. Böyle davranmasına alışamayacağımı bildiğim gibi, bunun geçici bir süreç olduğunu da biliyordum.

Odadan Seda ve Doruk'da çıktığında, başımı geriye atarak gözlerimi kapattım. Ve sızını sol kaşımın üstünde hissettiğim migrenime yalvardım: Lütfen şimdi tutma!

"Ne kadar burada kalacağım?" Dediğinde kafamı kaldırıp elalarımı mavilerime diktim. Kafasını benim olmadığım yere çevirdiğinde, kaşlarım istemsizce çatıldı. Bu kafa çevirişi tatlı değildi, utangaç değildi. Sanki bana bakmaya tahammül edemiyor gibi yapmıştı bunu.

Bugün ikinci defa bana bunları hissettiriyorsun, Emir Kaan Atalı.

"Fiziksel ve psikolojik durumuna bağlı." Dedim dürüstçe. Kesin bir tarih yoktu sonuçta.

"Her iki açıdan da düşünecek olursak buradan çıkmam mümkün değil o zaman." Söylediği şeyle yerimden kalkıp, onun kafasını çevirdiği yere yürüdüm. Benim onun baktığı tarafa yaklaştığımı hissettikçe kaşları çatılmıştı.

Tamamen bakış açısına girdiğimi umduğum bir yerde durup, gözlerine baktım. "Öyle söyleme, iyi olacaksın." Dedim kendimden emin bir şekilde. Tabi ki iyi olacaktı. Yürüyemeyen ama hayata tutunabilen binlerce insan vardı, neden onlardan biri olmasındı ki?

"Kendini kandırma, İmge." Dedi acımasızca. Kendimi kandırdığım falan yoktu. Hem kendi kendine hareket ettirilebilen tekerlekli sandalyeler de vardı. Dönemimizde bacaklarının işlevsiz olması o kadar da kötü olamazdı. "Kendimi kandırmıyorum." Diye itiraz ettim. Sesim huysuz, şefkatli belki de biraz çileliydi. Şu birkaç gün beni on yıl yaşlandırmıştı sanki.

Artık bana bakmıyor, tüm dikkatini parkeye odaklıyordu. "Emir, bak zor biliyorum," dediğimde gözleri yerden kalktı ve delici bakışlar, alev alev korlar saçarak benim elalarımı buldu. Bu alevler normal şartlarda bacaklarımı titretirdi; çünkü daima içinde şefkat, şehvet ve aşkı barındırırdı. Şimdiyse yalnızca öfkeyi seçebiliyordum, gerisi bulanıktı, olup olmadığı meçhuldü.

"Nereden biliyorsun?" Dedi alayla. "Hiç belden aşağını hissetmediğin oldu mu?" Ağzımı açtım, söyleyecek bir şey bulamayarak geri kapattım. Bu onun alaycı, mutluluktan uzak, sahteliğe yakın bir gülüş sergilemesine neden oldu.

Sonra, ben bakışlarımı zemine eğmişken ses tonu ve söyledikleri beni olduğum yere çiviledi. "Düşünceli ol biraz," dedi tiksintiyle. "Leş gibi kokuyorsun. Yine içmişsin o zıkkımı. Rahatsız olacağımı düşünemedin mi?"

Gözlerimi kapayıp kendime gelmeye çalıştım. Uyanacağı anı çok hayal etmiştim ama bu kadar asabi ve kırıcı olacağını asla tahmin edememiştim. "Rahatsız olduysan," dedim kısık bir sesle. Benim cümlemi tamamlamama izin vermeden atıldı: "Oldum." Dişlerimi birbirine bastırıp bir şey söylemeden topuklarımın üstünde döndüm ve diğer odadaki eşyalarımdan birkaçını alıp banyoya girdim.

Kapıyı kapattığımda, artık dizginleyeceğim tek şey yalnızca hıçkırıklarımdı, göz yaşlarım serbestti. Üstümdekileri yere fırlatırken suyu açtım, olası bir hıçkırığı duymamalıydı. O bu haldeyken bir de benim ağlamama üzülmemeliydi. Kutu kadar banyoda kısa bir duş alıp, hızlıca üstümü giyindim. Saçlarımı kurutmadan, ellerimle taradım ve ördüm. Sanırım örgü, banyodaki süremi uzatmak içindi.

Sonra, olur da yumuşar ve beni öpmek ister diye ağzımı çalkaladım. Fırça olsaydı fırçalayabilirdim ama yoktu.

Artık yapacak bir şey kalmadığında, ellerimi fayansa dayayarak bir süre yansımama baktım. Vakit kazanmaya çalışıyordum, onun bu hallerine alışık değildim. Üstelik öyle bir durumdaydık ki onu da suçlayamıyor, kapıyı çarpıp çıkamıyordum.

Kendimi hazır hissettiğimde, hazır hissetmeye zorlamayı başardığımda banyodan çıktım. Açılan kapıyla birlikte buhar odaya yayıldı, bir anlığına görüşüm sislendi. Ayakkabılarımı giymeden, yerler temiz görünüyordu, onun yanına adımladım ve uzaktan, çok yaklaşmadan tavanı izleyen adama bir göz attım.

Ellerini karnında birleştirmiş, çıplak ve yer yer sargılı göğsü olabildiğince kasılmıştı, esmer tenindeki damarlar belirginleşmişti. Özellikle boynu, tam ağzıma layık duruyordu. Şu durumda bile, vücudumun belki de en tehlikeli bölgesinde bir sızı hissettim. Bunu bastırmaya çalışarak ayakkabıları yere bıraktım ve yatağa bitişik olan koltuğa değil, diğerine oturdum.

"Kokum şimdi nasıl?" Diye mırıldandım. Beni her soluduğunda yaptığı iltifatlardan birini duymaya öyle ihtiyacım vardı ki.

"Katlanılabilir."

Göz kapaklarım gözlerime örtüldü, yaş neden tükenmiyordu? Diğer kitap karakterlerinin yaptığı 'gözümde yaş kurudu' ifadesi neden benim için geçerli değildi?

"Senin zırlamalarını çekmek istemiyorum, İmge." Dediğinde bir kez daha olduğum yere çivilendim, ağzım hafifçe açıldı ancak göz kapaklarım istikrarını koruyarak azıcık bile aralanmadı. "Doruk kalmalıydı, cidden birini teselli edecek havamda değilim."

Doruk sana yalnızca iki kez uğradı, aptal, demek istedim. Herkes evine uğradı, ben hastane kapısından adımımı atamadım, demek istedim. Neden diğerlerine normal, bana böylesin, demek istedim. Ancak onun dokunulmazlığı olduğundan, dudaklarım biraz daha aralanmadı, hiçbir kelime dışarıya firar etmedi. Etseydi, kendimi asla affetmezdim.

"Teselli edilecek bir şey yok, sevgilim." Diye mırıldandım. "Şükredilecek bir şey var. Hayattasın." Diye ekledim tüm samimiyetimle. Hani bir söz vardı, sana taş atana sen çiçek atacaksın diye. Hayatım boyunca katılmadığım ve asla katılmayacağım bir sözü bire bir uyguluyordum şimdi.

"Yalnızca kendini kandırıyorsun." Diye kendini tekrar ettiğinde cevap vermedim. Belki de şu an susmak en iyisiydi. Ben cevap verdikçe o anlamlandıramadığım bir biçimde körükleniyordu.

"Uyusana," dediğinde ona baktım ve sözü, içimin bir anda ısınmasını sağladı. Tabi ki beni düşünüyordu. "Tamam," dedim uyuyamayacağımı bile bile oturduğum koltuğu yatmaya hazırlamak için kalkarken. Bir an için yanına kıvrılmayı düşünsemde yaraları ve dikiş yerleri aklıma geldiğinde bunu yapmaktan hemen vazgeçtim.

Çift kişilik koltuk yatmaya hazır hale gelince, ıslak saçlarımı ve sabah tutacak migrenimi önemsemeden koltuğa kıvrıldım, kalın sayılabilecek battaniyeyi üstüme çektim. Yattığım yer yatağının yanındaydı.

Gözlerim, hızla onu taradı ve ardından yüzünde sabitlendi. Gözlerini tavana tekrar dikmişti, düzgün burnunun kıvrımları enfes bir şekilde sus çizgisiyle birleşiyordu. Solgun dudaklar, enfes çizgilerin etrafını sarmalamasına müsaade ediyordu. Kirli sakalında parmaklarımı dolaştırmak, dudaklarını öpmek için şu an pek çok şeyi feda ederdim. Ne yazık ki onun tam olarak ne düşündüğünü ve nasıl bir ruh hali içinde olduğunu bilememek benim elimi kolumu bağlıyordu.

Belki de yarın, onun durumuna göre sevgilimi öpebilirdim. En son onu öpmek istediğimde buna ne kadar kafa yormuştum ki? İki buçuk saniye?

"Televizyonu açmamı ister misin?" Diye sordum kabul etmesini umarak. Sanırım televizyon izlemek, boş tavanı izlemekten daha iyiydi. En azından bir an için düşüncelerinden sıyrılmasını umuyordum.

"Hayır." Dediğinde dilimi ısırdım. Biraz izlese ne olurdu sanki? Ne görüyordu o boş tavanda? Veya ne düşünüyordu? Merakla alt dudağımı dişledim. Ardından, cenin pozisyonunu alıp, koltukta iyice küçüldüm. Aslında yan odada çok rahat yatabilirdim, yine de yan odaya geçme fikri bana çok manasız gelmişti. Manasız ve katlanılamaz. Ben ondan uzak olma fikrine dahi katlanamıyorken o nasıl böyle davranabiliyordu?

Gözlerimi kapatıp, kendimi uyumaya zorladım. Beynim allak bullaktı, bu şekilde uyumama imkan olmadığını anladığımda, pikeyi üstümden atarak ayağa kalktım. Sehpadaki bana ait sigara paketi bir an için oldukça cezbedici gelmiş olsa da Emir rahatsız olduğu için kendimi durdurup, telefonumu elime aldım. Hilal mesaj atmıştı, sabah gelebileceğini söylüyordu.

Şu an ona yanımda o kadar ihtiyacım vardı ki. Özellikle de Emir, bu durumu aramıza duvar gibi örerken ben kapana kısılmış gibiydim. Yine de, problem olmadığını belirten kısa bir mesaj çektim.

Ardından saçlarımı açıp, lavaboya ilerledim ve omuzuma düşen tel yığınını kuruttum.

Banyodan çıktıktan sonra, yabancı bir tereddütle ona ilerledim, uyuyordu. Tüm bu şeyler onu yorgun düşürmüştü. Elimi hafifçe kirli sakalına koyup okşadığımda önce yanağını elime bastırdı, ardından kafasını hafifçe çevirerek avucumu öptü. Sonra, uyku halinde olmasından dolayı ağzını şapırdattı. Uyanmamasını umarak eğildim ve dudaklarımı dudaklarına bastırdım. Akım, dudaklarımdan tüm vücuduma hücum ederken onu uyandırmaktan korkarak istemeye istemeye geri çekildim.

Tekrar kalktığım yere yatarken telefonu açtım ve gelişi güzel, alışveriş sitelerinde turlamaya başladım. Bundan sıkıldığımda e-postalarıma göz attım, işle ilgili olan birkaç tanesini yanıtladım.

Ben henüz üçüncü e-postaya cevap verirken Emir'in inlemesi odayı doldurdu. Yerimden telaşla fırlayarak ona doğru ilerledim, yüzünü buruşturmuştu ve eli karnındaydı. Bir dakika kadar orada dikilerek yüzünün normalleşmesini izledim. Bir daha inlerse veye yüzünü buruşturursa hemşireyi çağıracaktım.

***

"Geçmiş olsun, evlat." Dedemin sesi kulaklarıma dolduğunda, gözlerimi açtım. Hayal değildi; dedem elinde bastonu, altında siyah şalvarı, başında kasketi, beyaz gömleğinin üstündeki yeleğiyle Emir'in başında dikiliyordu. "Sağolun efendim." Dedi Emir.

Ayağa kalkarak gözlerimi ovuşturdum. Saat kaçtı? "Torun," dedi dedem bana doğru adımlarken. Afallamış halde, açtığı kollarının arasına yerleştim. Saçlarımı kokladı, öptü. Tek aile büyüğümü uzun zaman görmemenin hasretiyle, kollarımı beline doladım. Koca göbeği, aramızdaki en bariz engeldi.

"Ne zaman geldin?" Diye mırıldandım. İyi ki geldin, diye geçirdim içimden. "Az önce ayak bastım İstanbul'a. Siz nasıl yaşıyorsunuz ya burada?" Benden ayrılıp tek kolunu uzattı ve dört parmağını baş parmağıyla vurarak konuştu: "Tıklım tıklım, yürümeye yol yok. Hele trafiğe ne demeli?" Buraya her geldiğinde aynı tepkiyi veriyor olması beni gülümsetti.

Bir şey demeden yattığım yerden telefonu alıp saate baktım, sabah yedi buçuktu. Emir ne zaman kahvaltı edecekti? Hemşirelerin halledeceğini, zamanını ayarlayacağını bildiğimden telaşlanmadım. "Dünürler nerede yahu?" Dedemin sözleriyle, Emir'le göz göze geldik. Normal zamanlarda dedemden alacağı böyle bir tepkiye gülümseyecek adam, şimdi suratında tek bir mimik dahi oynatmamıştı. Sabah olduğunda bu tuhaf hallerinin dineceğini ummuştum, oysa şimdi...

Kapı çalındığında gelenin Reyhan ablalar olmadığına emindim, muhtemelen Sabahattin abi onları biraz daha geç gelmeye ikna edecekti. O adama saygı duyuyordum, çöküşünü içinde yaşamış ve dışa yansıtmamıştı, dışardan bakan biri dimdik ayakta durduğunu söyleyebilirdi, ben söyleyemezdim çünkü onu cama yaslanmış, dağılmış halde oğluna bakıp ağlarken görmüştüm.

İçeri giren, elinde tepsiyle bir hemşireydi. Geceki kız değildi, bu daha ince ve uzundu. Hemşirenin elindeki tepsiyi fark ettiğimde yatan hasta için yapılmış olan tekerlekli servis sehpasını Emir'in önüne çektim. Kadın servisi sehpaya bıraktı, plastik kapağını açtı ve bana döndü. Bu sırada dedem, benim yatak ilan ettiğim koltuğa oturmuştu. "Efendim, doktorunuz hastanın hastanede kaldığı süre boyunca hastane yemeklerinden başka bir şey yememesi gerektiğini söyledi." Kadını onaylar biçimde başımı salladım.

"Size de hastane yemeklerinden yollatmamı ister misiniz?" Onu reddettikten sonra, hastane yemekleri yemeğe niyetim yoktu, hemşirenin kapıdan çıkışını izledim.

Hemşire çıktığında Emir'e doğru ilerleyerek yatağının kenarına oturdum, yemeklerdeki bakışlarını bana dikti. Çatalını elime aldığımda kaşlarını çattı. "Ben yiyebilirim, bacaklarım işlevsiz. Ellerim değil." Elini kaldırdı ve çatalı parmaklarımın arasından sertçe çekti. Dumur olmuş bir şekilde gözlerimi kırpıştırdım.

O, muhtemelen iğrenç bulduğu hastane yemeklerinden birkaç çatal alıp, metali kenara bıraktı. "Yumurtandan ye." Dedim içime kaçmak için uğraşan sesimle.

"Doydum." Dedi servisi ittirip kendinden uzaklaştırırken. Bu defa kaşlarını çatan bendim. "Emir, sinirlendirme beni. Ye şunları." Sözlerimi bitirip, kolumu uzattım ve servisi tekrar önüne çektim. Bana yine dünkü gibi bakıyordu, beş gün önceki gibi değil. Sanki ona yabancıydım, birbirini tanımayan iki insandık, ben platoniktim ve o beni yakasından atmaya çalışan bir adamdı. Ama öyle değildi işte, neden öyle hissediyordum ki? Doktor 'ne tepki vereceğini asla tam olarak bilemeyiz' demişti. Ağır bir tepki bekliyordum ama ne yalan söyleyeyim, tüm tepkilerinin odağı olacağımı da düşünmüyordum.

O yemeğini yememekte ısrarcı bir şekilde tavana bakmaya başlarken kapı çaldı ve bu defa gelenler Emir'in ailesiydi. Dolan gözlerimle ve biraz uzaklaşma isteğiyle ayağa fırladım, ilk defa tanışacak olan dedem ve Emir'in ailesini umursamadan sehpadaki sigara paketini ve telefonumu kaptım.

Gelenler hiddetime şaşkınlıkla bakarken, dedemin bakışları durulurken Emir'in bakışları değişmemişti. "Yemeğini yemiyor, ben buradayken de yiyecek gibi de gözükmüyor." Diyip, bir şey demelerine fırsat vermeden odadan fırladım. Çıkmamla birlikte yine ve yine, göz yaşlarım süzüldü, yanaklarıma değdi, bluzumun içine sızdı.

Asansör kabinine binip, kantinin olduğu katı tuşladım. Kabinde yalnız değildim, yaşlıca bir kadın ve iki hemşire vardı. Hemşirelerden biri beni süzdü, aldırmadım.

Asansörün kapısı istediğim katta açıldığında kendimi dışarı atıp koşar adımlarla kantine girdim, açık alanlardaki masalardan birine yerleştim. Etrafta kimse yoktu, bu işime geldi. Ağlarken insan içinde olmak pek tercih edebileceğim bir şey değildi. Paketi açıp sigaralardan birini dudaklarımın arasında sabitledim ve ucunu ateşledim. Dumanı ciğerime doldurduğum sırada karşımdaki sandalye çekildi, dedem kocaman cüssesiyle karşıma yerleşti.

"Torun," dedi şefkatli sesiyle. "Bu iri kıyım sana niye böyle davranıyor?" Sigarayı dudaklarımdan çekip nefesimi üfledim ve bakışlarımı ondan kaçırarak pakete sabitledim. Dedem elini uzattı, paketi aldı ve içinden bir sigara çıkararak dudaklarına yerleştirdi. Paketteki çakmakla sigarasını yaktı, gözlerini vana dikti.

"Bilmiyorum," dedim mutsuzluğumun sesime yansımasına engel olamayarak. "Doktor nasıl karşılayacağını bilemeyeceğimizi, ağır tepkiler verebileceğini veya hiçbir şey söylemeyip her şeyi kendi içinde yaşayabileceğini söyledi. Ama o yalnızca bana kötü davranıyor." İç çekip sigarayı tutan elimin üst kısmıyla burnumu sildim.

"Onu neden seviyorsun, bir türlü anlamıyorum." Diye kendi kendine homurdandı. "Hayır yani, beş para etmez herifin teki. Hadi kazadan önce sana prensesler gibi davranıyordu da, şimdi çekilecek dert değil." Dudaklarımı birbirine bastırdım. Onu gerçekten sevmiyordu. Bu konuda Hilal'le iyi anlaşıyorlardı.

"O, böyle değil normalde." Dedim elimde olmadan erkek arkadaşımı savunmaya geçerek. "Kolay şeyler yaşamıyor." Dedem gözlerini kıstı ve sigarasının külünü yere serpti. Bastonunu boş sandalyeye dayamıştı, eliyle bastonu işaret ederek konuştu. "Bunu var ya, o deyyusun sırtında kırarım." Aramızda anlık, kısa bir gülüşme geçti.

Masadaki elimi boştaki eliyle kavradı, şimdi oldukça ciddi görünüyordu. "Kızım, iyi düşün taşın. Şimdi anlık bir şeyle duruyorsan bu adamın arkasında, gittiğinde yıkılır o çocuk. Duvar olarak görecek çünkü seni, besbelli. Bu yükü kaldırabilecek misin? Bir çaresi de yokmuş hem. İleriyi de düşün."

Dedem düşünmekten kaçtığım şeyleri bir bir önüme serdi. Sigarayı metal kül tablasının yüzeyine bastırarak söndürdüm ve arkamı yaslandım.

Bir daha yürüyemeyecekti, doktorun söylediğine göre cinsel ilişkimiz asla eskisi kadar tatmin edici olamayacaktı, belki ileride evlenmeye karar verirsek ya da hamile kalırsam...

Aslında bugün hamilelik ve evlilik gibi kavramları bana yakın sayılmazdı, ama günün birinde bir yavruya can vermek istersem eğer bunu yapamazdım. Onunla top oynayamayan, koşturamayan bir babası olmasındansa o olmasın, daha iyiydi.

Tüm bu saçma düşüncelerden beni çekip çıkaran şey, kaza anındaki halim oldu; göğsüm göğüs kafesimi dövmeye başladı ve ben, onu kaybetmenin eşeğindeyken ne kadar korktuğumu hatırladım. Tüm belirsizlik, bir anda toz oldu. "Onsuz olamam." Dedim kendimden emin bir sesle. Dedem gülümsedi.

"O zaman o ayarsızı biraz çekmek zorundasın, elbet düzelecektir." Dedem teselli vermeyi pek becerebilen biri değildi, yine de söylediklerine sarıldım, onu istiyorsam bu süreci atlatırken yanında olmalıydım.

"Bu arada dünürler çok entellektüel tiplere benziyorlar." Ellerimle gözlerimi silerken kıkırdadım. Birbirlerini seveceklerini düşünmemiştim zaten. Saçımı kulağımın arkasına sıkıştırıp o kritik soruyu sordum: "Onları sevdin mi peki?" Dedim merakla. Dedem bir anda beni ne kadar ayaklandırmıştı, inanılır gibi değildi.

"Bilemem, daha görmek lazım." Yutkundum, esas soracağım soru için biraz heyecanlı sayılırdım. Dedemin cevabı bu saatten sonra bir şey değiştirmeyecek olsa da benim için önemliydi. "Kız verir miydin peki?" Dediğimde dedemin yüzü düştü, aynı evde yaşamamıza zamanında çok karşı çıkmıştı, evlilik fikrinin onu büsbütün çileden çıkardığını biliyordum. Benim evlilik gibi bir niyetim olmasa da dedemin ne düşündüğünü bilmek, en azından şu an için kafa dağıtmak istiyordum.

Yeterince dağılmadım mı, artık toplamaya başlasam, diye düşünsem de biraz daha dağılmaktan zarar gelmeyeceğine karar verdim. "Bizden kız almak o kadar kolay değil." Dedi dedem iri burnunu yukarı dikerek.

"Ooo, dedeciğim, atı alan Üsküdar'ı geçti çoktan." Hilal'in neşeli sesi kulaklarıma dolduğunda o çoktan dedeme sarılmıştı bile. Dedemi seviyordu, dedem de onu seviyordu.

Hilal sandalyeye yerleşti. "Nasılsın?" Dediğinde ona imalı bir şekilde baktım. Yakın arkadaşım gözlerini devirerek sorusunu düzeltti: "Emir nasıl?" Ona durumun aynı olduğunu söylediğimde elini koluma koyarak hafifçe okşadı ama bir şey söylemedi. Hilal, saçma teselliler vermek yerine susmayı tercih edenlerdendi. Bazen ona imreniyordum, birileri karşımda ağlarken daima boş da olsa teselli edici birkaç cümle sıralardım, aksi takdirde kendimi suçlu hissederdim çünkü.

"Ben onun yanına döneyim." Diyerek ayaklandım. Sigara paketimi ve telefonumu elime alarak geldiğim yoldan geri gitmeye başladım. Adımlarım gelişimin aksine yavaştı.

Bir anda kasvetli hava üstüme tekrar çöreklendi. İleriyi düşünmeden duramaz hale geldim. Asansörün önünde durdum, iki kabin geldi, üç kabin boşaldı ama ben herhangi bir kabine yerleşmedim. Kollarımı etrafıma sarıp, bir dahaki kabini beklemeye başladım. Şansıma, altıncı kabin uzun sayılabilecek bir sürede bulunduğum kata ulaştı. Büyük asansörde doktor olduğu belli olan bir adam vardı. Hiçte aceleci olmayan bir tavırla kabine binip, odanın bulunduğu kata tuşladım.

Yansımam arkamdaydı, önümde metal kapı vardı. Eğer kaza olmasaydı olacakları düşündüm, eve gidecektik, muhtemelen sabah kadar o yorgun halimizle ateşli bir şekilde sevişecektik ve ertesi gün işlerimizi iptal edip hantal hantal evde takılacak, film izleyecektik. Ertesi gün, her şey normale dönecekti. Oysa kazanın üstünden o kadar gün geçmişti ama hiçbir şey normale dönmüyor, aksine daha da sarpa sarıyordu. Ona çarpan kamyonun sürücüsü iyi miydi acaba?

İçten içe, o adamın gebermesini dilemekten alıkoyamadım kendimi. Ölmesini diledim ve daha önce hiçbir şeye duymadığım kini o adama duydum.

Doktor, kabinden benden önce çıktı. Kabin bir kez daha durdu, hamile bir kadın ve muhtemelen annesi olan yaşlı bir teyze bindi. Üç kişi, Emir'in odasının bulunduğu kata çıktık.

Kabinden inip odaya doğru ilerledim, odanın kapısının önünde yarım dakika kadar dikildikten sonra hafifçe çalıp içeri girdim. Gözler bana döndüğünde, ben bu odadan çıktığım halimden çok daha iyiydim. Yemek tepsisi kenardaydı, yarısı yenmişti. Tanımadığım ama yüzlerine aşina olduğum birkaç kişi vardı, muhtemelen geçmiş olsuna gelmişlerdi. Onları kısaca selamlayıp, Emir'e göz attım. Uyuyordu.

Kalabalıkta boğulmamayı tercih ederek yan odaya geçtim. Seda'da benim gibi düşünmüş olacak ki, odada tek başına oturuyordu. Yanına çöküp, ağzımı araladım: "Özür dilerim, sana Doruk konusundaki çıkışım çok gereksizdi."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.