İçeriğe geç

FECAAT

Bölüm 2 · 11 dk okuma

FECAAT

Bölüm 2

ABLUKA

2-ABLUKA

Beyin fonksiyonlarım çalışmıyordu. Kaskatı kesilmiştim. Yalnızca göz pınarlarım vermesi gereken tepkiyi verebiliyordu. Görüşüm iyice bulanıklaştığında, onun arabasını da göremez oldum. Kalbi hâlâ atıyor muydu? İçinde hâlâ ben var mıydım?

Arabanın kapısını açıp kendimi dışarı attım. Ona doğru çığlık çığlığa koşarken ayağıma takılan taş dizlerimin üstüne düşmemi sağladı. Parçalanan dizlerimin acısını aşkımın acısına kattım. Ellerimle betonu avuçlamaya çalışırken çığlıklarım boşlukta yankılanıyordu, parmak uçlarımdan akan sıvıyı hissettim. "Emir!" dedim hıçkırarak. Gidemezdi. Ters dönmüş cipten çıkmak zorundaydı. Onsuz ne yapardım? "Emir!" diye haykırdım tekrar. Boğazım yırtılıyormuşçasına acıyordu. Varlığım acıyordu, benliğim kanıyordu.

Yanına gidemiyordum, olduğum yerde çakılmıştım. Sanki bir şey beni betona mühürlemişti. Akrep ve yelkovan matemime saygı duyuyor, kıpırdamıyorlardı. "Emir," dedim bu defa bağırmadan, fısıltıyla. "Gidemezsin."

Gidemezdi, Allah'ım, onsuz nasıl güneşin doğacağını unutmuştum. Hayatıma damdan düşer gibi girmişti ve ondan öncesini kazıyıp bir köşeye fırlatmıştı. Sabah tek başıma mı kahvaltı edecektim ben? Ya kokusu, onu bir daha soluyamayacak mıydım? Koca bedeninini sıska kollarımın arasına alamayacak mıydım?

Vücudum sarsılmaya, acı varlığıma fazla gelmeye başladı. Sanki göğsüme ardı ardına kızgın demirler saplıyorlar, sivri uçlarını sırtımdan çıkartıyorlardı. "Yardım edin!" dedim biçare.

Ayağa kalkmaya çalıştım, onun yerinde ben olmalıydım. O, benim kadar aciz olmazdı. Beni o lanet olası arabadan çıkarırdı, asfaltın üzerine yapışmazdı.

Omzumdan kavrandığımda, etrafın kalabalıklaştığını, ambulansın geldiğini fark ettim. Polisler gelmişti, arkada birkaç araba birikmişti. "Hanımefendi, yakınınız mıydı?" diye sordu polis memurlarından biri. Cevap vermedim, cevap veremedim.

Yakınım mıydı? Değildi. Yakınımdan çok daha öte bir şeylerdi. "Kurtarın onu, lütfen." dedim acizce. Hayatta hiçbir zaman bu kadar aciz hissetmemiştim. Ailem beni dedemin kapısına bıraktığında, iftira atılarak okuldan uzaklaştırma aldığımda ya da o zamanlar tek ailem olan dedem kalp kriziyle ölümün eşiğine geldiğinde...

Her şey önemsizdi, yaşadığım tüm acılar bunun yanında kifayetsizdi. Ben, bugüne kadar acının ne olduğunu hiç öğrenmemiştim demek.

"Nefes alın." dedi birisi. Gözlerim kararmaya başladığında ne zaman parçalandığını bilmediğim avuç içlerimi betona bastırdım. Derimin bir kısmı asfalta yapışıp orada kalırken ayağa kalktım. Belimi tutan yabancı eller olmasaydı ayağa kalkmayı asla beceremezdim.

Arabanın etrafında birkaç polis ve ambulans görevlileri doluşmuştu. Kamyondan inen adamı gördüğümde nefretle dolduğumu hissettim. "Yaşayacak mı?" dedim bilinçsizce. "Onsuz yapamam."

Beni bindirdikleri ambulanstan çıkamamıştım. Dışarıda ne olduğunu bilmiyordum. Belki de onun mavileri beni arıyordu, belki de onun mavileri can veriyordu. Her şey rüyaymış gibi geliyordu, artık ağlamalarım da durulmuş, boş boş ambulansın kapılarına bakıyordum.

Bir yanım seninle kalacak diyordu, diğer yanım onu bir daha asla öpemeyeceğimi kulağıma fısıldıyordu.

Ambulansın kapısı açıldığında kafamı telaşla kapıya çevirdim. Sedyede yatan beden bana aitti, tamamıyla benimdi. Sedyeyi içeri koyduklarında daha net görebildim onu. Kırmızıya boyanmış yüzü, kanla kaplanmış beyaz gömleği, boynuna takılan ten rengi boyunluk, kapalı gözleri...

Harabeye dönmüştü. Yirmi dakika önce kucağında oturduğum, dans ettiğim adam şimdi ne haldeydi? Varsın daha beter olsundu, göğsü atsa yeterdi bana. Elimi ona uzattığımda, ona uzanan elim belki de ilk defa tenine değemeden geri çekildi. Bana ait olan şeye dokunurken ilk defa yüreğimde tereddüt vardı.

Ambulanstakiler bir şeyler yapıyordu, tıbbi terimler kullanıyorlardı ama anlayamıyordum. Gerçi oldukça sade bir dil kullansalar dahi şu an anlayabilecek durumda değildim.

Ambulans hareket ettiğinde benim kulaklarım sirenleri dahi duyamayacak kadar uğuldar hale gelmişti. Aşığı olduğum gözler kapalıydı, belki de bir daha asla açıldığını göremeyecektim.

Canımın canı bedeninden gidiyordu, cesedini bana bırakmazlar mıydı? Soğukluğunda arayamaz mıydım onun kokusunu? Arardım da, bulamayacağımdan emindim. Bir adamın varlığını bu kadar benimsemişken yokluğuna alışılır mıydı?

Ne kadar süre o ambulansın içinde durduk, ne kadar zaman ona yapılan müdahaleleri ağlaya ağlaya izledim, bilmiyordum.Büyük beyaz araba hastanenin önünde durduğunda gri bina bana tanıdık geldi, şu an için bunu anlamlandıramadım.

Ambulansın çift kanatlı kapısı açıldı, sedye aşağı indirildi ve küçük bir doktor ordusu bizi karşıladı. "Kurtarın onu," dedim Emir gözden kaybolurken. "Allah aşkına kurtarın."

Sonra, onu ameliyathaneye aldılar. Beni içeri sokmadılar, otomatik kapının önünde öylece bıraktılar. Yalnızdım, çaresizdim, acılıydım.

Tanrı'ya belki de hayatımda yalvarmadığım kadar yalvarmış, etmediğim kadar dua etmiştim şu zaman dilimi içinde. Emir'in babasıyla annesini koridorun başında gördüğümde, Reyhan ablanın ağlamaktan şişmiş gözleri benimkinden farksız değildi, Sabahattin abinin görüntüsü yıkılmışlığı gözlerimin önüne sermişti.

Karı koca koşar adımlarla yanıma ulaştığında bitikliklerini daha yakından görme fırsatı yakaladım. Aşık olduğum adamın bu hali beni bu denli dağlamışken evlat acısı nasıldı, kim bilir?

"Nasıl oldu?" dedi Reyhan abla yanıma otururken. Ellerimle yüzümü beceriksizce silip nefes aldım, daha doğrusu nefes almaya çabaladım.

"Ben arabayla onu takip ediyordum, kırmızı ışıkta," nefesim kesildiğinde gözlerimi bir süre kapattım, soluğun boğazımdan, boğazımı yırta yırta geçişini hissettim. "Işıkta durdu. Sonra diğer yoldan gelen bir kamyon da onun arabasına," tekrar duraksadım, hıçkırdım ve ellerimle ağzımı kapattım. Reyhan abla kollarını bana dolayıp, daha fazla konuşmama gerek olmadığını belirtti. Aramız kötü değildi, yine de birbirimize sarılmayı pek tercih etmezdik.

Sarılışına karşılık verip, biraz evvel az da olsa dindirdiğim gözyaşlarımın tekrar firar etmesine izin verdim. "Ne kadar zamandır içerdeler?" dedi Sabahattin abi. Öyle ki acı, hepimizi ablukaya almıştı.

Bilmiyordum, bu yüzden sesimi çıkarmadım. Sevdiğim adamın annesinin feryadı omzumda harlanıyor, göğsümde parçalanıyordu.

Bizi cehennemden gerçek dünyaya döndüren şey otomatik kapının açılma sesi oldu. Reyhan abladan kopup ayağa fırlarken, onun da beni taklit ettiğini biliyordum. Üçümüz, orta yaşlarının sonunda olan cerrahı çevrelemiş, bir şey söylemesini bekliyorduk.

Ağzındaki maskeyi indirip, "Omurilik fena zedelenmiş," dediğinde beynimden vurulmuşa döndüm. "Hayati tehlikesi sürüyor." Gözleriyle bizi süzdü, başka bir şey söyleyecekti sanki.

Ellerimi yumruk yapıp, tırnaklarımı avucuma sapladım. İyileşecekti. Sakin olmalıydım. Şu an korkunun veya hüznün bir faydası yoktu. Yine de beni sarmalayan şey öyle yüce, öyle yenilmez bir duyguydu ki mantığım tamamıyla devre dışı kalmıştı. "Felçli olarak bile uyansa şanslı demektir." Duyduğum cümle, bir kere daha çığlık atmama sebep olurken yerin ayağımın altından kaydığını hissettim. Diğerlerinin tepkisini idrak edemeyecek kadar soyutlanmıştım.

Doktor uzaklaşırken olduğum yere bilinçsizce çöktüm. Birkaç hemşire başımıza toplandı, birileri onun yoğun bakıma alınacağını söyledi. Hiçbir şey net değildi: sesler, görüntü; duygular, acılar, çığlıklar. Hepsi birbirine karışmış, hastane koridorunda büyük bir kaosa evrilmişti. Camın arkasındaydı şimdi, kapıyı açıp giremiyordum. Oysa evimizdeyken kapıyı bile çalmazdım ki ben. Onun yanına girmek için asla izne ihtiyacım olmamıştı.

Daha sonra, koluma saplanan bir şey hissettim, o naif acıdan birkaç dakika sonraysa zaten benden uzaklaşan bilincimi tamamen kaybetmiştim.

***

Gözlerimi açtığımda zihnim, hastanede olduğumu bana doğrulamıştı. Yaşadıklarımız kabus, illüzyon ya da rüya değildi. Yaşadıklarımız gerçeğin tam kendisiydi.

Yanaklarım kuruyan gözyaşlarım sebebiyle taş kesilmiş, ellerim kızarmıştı. Sakinleştirici verilmeden önce ne olduğunu anımsadım, sinir krizi olmalıydı çünkü onlar yaşanırken ne olduğunu bile anlayamamıştım. Bana kalsa, ellerimi kızartacak bir şey yapmamıştım. Elimi kaldırıp inceledim. Sahi, avuç içlerim ne zaman sarılmıştı?

Emir'in normal odaya alınma ihtimali benim ayağa fırlamamı sağlarken üstüme örtülen çarşaf yere düştü. Umursamadım. Ayakkabılarımı çıkarmamışlardı. Minnettardım. Bir de onu giymekle uğraşamazdım.

Neredeyse koşarak yoğun bakımın önüne geldiğimde herkes buradaydı. Seda, Kevser; Doruk, Ufuk ve hatta Hilal bile. Hiçbirini görmedi gözlerim. Ne ağlamaktan harap olmuş Seda'yı, ne de kimse için değil, yalnızca benim için endişelenen Hilal'i.

Gözler üzerimdeyken hızımı kesmeden dikdörtgen şeklindeki cama ilerledim. Ellerimi soğuk yüzeye koyarken tekrar gözlerim dolmuştu. İçeride yatıyordu, vücudunda, parmaklarında çeşit çeşit aletler takılıydı. Çıplak göğsünde bir sürü beyaz sargı vardı. Güzel yüzü harap olmuştu. Bir sürü yeri morluk içindeydi.

Keşke önden ben gitseydim, dedim içimden. Benim arkamdan Emir'le Hilal dışında kimse uzun vadeli üzülmezdi. Onun bir annesi, babası, kardeşi vardı. Yaşamayı benden daha çok hak ediyordu. Ayrıca, onu gerçekten seven birçok arkadaşa da sahipti. Ben de vardım. O içerideyken ciğerim dağlanıyordu, bu varlığımdan çok öte bir histi, duygusal zekam bunu kaldıramıyordu.

Arkamı dönerek Reyhan ablaya baktım. Omuzları çökmüş, bakışları zemine sabitlenmiş ve çorabı kaçmıştı. Üstündeki pahalı elbise yırtık pırtık hale gelmişti. O da benim gibi kriz geçirmiş olmalıydı. Benden daha önce kendine gelmiş gibiydi, omuzuları sarsıla sarsıla ağlıyordu.

Tedirginlikle bir iki adım attım ve ellerimi dizlerine koyarak önüne, dizlerimin üstüne çöktüm. Acı kimleri birleştiriyordu. Yalnızca Emir için birbirine katlanan iki kadınken şimdi onu teselli etme çabasındaydım. Belki de bunun sebebi de anne oluşuydu, hayır. Bunun sebebi Emir'in annesi oluşuydu.

Kafasını hafifçe kaldırıp bana baktı. "Varsın felçli olsun," dedim içime kaçan sesimi ite kaka dışarıya çıkartırken. "Nefes alsa yetmez mi?" Yutkundum. Gözlerimi sıkıca kapayıp açtım, bu hareketimle birlikte görüş alanım saniyelik olarak bulanıklığını yitirdi.

"Biz bakarız ona. Bakmaz mıyız?" Artık buruşmaya başlayan elleriyle ellerimi kavradı. "Nefes alsın," dedi içindeki yangınının kıvılcımlarını sesine yansıtarak. "Nefes alsın da, bakarız tabii."

Analığına, kadınlığına saygı duyarak sol elini kavradım ve artık kahverengi lekelerle bezenmeye başlamış elini dudağıma bastırdım. Bu hareketim, yerde olan bedenimi sarıp sarmalamasını sağladı. Ona uyarak kollarımı ince beline sardım. Parmakları saçlarımı uysalca taramaya başladığında bilinçsizce gözlerimi kapattım. Aşina olduğum koku burnuma doldu. Emir kokusunu annesinden almıştı demek ki.

Yavaşça geri çekilerek koltuktan destek aldım ve ayağa kalktım. "Doktor bir şey söyledi mi?" diye sordum gözlerimi belki yüzüncü defa silerken. Sabahattin ağbi başını sağa sola salladı. Haberin olmayışı zaten yerle bir olan moralimi daha çok bozsa da ölüm haberindense habersizliği tercih ederdim

Omzuma dolanan şefkatli kollar beni ilerletmeye başladığında, durdum ve Hilal'e baktım. "Buradan bir yere gidemem." dedim. Gidemezdim. O, bu kadar savunmasızken Emir'i nasıl yalnız bırakabilirdim ki?

"Biraz hava almalısın," dediğinde benim düşünmeme izin vermeden bedenimi iteklemeye devam etti. "Söz veriyorum sen gelene kadar uyanmayacak."

Hilal'e uyarak beni iteklediği yere, asansöre, ilerledim. Kabine yerleşirken aksimi görmek beni korkuttu. Tanınmayacak haldeydim. Göz altlarım neredeyse yanaklarıma kadar çökmüş, gözlerim kan çanağına dönmüş ve buğday tenim olabildiğince solmuştu. Yanaklarım yaşlar sayesinde hala parlaktı.

Aynanın yüzeyine Hilal'in aksi de eklendi. O da üzgün görünüyordu. Kata tuşladığında yansımama sırtımı döndüm. "Bak, yoğun bakımdaki sevgilin umrumda değil. Yaşayacak işte o hırt. Üzme kendini." Onu duymazdan geldim. Bu tavırları normal şartlarda bana iyi hissettirirdi. Büyük şeyleri gözümde küçültür, aşabileceğim problemlere dönüştürürdü. Bu defa farklıydı, bunu Hilal de bildiğinden üstelemedi.

Sessiz ve kısa bir asansör yolculuğunun ardından bir koridor geçtik, kantine ulaştık. Camlardan havanın hala karanlık olduğu görülüyordu. "Saat kaç?" dedim çok umrumdaymış gibi.

"Sabah beş." Diyerek sorumu yanıtladığında masalardan birine oturmuştuk. Kantin kapalı sayılırdı. Işıkların birkaçı dışında diğerleri sönüktü, kantinde yalnızca bir çalışan vardı ve tatlıların dizili olduğu reyonun ışıkları yanmıyordu.

"Bir şey soracağım." dedi tahta masanın çizgilerinde parmaklarını gezdirirken. Sessizce sorusunu bekledim. Bekledim ama aklım üst kattaydı, hiçbir şeye tam olarak odaklanamıyordum. Tırnağımla tahtayı hafif hafif kazırken sessizliğe gömülmüştük.

Elimle yüzümü sıvazladıktan sonra çenemi elime yasladım, tırnaklarım hala iğrenç sesler çıkararak tahtada izler bırakıyordu. "Ölürse hayatına devam etmeyi dener misin?"

Kurumuş dudaklarımı ıslattım, boğazımı temizledim. "Ölmez." dedim sertçe. Beni bırakmazdı, beni bırakmaya kıyamazdı ki. Elimi tutup dibime girdi ve yüzüne bakmamı sağladı. "Denemem." dedim ısrarla isteyeceği sorunun cevabını vererek.

Eli elimden çekildi, arkasına yaslandı. Hiçbir şey söylemeden ayağa kalktım. "Su içseydin bari." demesini umursamadan kantinden çıkıp, geldiğimiz yolu geri dönerek asansöre ilerledim. Onu neden yalnız bırakmıştım ki? Beynim bedenimi terk etmişti sanki, kalbim beni yönlendiriyordu ve o organ, Emir yalnızca elimi tuttuğunda bile rotasını şaşırırdı.

Kabine tekrar binerken yalnız değildim, Hilal bana yetişmişti. Uzattığı şişeyi elinden alıp kapağını açtım ve ağzımı biraz ıslattım. Ardından, şişeyi ona uzatıp aynaya yaslandım. Üstümdeki incecik giysiler bile yüktü şu an bana. İki şeye ihtiyaç duyuyordum; çırılçıplak, bağıra çağıra koşmaya ve Emir'in mavilerinin süngüsünü kaldırmasına.

Felç olursa, ki olacağı neredeyse kesindi, bizi nasıl bir hayat beklediğini bilmiyordum. Onun bilinci yerine geldiğinde ve bedenine hükmedemediğinde nasıl tepki vereceğini kestiremiyordum. Bildiğim tek şey, onu ne olursa olsun bırakamayacağımdı. Onunla tanışmadan önce bana felçli biriyle birlikte olup olmayacağım sorulsa, cevabım olumsuz olurdu. Ama o beni öyle bir kuşatmıştı ki tüm bencilliklerim, vicdansızlıklarım onun merhameti karşısında kurumuş, yapraklarını dökmüş, dikenlerini kendi gövdesine batırmıştı.

Açılan kapıdan geçip kabinden çıktım. Yanımda yürüyen Hilal'in bunca zaman susması görülmüş şey değildi, o bir şeye ilk defa bu kadar suskun kalıyor, belki de saygı duyuyordu.

Emir'in arkadaşlarının, Emir'in ailesinin yanına yaklaştıkça yüz ifadelerini gördüm. Hepsi koridordaki koltuklarda sere serpe oturmuştu. Ve o an, bir şey beynime balyoz misali indi. Emir'in arkadaşları, Emir'in ailesi. Ben onun olan hiçbir şeyi onun istediği şekilde benimseyememiştim ki. Yalnızca onu istemiştim, onun hayatındakileri değil.

Bana bir keresinde, "sen benim olan hiçbir şeyi benimseyemiyorsun," demişti. O zaman onu vefasızlıkla suçlamıştım. Oysa şimdi fark ediyordum, benim Reyhan ablayla aramdaki duvarları kadıncağız değil, ben kendi ellerimle örmüştüm. Oğluna doğum günü için sürpriz parti yaptığında ben Emir'i kendi sürprizimle birlikte evde beklemiştim, Emir partisinden erken ayrılmış, bana gelmişti. Sabahattin abi ona istersem baba diyebileceğimi söylemişti, dememiştim. Seda ilk zamanlar sürekli alışverişe çıkmayı, kahve içmeyi önermişti, abisi olmadığında onun yüzüne bakmamıştım.

Bunları isteyerek değil, bir savunma mekanizmasıyla yapmıştım ama en çok zarar gören sevdiğim adam olmuştu. Fark etmeden onu her zaman seçim yapmaya zorlamıştım.

Boş koltuklardan birine oturup, bakışlarımı Emir'i gözlerimin önüne seren cama diktim. İkinci yılımızı doldurmak üzereydik, yaptığım hataların büyüklüğünü o ellerimin arasından kayıp gitmek üzere olana dek anlamamıştım. Aşık olmak başlı başına zor bir işken, aşık olduğunuz kişiyi haketmediğinizi anlamak daha zordu herhalde. Bencil olmasaydım, onun benim için yaptıklarını, ben de onun için yapabilirdim.

Çok mu şey istemişti? Evlenmek istemişti, benden bir çocuk istemişti, benim çevremdeki insanları benimsediği gibi, benim de onun çevresini benimsememi istemişti. Çocuğa ve evliliğe cesaret edememiştim, çevresindekilerle arama çektiğim sit de neyin nesiydi? Ona haksızlık ettiğim bir sürü şey, taş oldu bağrıma düştü, onu mahrum ettiğim her şey yılan oldu göğsüme sokuldu, bana verdiği tüm özveri ateş oldu, ciğerimi dağladı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.