3-FİGAN
"Üç gün oldu," dedi Seda karamsarlıkla. Bu üç gün içinde onu giriş başı iki dakika olacak şekilde, dört kez görebilmiştim. Bu çok ızdırap vericiydi. "Neden normal odaya almıyorlar ki?" Onun kahvesini yudumlamasını izledim. Üç gündür yalnızca su içmiştim ve bir kere de Hilal'in zoruyla yarım bir tostu bitirmiştim. Emir'in arkadaşları ve Seda'nın eşi gitmişti. Biz bizeydik. Sabahattin abi içimizdeki tek erkekti, o da sürekli hastahanenin çevresinde dolanıyor, sigarasını içiyordu. Aslında uzun yıllardır ağzına sigara koymadığını biliyordum, oğlunun bu haline dayanamamış, vücudunun isteğine uymuştu demek ki. Reyhan abla ise, o çok fenaydı. Sabahattin abi ve Seda'nın bin misli kadar bitikti. Ben de öyleydim.
Her ne kadar gözlerini açacağını bilsem de, açmadığında yapacaklarım gözlerimin önünde canlanıyor, asla kesin şeyler olmuyorlardı. "Bilmiyorum," dedim. Doktor kesin bir şey söylemekten kaçınıyordu. Ne sorsak, "Bunun cevabını vermek için şu an erken." diyordu veya buna benzer başka cevapları durmadan yineliyordu.
Dün, Hilal ve Seda hastaneden çıkmışlar; Hilal bana, Seda ailesine kıyafet getirmişti. Emir'in gözlerini açtığında alınacağı odada herkes kısa bir duş almıştı. Ben eve kesinlikle gidemiyordum, hastanenin sınırlarını aştığım gibi onun kalbi duracakmışçasına bir hissiyata kapılmıştım.
Masanın üstündeki telefonum çalmaya başladığında aramanın Reyhan abladan olduğunu görerek yeşil simgeye dokundum ve cihazı kulağıma sabitledim. "Normal odaya alıyorlar." dedi sesindeki mutluluk tohumlarıyla. "Doktor seninle görüşmek istiyor." Kaşlarımı çatarken ayağa kalktım, arkamı dönmeden zaten konuşmayı duyan Seda'ya bir işaret verdim.
"Tamam, geliyorum." desem de neden benimle görüşmek istediğini anlayamamıştım. Sonuçta evli değildik ve bu durumda ailesiyle konuşulması gerekirdi, ya da ben öyle biliyordum. İçime serpiştirilen umutla asansöre bindim. Acaba vücudunun her bölgesini kullanabilecek miydi? Felç ihtimali ortadan kalkmıştı belki de... Yersiz umutlar, üç günün ardından beni tekrar fütursuzca sarmalamıştı. Bu sarmalamanın yanlış olduğunu bilsem de durduramıyordum.
Kabinin kapısı, doktorun odasının bulunduğu kata geldiğinde açıldı. Kararsız adımlarla dün ziyaret ettiğim odaya tekrar ilerledim. Kapıyı çalarken gözlerimin dolmasını engelleyememiştim. Duyacağım şeyler için hem korkuyordum, hem de heyecanlıydım. Doktorun ağzından çıkacak iki iyi cümle, hastanede perişan olan bizlere iyi gelebilirdi.
Doktorun beni içeri davet etmesine fırsat vermeyerek içeri girdim. Küçük odasında oturan cerrah, rahat koltuğundan kalktı ve bana selam verdi. ''Buyurun.'' dedi eliyle berjerlerden birini işaret ederek.
Suni deri koltuğa oturup, tabiri caizse doktorun ağzına bakmaya başladım. ''Hoşgeldiniz,'' dedi beni oyalamak istercesine. Selamına hafif bir baş hareketiyle yanıt verirken tedirginliğim arttı. İyi bir haber verecek olsaydı bu kadar tereddüt etmezdi, dedi göğsümdeki sancı.
''Öncelikle, sizi Emir Kaan Atalı'nın durumu hakkında bilgilendireceğim.'' Dayanamayarak, biraz da korkuyla sordum: ''Neden ben, ailesi değil?'' Karşımdaki adam tekrar duraksadı, bu tereddütü artık beni sinirlendirmeye başlamıştı. Sessizce cevap vermesini bekledim ancak doktor sorumu yanıtlamak yerine elleriyle saçlarını karıştı.
''Size omuriliğin oldukça kötü bir şekilde zedelendiğini söylemiştim,'' dedi. Kötü bir şey söyleyeceğine artık tam manasıyla emin olmuştum. Felçli olabilirdi, yalnızca gözlerini hareket ettirecek de olabilirdi. Ne olursa olsun, benimle kalmalıydı. ''Size ameliyatın gerçekleştiği gün nişanlınızın felçli olarak uyanmasının bile şans olduğunu da söylemiştim.'' Gözlerimi kapatıp, duyacaklarımı ve duyduklarımı hazmetmeye çalıştım. Benim için nişanlısı demişlerdi, o yüzden benimle konuşmak istemişti demek ki.
Benim tepkilerimi inceliyordu. Benim tepkilerime göre hareket ediyordu. ''Size bunları söylemek zorundayım çünkü nişanlınızı normal odaya alacağız ve bilinci her an yerine gelebilir.'' Dolu gözlerime rağmen gülümsedim. Normal odaya alacaklarsa bir şeyler iyi gidiyordu, değil mi?
"Sizi dinliyorum." dedim devam etmesi için. Şu yara bandı hızlı çekilir efsanesine ilk defa inanıyordum, o olayı yumuşatmaya çalıştıkça benim tepkilerim istem dışı bir şekilde büyüyecekti çünkü. "Nişanlınızın korktuğumuz gibi tüm vücudu felç olmadı, yalnızca bacaklarını kullanamayacak." Dişlerimi sıkıp, kendime bunun iyi bir şey olduğunu ispatlamaya çalıştım. Tüm vücudun işlevini yitirmesinden daha iyiydi en azından.
Doktor bana baktı, içten içe sevindiğimi gördüğünü biliyordum. Belki bencilceydi ama toprağın altında saadete kavuşmasındansa, benimle yeryüzünde acı çekmesini yeğelerdim. "Rehabilitasyon sırasında yanında olmalısınız," beni baştan aşağı süzdü. "Hayatlarınızı ayırmayı planlamıyorsanız tabi ki." Kaşlarımı çattım. Aynı evde yaşadığımızdan bahsedilmiş olmalıydı, doktora sebepsizce kin duydum. Emir'i bırakabileceğimi söylüyordu. İçimdeki öfke, şu dört günün acısıyla harlandı. Yine de, erkek arkadaşımı bu doktorun kurtardığı gerçeği yüzüme çarptı ve saygısızlık etmemem gerektiğini kulağıma fısıldadı.
"Hayatlarımızı ayırmamız için bir sebep yok." dedim keskin bir tonda. Doktor ciddi olup olmadığıma göz attı. "Öncelikle kesinlikle bir psikiyatristin desteğini almalısınız."
Söylediği şeyi onaylayıp ister istemez doktoru incelemeye koyuldum. Yaşını belli ediyor, ama içerisinde bulunduğu yaş gurubuna nazaran daha çökmüş görünüyordu. "Ancak başlangıçta bilmeniz gereken bazı temel şeyler var," dedi. "Önce ben size bir soru soracağım. Haftada kaç kere cinsel ilişkiye giriyordunuz? Emir Bey ile yani."
Bunun konumuzla ilgisini kavrasam da evimizdeki şeyi bir başkasına açmak tuhaftı. "Haftada on kez falan." dedim dürüstçe. Normal şartlarda yanağım kızarır, utanırdım ama şu an hiçbir duygu belirtisine gücüm yoktu. Tüm benliğim Emir'in etrafında dört dönüyordu.
Doktor kaşlarını kaldırdı. "Bu olması gerekenden fazla." dedi düşünceli bir sesle. "Bu işimizi zorlaştırır." Kaşlarımı çattım. Bildiğim kadarıyla felçli insanların çocukları bile olabiliyordu.
"Ne açıdan?" dedim bana bir açıklama yapma zahmetine girmeyen tıpçıya ithafen. Şu konuşma bitseydi de olmam gereken yere bir an önce gidebilseydim. "Böyle vakalarda hastalar yalnızca tek bir pozisyonda cinsel anlamda birliktelik yaşayabilirler. Cinsel hayatı çok aktif olan kişiler bu durumu daha travmatik bir biçimde atlatır. Bir de işin diğer tarafları var tabi ki. Grip olduklarında veya ateşleri çıktığında vücut fonksiyonları normal çalışan insanlardan çok daha ağır geçirirler bu hastalıkları."
Sessizdim, son iki gündür yaptığım gibi duygularımı bastırmaya çalışıyordum. Emir uyandığında onu çok da bitik bir görüntüyle karşılamak istemediğimden, doktorun söylediklerine hem önem verip dinliyor, hem de kendime hakim olabilmek adına çok fazla odaklanmıyordum. "Bir tedavisi var mı?" diye sordum olmadığını tahmin ettiğim halde. Doktorun cevabı maalesef beni yanıltmadı.
"Emir Bey'i bir hafta boyunca normal odada gözetim altında tutmayı planlıyorum, çıkışını vermeden önce evde bulunması gereken ilaçları ve kullanım gerektireceği durumları size bizzat ben aktaracağım."
Konuşmanın bittiğini anladığımda, ağır hareketlerle ayağa kalktım. Odadan çıkarken dalgındım. Bundan sonra bizi neyin beklediğini bilememek korkunçtu. Emir'in ne yapacağını bilememek, asla tam anlamıyla ne hissettiğini bilemeyecek olmam öldürücüydü. Onun yanında olacaktım, herkes onun yanında olacaktı. Herkes onun yanında olmak zorundaydı.
Adımlarım beni olmam gereken yere getirdiğinde, camın önünde yalnızca Sabahattin abiyi bulmayı beklemiyordum. En sağlamımız o gibi görünüyordu; şimdiyse alnını hemen hemen hepimizin yaptığı gibi cama yaslamış, pür dikkat oğluna odaklanmıştı. Ve sanırım ağlıyordu. Buna emin olamadığımdan, olduğum yerde bulduğum koltuğa oturup, uzaktan acılı babayı izlemeye koyuldum. Onun iri ama kemik erimesine yakalanmış vücudunun omuz kısmının sarsıldığını görmek gözyaşlarımın firarı için son noktaydı.
Yaşlı sayılacak babanın acısına saygı duyduğumdan, elimle ağzımı kapattım. Herhangi bir hıçkırığa bu sessiz koridorda şu an için yer yoktu. Dudaklarıma dişlerimi geçirirken, bu görüntüyü daha fazla görmemek için gözlerimi kapattım. Diri diri ölmek denilen şey bu olmalıydı. Emir'in iki yıl boyunca birçok kez üzüldüğünü görmüştüm, hepsi dermanı olan basit şeylerdi.
Kavgalarımız, kaybettiği ihaleler, holdinginin giriştiği bir projede başarısız olması, ailesiyle ufak bir tartışması veya en basitinden, bazen almak isteyipte herhangi bir sebepten alamadığı bir kol düğmesi. Kol düğmelerini çok severdi, kravattan çok kol düğmesine sahipti. Bu, gözyaşlarıyla ıslanmış yüzümde bir gülümsemenin filizlenmesine neden oldu.
Düşününce, ne kadar da basit şeylere üzülüyordu, üzülüyordum. Ben de kolay üzülebilen biriydim. Projeyi çizerken yaptığım bir hatada, kavgalarımızda, Emir'in ailesiyle yiyeceğimiz bir yemeğin haberinde, evlilik konusu açıldığında...
Şimdi kendime kızıyordum. Birbirimize sahiptik ve Tanrı bu kadar güzel şeyin içinde, bu kadar saçma sapan şeylere üzüldüğümüz için bizi cezalandırıyor olmalıydı. Haksız da sayılmazdı.
Oturduğum koltuk hafifçe sallandığında, başımı çevirerek gelen kişiye baktım. Seda'ydı. "Annem eve gitti," dedi. "Biraz uyuması için zorla gönderdim. Muhtemelen bir iki saate gelir."
Gelirdi. Reyhan Hanım'ın evlatlarına olan düşkünlüğünü biliyordum. Düşkün olmasa dahi, neticede bir anneydi. "Bir şeyler yesen iyi olur." dediğinde, boğazına yapışmak istedim. Yeterince acı çekmiyor gibiydi, bu beni ilit ediyordu. Ben geberiyordum, Reyhan Hanım perişan haldeydi, Sabahattin abi ağlamıştı ve o, içimizde en iyi görünenimizdi. Böyle olması haksızlıktı. Aynı şey onun başına gelse, Emir'in ne halde olacağını az çok tahmin ediyordum. Hayalimdeki o Emir bile şu an Seda'nın olduğu halden daha perişandı.
Ayrıca, arkadaşları neredeydi. Belki şu an burada olmayan, annesi hariç, herkese hissettiğim öfke yalancıydı, acımı bastırmak için bir merhemdi ama en azından Seda'nın doğum gününde bulunan o ekip, burada olmalıydı. Kevser ve Ufuk'u bir şekilde es geçersem, Doruk neredeydi? Emir'in akrabası sayılmaz mıydı?
Doruk kovulduğunda Emir ona elini uzatmıştı. Doruk'un annesinin Türkiye'nin en iyi doktoru tarafından beyin tümörü ameliyatı olmasını Emir sağlamıştı. Bunları asla onun yüzüne vurmamıştı. Ama bu, benim vurmayacağım anlamına gelmezdi. Bugüne kadar Emir'in yaptığı iyilikleri yalnızca takdir etmiştim ama karşılığı buysa, ben de ona ve eşine karşılık verecektim. Hem, Seda'nın Doruk eski statüsünde olsa, pasif ve cemiyetten olmayan bir avukat, dönüp ona bakmayacağını biliyordum. Doruk'u olduğu statüye Emir getirmişti! İnsan hiç yoktan minnettarlığından gelirdi. Yeri geldiğinde en yakın arkadaşım demeyi iyi biliyordu.
"Kocan nerede?" Dedim acımasızca. Seda da her şeyin farkında, sessiz bir kabullenişle kollarını göğsünde çaprazladı. Bir bahane aradığını biliyordum ama o bahaneyi çoktan bulmuş olması gerekiyordu. Abisinin ona verdiği değerin onda birini Emir'e vermiyordu işte! Aynı şey Seda'nın başına gelse, Emir benim en azından hastaneye gelip gitmem için elinden geleni yapardı ama Seda'nın, Doruk'a ağzını açmadığından emindim. Kazanın olduğu zaman göstermelik olarak gelip gitmişti.
"Gelecekti," dedi. "Trafiğe takılmıştır." Ağzımdan istemsiz alayla dolu bir ses çıktı. Bu Seda'nın yönünü tamamen bana dönmesine sebep olmuştu. "Hayır, umrumda olduğundan değil ama kocan Emir'in yakın arkadaşı ya, uyandığında onu yanında görmek ister diye söyledim." dedim kinayeyle. Ufuk ve Kevser'in mesai saatleri esnetilemezdi ve en azından Kevser benimle sürekli iletişime geçiyordu. Ufuk'un da Sabahattin abiyi aradığına bu üç gün içinde birçok kez kulak misafiri olmuştum. Şu üç gündür, göstermelik dahi olsa yalnızca selam verdiğimiz, hiçbir yakınlığımızın bulunmadığı, bir sürü insan gelmişti buraya.
"Kendimizi kandırmayalım," dedi Seda. "O uyandığında görmek istediği tek kişi sen olacaksın. Bizim şu an burada bulunmamız bile saçmalık."
Yüzüme yayılmasına izin verdiğim alaycı ifade, parlayan yanaklarımla büyük bir zıtlık oluşturdu. "Sen uçmuşsun." dedim kendimi tutamayarak. Bir süre sessizlik oluştu, bizim doktorun sterilize olmuş halde yoğun bakıma girdiğini gördüm, girmeden önce Sabahattin abiyle kısaca konuştular. Muhtemelen birazdan normal odaya alınacaktı ve son tetkikler yapılıyordu.
"Yalan mı? Sen hayatına girdiğinden beri benimle ilgilenmez, beni kıskanmaz oldu. Senden önce her gün arayan abim, aramalarını ayda bire indirgedi." Bencil köpek, diye geçirdim içimden. Şu an hastanede olmasak üstüne atlardım. Gerçi ben, bu sıra herkesin üstüne atlamaya meyilliydim. Ancak Seda ve ben, iki buçuk yıl kadar bir süre birbirimize yapmacıkça davranmış, birbirimize katlanmıştık. Tek suçlu o değildi, ben de en az onun kadar hatalıydım. Onu daha kötü duruma düşüren düşünceleriydi, eylemleri değil.
Önce, gerçekten bir tatsızlık çıkmaması adına alttan almayı düşündüm ama şu an psikolojim böyle bir fedakarlığa elverişli olmadığından susamadım. "Sen onu aramayı hiç denedin mi?" dedim tıslarcasına. Cevap veremeyeceğini bildiğimden, abisini işi düşmedikçe aramazdı, ayağa kalktım ve konuşmayı sonlandırdım. Sabahattin abinin yanına giderken bana orada sataşamayacağını biliyordum. Ya da ben ona sataşamayacaktım. Her iki türlü de, aramızdaki gevşek ipler daha çok gerilmeyecek, kopma tehlikesiyle burun buruna gelmeyecekti.
Sabahattin abiye, doktorla az önce konuşmuş olmama rağmen sordum: "Bir şey söyledi mi?"
"Hayır, üzüldüğümüzü ona belli etmememiz çok önemliymiş. Bunu ona grip kadar doğal bir şeymişçesine lanse etmemiz gerekiyormuş. Böyle zırvaladı işte."
Gözlerimi cama dikip, baba kızın konuşmasına kulak misafiri olmamayı tercih ettim. Odağım yalnızca Emir'di, son üç günden beri.
Bundan birkaç dakika sonra, baba kız hala hiçte renkli olmayan bir şeylerden bahsederken, aksi zaten mümkün değildi, çift kanatlı otomatik kapı kayarak açıldı ve doktor, yanında bir erkek hemşireyle dışarı çıktı.
Yanımıza ulaştığında, "On dakika içinde normal odaya alacağız." dedi. "Odanız için özel bir ricanız var mı?" diyerek ortaya bir soru attı hemşire. Benim bu tür rutinleri düşünecek mecalim yoktu ancak Seda, düşünebiliyor olmalıydı ki konuştu: "En büyük odalardan biri olsun, suit olursa seviniriz."
Hemşire küçük bir baş hareketiyle yanımızdan ayrılırken doktora döndüm. "Bilinci ne zaman yerine gelir?" dedim duyacağım cevaptan korkmayarak. Sonuçta normal odaya aldıklarına göre bilinci yakın zamanda yerine gelecek olmalıydı.
"Bilmiyoruz, bugün veya yarın olabilir. Tam olarak emin olamayız."
Biz birkaç husustan daha bahsettikten sonra bu defa kadın bir hemşire geldi. Doktora içinde bir sürü terim bulunduran bir düzine kadar kelimeyi art arda sıraladıktan sonra bize döndü. "Sizin odanız hazır, odaya geçerseniz, hasta da getirilecek."
Az sonra, hemşirenin yönlendirmesiyle üst kattaki odalardan birindeydik. Suit üç odadan oluşuyordu, birinde refakatçi için yatak, diğerinde hasta yatağı ve ötekinde koltuk takımları bulunuyordu.
Yeşillerle bezeli oda can sıkıcıydı. Bunu sorun etmeyerek, hatta kendime bu konuda düşünme hakkı tanımayarak hasta yatağının yanındaki deri koltuğa oturdum. Bu koltuk muhtemelen açılabilenlerdendi ve ben kesinlikle burada yatacaktım.
Üçümüz hiç konuşmuyorduk. Baba kız kapının çaprazındaki, yatağın diğer yanındaki koltuğa yan yana oturmuşlardı. "Reyhan da burada olsaydı keşke." dedi Sabahattin abi. Burada olması iyi olabilirdi ama kadın harap olmuştu. Ayrıca bildiğim kadarıyla kalp rahatsızlığı vardı ve biraz uyku ona iyi gelebilirdi. Bu yüzden, şu an burada olmadığı için içten içe suçlamayacağım tek kişiydi Reyhan abla.
"Yoruldu çok," dedim farkında olmadan şefkatli çıkan sesimle. "Hem Emir'in o halini görmemesi daha iyi olur belki de."
Gerçekten böyle düşünüyordum. Emir kendine geldiğinde bacaklarının işlevini yitirdiğini fark edecekti. O, genelde sakin bir adamdı, belirli konular dışında. Bazen öyle bir şey oluyordu ki vermemesi gereken çok büyük tepkiler veriyordu. Dolayısıyla onun zaman zaman bu dengesizleşen davranışları yüzünden şu an ne yapacağını kestiremiyordum.
Boş yatağa bakarken, biraz sonra burada onun yatacak olması beni biraz da olsa rahatlattı.
Kapı açıldığında üç çift gözün bakışları hastane odasının kapısına döndü. Emir sedyede yatıyordu, vücudunda mekanik bir alete dair iz bile yoktu ancak sargılar ve yüzündeki çizikle iki tane bant duruyordu. Çalışanlar onu yatağa aldıklarında titrek adımlarla Emir'e yaklaştım.
Aman Tanrım! Yakından yüzü camın arkasında gördüğümden çok daha beter haldeydi. Morluklar hat safhadaydı. Göğsü de feci haldeydi ama bandajlardan dolayı göremiyordum. Elimi yavaşça kaldırarak, başka her şeyden soyutlanmış bir halde güzel, kemikli yüzünde gezdirdim. Görüşüm tekrar ve tekrar bulanıklaştı.
"Yaralar düzelir, iz kalmaz. Kalsa bile birkaç estetik ameliyata bakar." diyen Seda'ya çevirmedim bakışlarımı. Duymak istemiyordum. İz kalıyorsa kalsındı, kimin umrundaysa o düşünsündü. "Orası daha sonralık iş," dedi Sabahattin abi. "Hadi biz bir eve gidip, anneni de alıp gelelim." Bana döndü, yorgun bakışlarına rağmen gülümsedi. "Sen buradasın, değil mi kızım?" Sabahattin abiyi onayladıktan sonra, sessizce odadan çıkmalarını izledim.
Yalnız kaldığımızda, kenardaki koltuğu çekerek yatakla birleştirdim; ayaklarımı uzatmam gereken kısım tamamen yatağın kenarı yüzünden kapandığından, küçük kareye yerleşerek bağdaş kurdum. Kafamı bel oyuntusuna dikkatlice yaslarken ellerim sol elini sıkıca kavradı.
Kokusu her zamankinden farksızdı, yalnızca bedenine ilaç ve hastanenin iğrenç kokusu sinmişti. "Sevgilim," diye mırıldandım kendi kendime, duymayacağımı bile bile. "Tanrı seni bana bağışladı." Dudaklarımı bel oyuntusuna bastırırken şükrettim.
O esnada, benim dudaklarım hala bel oyuntusundayken onun her zamankinden boğuk sesi duyuldu: "İmge," dedi. Sesinden acı çektiği anlaşılıyordu. İçimde tarifsiz bir mutluluk ceryan etti. Heyecanla oturduğum yerde dizlerimin üstüne geçip, bedenimi yükselttim ve onun elini bırakarak üstüne abandım. Anlık olarak yüzü buruştuysa da bu buruşukluk saniyenin onda biri kadar bir zamanda kayboldu. Yüzünü ellerimin arasına aldığımda, yarı açık yarı kapalı gözlerle tekrar adımı fısıldadı: "İmge." Adım, onun dudaklarından çıkarken belki de ilk defa böyle rahatlatıcıydı.
"Buradayım," dedim başparmaklarımla elmacık kemiklerini okşarken. Hafifçe gülümsedi, yorgun bir gülümsemeydi. "Kaza yaptın." dedim fısıltıyla. Gözlerini açmaya kendini zorlarken ona engel olmadım.
"Sana bir şey oldu mu?" dedi yarım yamalak açtığı mavilerini elalarıma dikerek. Başımı iki yana salladım. Belime konan şeyin eli olduğunu anlamak beni gülümsetti. Neredeyse tamamen üstündeydim şimdi. Gözyaşım yüzüne damlarken belimdeki eli sırtıma çıktı ve hafif bir baskı uygulayarak yüzümü yüzüne yaklaştırdı, dudaklarını yaşın döküldüğü gözüme bastırdı. Kuru ve çatlamış dudaklar gözümde pamuksu bir etki yaratırken göğsüm üç gündür gerçek anlamda ilk defa heyecanla ve mutlulukla çarptı.
"İyi misin?" diye sordu burunlarımız birbirine sürterken. Dudaklarımı dudaklarına bastırdım. Dolgun dudakları benim dudaklarımı anında kavrarken dili mecalsiz ama istekli bir şekilde dilimi yakaladı.
Biz daha devam ederdik, ileri de giderdik ama çalınan ve hemen ardından açılan kapı ondan ayrılmamı, yatağa, yanına, oturur vaziyette ayaklarımı koltuğa koymamı sağladı. Gelen doktordu, adamın adını hala bilmiyordum. "Uyanmışsınız Emir Bey." dedi yapmacık bir gülümsemeyle. Emir cevap vermedi.
"Bugün biraz dinlenin, yarın size bazı testler yapacağız." Doktor bana döndü ve yüzündeki sinir gülümsemeyi bozmadan konuştu: "Sizinle dışarıda konuşabilir miyiz İmge Hanım?" Kalkmak için hamle yapacağım sırada o, karnındaki elimi yakaladı. "Geleceğim şimdi." dedim elimi kurtarıp yere inerken.
Doktorun arkasından odadan çıkıp, kapıyı kapattım. "Emir Bey bacaklarının hareket edemediğini öğrenmeden, siz söylemelisiniz. Aksi takdirde hastalar çok daha büyük," cümlesini bölen şey, devrilme sesiydi. Odadan gelen sese inlemede katıldı ve panik, o an için vücudumun tek hakimi oldu. Tereddütsüzce kapıyı açıp içeri dalarken Emir'i komodinin üstünde, komodini de devrilmiş vaziyette görmeyi beklemiyordum. Beyaz mobilyanın üstündeki sürahi ve bardak yere düşmüş, paramparça olmuştu. "Bacaklarım," dedi kafasını kaldırarak. Göz göze geldiğimizde, olduğum yerde çivilendim. Fark etmiş miydi?
Doktor, dışarıya doğru seslendiğinde kendime gelerek ona doğru bir adım attım. O ise doğrudan doktora bakıyordu. "Bacaklarıma ne oldu?" dedi doğrulmaya çalışarak. Ellerinin üstünde yükseldi, ancak bacaklarını hareket ettiremediğinden tekrar düştü, bu defa komodine değil, zeminin üstüne devrilmişti.
Bir bebek gibi tekrar ağlamaya başlarken ona doğru atıldım ancak beni geri püskürttü. "Bir şey söyleyin!" dedi bağırarak. Şu an bilinci yeni açılmış bir hastadan ziyade, tüm servetini bir gecede kaybetmiş bir kumarbaz gibi duruyordu. "Emir Bey," dedi doktor açıklama yapmak için. Ben uğuldayan kulaklarıma dizlerimin üstüne çökerek ona doğru süründüm, elimi omzuna koyduğumda tepki vermedi. "Konuşsana." dedi acımasız ve pürüzsüz bir şekilde.
"Yapma," dedim acılar içinde. "Dur biraz, şimdi öğrenmemen gerekiyor." Sesim fısıltıdan ibaretti. "Çok üzgünüm." diyen doktor son noktaydı. Emir sanki ciğeri sökülüyormuşçasına kafasını ellerinin arasına aldı ve dur durak bilmeden bağırmaya başladı. İçeri birileri girdi, kim oldukları hakkında hiçbir fikrim yoktu.
Ben sadece ağlayıp, durması için ona yalvarmakla meşguldüm. Durmadı, başını sertçe sırtını dayadığı yatağın sert kısmına ardı ardına vuruyor ve fısıldıyordu, "Ben şimdi ne yapacağım," diyordu sürekli. Ona sarıldığımda, sanki sarılmamışım gibi kafasını daha hızlı vurmaya devam etti.
Biri, beni belimden tutarak ondan uzaklaştırmaya çalıştığında direndim. "Bırakın!" dedim kendimden geçmişçesine. Ancak durmadılar, beni ondan kopardılar. Birkaç sağlık görevlisi onu sabitlemeye çalışıyordu, o durmuyor komodine, yere onu tutmaya çalışan kişilere yumruk savuruyor ve bağırıyordu. Kısa süre içinde, odada büyük bir izdiham yaşanmaya başladı.
"Bırak," dedim beni tutan adama. "Bana ihtiyacı var, bırak." İnsanların arasında Emir'in görüntüsünü kimi zaman bacaklar, kimi zaman sırtlar alıyordu ama şimdi onun saçlarını çekiştirdiğini görebiliyordum. Onu kaldırmak isteyenlere direniyor, inlemeye, anlamlandıramadığım cümleler kurmaya devam ediyordu.
"Niye kurtardınız?" dediği kulaklarıma çalındığında ağlamam şiddetlendi ve ben, ondan farksız bir şekilde ağlamaya, bağırmaya başladım. Nasıl böyle derdi? Nasıl ölmeyi şu anki haline yeğlerdi? Bu bencillik değil de neydi? Hadi ben umrunda değildim, annesini, babasını da mı düşünmüyordu?
Bağırtısı, yakarışı yakarışıma karıştı ve hastane duvarlarında yankılandı. Tırnaklarımı beni tutan adama geçirip beni bırakmasını sağlamaya çalıştım. Onun bana ihtiyacı vardı, neden göremiyorlardı?
Kaos dinmeden, ona sakinleştirici yapılmadan önce son yakarışını duydum: "O beni bu halimle nasıl sevecek şimdi?"