İçeriğe geç

FECAAT

Bölüm 5 · 25 dk okuma

FECAAT

Bölüm 5

İHTİLAF

Sözlerimden sonra duraksadı, hissettim. Özür dilemiş olmanın hafifliği bedenimi biraz olsun gevşetirken suçluluk duyguma büyük bir darbe indirmişti.

''Önemli değil,'' dediğinde sesi beklemediğim kadar içtendi. Ona yandan bir bakış attım, hafifçe tebessüm etmişti.

''Biliyor musun, abimin başına gelen Doruk'un başına gelseydi ben senin kadar güçlü duramazdım.'' Doruk'a abisinden daha çok değer verdiği gerçeği sinirlerimi zıplattı. Ve o an kendime bir şey itiraf ettim; hayattaki tek akrabama, dedeme, dahi böyle bir şey olsa şu an ki kadar acı çekmezdim. Kendime yaptığım bu itiraf Seda hakkındaki düşüncelerimi biraz olsun yumuşattı.

Şu ana kadar Emir'i dünyanın merkezine koyduğumu fark edememiştim. Normal şartlarda çok yıkıcı olacak bu gerçek şu an oldukça olası geliyordu. ''Yaşamadan bilemezsin,'' dedim. ''Umarım asla böyle bir şey yaşamazsınız.''

Seda yerinde rahatsızca kıpırdandı, düşüncesi dahi onu huzursuz etmişti sanki. Ben düşünmüyordum, Emir düşünmüyordu; biz bu şeyi gerçekten yaşıyorduk. ''Abimi bırakacak mısın?'' Sorusu, beynimde binlerce delik açtı, sırtımdan aşağı kaynar sular dökülmesini sağladı. Başımı ona doğru çevirip, ifadesiz suratımla ona baktım

''Nereden çıktı bu?'' Diye sordum. Dedemle konuşmamızı duymuş olamazdı, değil mi? Anlık olarak da olsa Emir'i bırakmayı düşünmüştüm ve bu oldukça sarsıcı bir gerçekti. Tamamiyle gerçek ve insancıldı, insan bencildi, vefasız ve riyakardı. Bu insani şeyleri taşıdığımız için kimse biz insanları suçlayamazdı, bunlar doğamızda vardı. Sevmek gibi güzel duygulara mensup olan varlığımız, en iğrençlerine de sahipti.

Doğrudan koltuğun karşısındaki kapıya bakıyordu, dudaklarını bir iki kere aralamış ama her ne söyleyecekse vazgeçmişti. Sonunda konuşmaya karar verebildiğinde sesi fısıltıdan farksızdı: ''Senin abimi bu kadar şeye katlanabilecek kadar sevdiğini düşünmüyorum.''

Düşüncesi yüzünden onu suçlayamazdım, Emir'le aramızdaki şeyi etrafa, hatta belki Emir'e bile bu şekilde lanse eden kişi bendim. ''Ben de düşünmüyordum,'' dedim tasasız ve tereddütsüz bir sesle. ''Ama bazı şeylere akıl ermiyor işte, hiçbir şey göründüğü gibi olmuyor.''

Bunun üstüne ikimiz de bir şey demedik, diyecek pek bir şey kalmamıştı zaten. Yandaki yabancı sesler kesilene dek, orada öylece oturduk.

Sonunda yan taraftan yalnızca tanıdığımız sesler geldiğinde ayağa kalktım, kapıyı açarak yan tarafa geçtim. Emir uyanmıştı, sohbete katılmıyordu. Sabahattin abi ve Reyhan abla dedemle köy hayatından konuşuyordu, Hilal ise köşede telefonuyla ilgilenmekteydi.

Emir'e doğru çekinceyle adımladım, yatağın kenarına oturdum ve onun elini avucuma sargısıyla birlikte alırken tebessüm ettim. Çok başarılı bir girişim olmasa da gülümsemem ters tepmemiş, lakin karşılıkta alamamıştı. ''Sevgilim, herhangi bir isteğin var mı?'' Dedim beni kendinden uzaklaştırmaması için dua ederken.

''Yok.'' Dedi sert sesiyle. Ciğerimi söken sert sesi veya tavrı değildi, elini elimden çekişiydi. ''Neyi erteliyoruz ki?'' Diye kendi kendine mırıldandı ama bana bakmadı, soru bana hitaben değildi. Onu rahatsız etmemek için ayağa kalktım ve Hilal'in yanına sığındım. Arkadaşım iyi bir gözlemciydi, Emir'in az önceki tavrını izlemiş olacaktı ki kaşları çatıktı, tek kolunu bana sardı ama bu destekleyici bir sarış değildi. Aksine, kendince o yalnız değil, arkadaşımı üzeni üzerim diyordu. Oysa ki benim istediğim en son şey bile değildi onun üzülmesi.

Hilal'e sığındım. Dedem buradaydı, arkadaşım buradaydı ve bu saçma süreç elbet geçecekti. Kendimi avuttum, hatta kendimi kandırdım ama bir şekilde, bu karamsarlıktan kurtuldum.

''Birazdan doktor kontrol için gelecek,'' dedi Reyhan abla bana bakarak. ''Biz yan odaya geçeriz doktor gelince, muhtemelen bu kadar kişiyi istemeyecektir.'' Bir kez daha, dolaylı yoldan onun yanında benim kalmam kararlaştırılmıştı.

''Gerek yok, doktorla bire bir görüşmeyi tercih ederim.'' Bu defa sesimi çıkarmayarak kabullendim. Ne diyebilirdim ki? Belki de sessizce kendine gelmesini beklemek üstüne gitmekten çok daha iyi bir tercihti. Herkesin biraz şaşkın olduğu belliydi, onun bana neden böyle davrandığını anlayamıyorlardı. Ben de anlayamıyordum ama biraz ezilerek, biraz da gururum kırılarak onun bu haline alışmaya başladığımı fark ettim ve bu beni korkuttu. Hep böyle davranırsa ve hiç düzelmezse onunla kalmazdım, her ne olursa olsun, ne kadar seversem seveyim bana bu şekilde davranan kimsenin yanında uzun vadeli kalamazdım. Bunun geçici bir dönem olduğunu bilmek beni rahatlatıyordu, aksini düşünmek bile korkutucuydu.

"Buradan çıkınca bize geçeriz çocuklar, siz bu duruma alışana kadar hep birlikte oluruz." Hep birlikte olmaktan kastının yardımcılar olduğunu biliyordum. Ve burdan eve geçmemizin daha doğru olacağını düşünüyordum çünkü ebediyen orada yardımcılarla dolu bir malikanede kalamazdık, alışmak zorundaydık ve bir şeyleri kendimiz halletmeye zaruretliydik.

"Eve geçmemiz daha iyi olur bence," dedim hafif çekingen bir sesle. "Sonuçta alışma sürecine evde başlarsak her şey daha kolay olur." Reyhan abla beni istemeyerekte olsa onayladı. Oğlunun yanından ayrılmak istemediğini biliyordum ama bu durumu kendi hayatımıza bir engel değilmişçesine uydurmak, adapte etmek zorundaydık. "Kızım," Sabahattin abi bana doğru konuştuğunda ona döndüm.

"Kantine inelim mi?" Aslında kantinden yeni gelmiştim ama bir şey konuşacağını anladığım için ayağa kalktım, bizimle birlikte Reyhan ablada kalktı ve üç kişi, dedemi Hilal'i ve Seda'yı bırakarak, odadan çıktık.

Konuşmadan asansöre bindik ve kantine geçtik. Bir masaya yerleştiğimizde Sabahattin abi büfeye giderek elinde üç kahveyle döndü, karton bardakları önümüze bıraktıktan sonra tepsiyi yan masaya koydu ve oturdu.

Merakla bekliyordum, ne söyleyeceklerini daha önceden konuştuklarına emindim. "Bak kızım," dedi Reyhan abla sevecen ve biraz da mahçup bir sesle. "Belki yeri ve zamanı değil ama bizim bilmemiz lazım ki önceden hazırlığımızı yapalım." Ne söyleyeceklerini anlayarak arkama yaslandım ve kollarımı göğsümde birleştirerek dinlemeye devam ettim.

"Sen ne karar verirsen arkandayız çünkü kimse böyle bir yükümlülüğün altına girmek zorunda değil," yanağımın içini acımasızca dişlemeye başladım. Herkes onu bırakacağımdan emin gibiydi. Bugün bu tür konuşmaları çok fazla yapmıştım ve artık gına gelmişti. Dağın tepesine çıkıp onu seviyorum ve terketmeyeceğim diye avazım çıktığı kadar bağırasım geliyordu. "Emir'le devam edecek misin?" Dedi Sabahattin abi.

Derin bir nefes aldım, yanaklarım sıkıntıyla şişti, göğsüm belirginleşti. "Edeceğim tabi ki, onu bırakamam." Sabahattin abi istediği cevabı almış olacak ki arkasına yaslandı. Ancak Reyhan abla tatmin olmamıştı. Suçlamaktan uzak bir edayla konuştu: ''İnsanlar, birilerine acıdıkları için kendi hayatlarını mahvetmemeliler, İmge.''

Bakışlarımı başka yöne kaçırdım ve içimden milyonlarca kez kötü bir niyetleri olmadığını tekrar ettim. Bu tekrarlar beni biraz olsun rahatlatmıştı. ''Kimseye acıdığım yok, Reyhan abla.'' Dedim samimi olmasını umduğum bir gülümsemeyle. ''Dürüst olmak gerekirse,'' dedim ve Emir'in ebeveynlerinin bu cümleyi nasıl karşılayacaklarını kısa bir süre için tahmin etmeye çalıştım.

''Biri bana aşık olduğun adam felç olacak ama sen onun yanından ayrılmayacaksın dese güler geçerdim, oğlunuza aşık olmadan önce.''

Reyhan abla gülümsedi, bu ikna olduğunun işaretiydi. Kimsenin Emir'in yanında olmak isteyeceğimi düşünmemelerini anlıyordum ama bir yandan da kırılıyordum. Elimde değildi, sanki herkes bana destek olmalıydı, benden başka kimsenin acısı can alıcı değildi, sanki benim acım evlat acısıyla yarışabilirdi... Böyle tuhaf bir ruh hali içinde debelenip duruyordum işte.

''Siz direk eve geçecekseniz ben sizin eve birkaç tadilat yaptırayım, iznin olursa İmge.'' Duraksadı ne diyeceğini ilk önce bilemese de ekledi: ''Engelli insanların hayatlarını kolaylaştıracak türden bir şeyler. Emir evine gitmeden tüm angarya tamamlanmış olsun.'' Sabahattin abiye minnetle gülümsedim, bu benim aklıma asla gelmemişti.

''Tabii,'' dedim tereddütsüzce. ''Çok iyi olur, anahtar çantamdaydı. Hemen mi getireyim yoksa siz tadilatları başlatmadan yukarı çıkacak mısınız?'' Nazikçe gülümseyip, anahtarı getirmemin daha iyi olacağını söylediğinde karı kocayı yalnız bırakarak ayağa kalktım.

Muhtemelen şimdiye buz kesmiş kahvemden bir yudum dahi alamamıştım.

***

Akşam hastanede yine Emir'le baş başa kalmıştık, doktor her şeyin normal olduğunu, böyle devam ederse birkaç gün içinde eve dönebileceğimizi söylemiş, ayrıca bana iğne yapmayı bilip bilmediğimi sormuştu. Bilmediğimi söylediğimde ise durumumuz yeterli olacaksa bir hemşire tutmamızı ve mümkünse bizimle aynı yerde kalmasını tavsiye etmişti. Emir'in vücut değerlerini normal tutmak için yapılacak iğneleri ve zaman dilimlerini bir liste halinde elime vermiş, ayrıca listeye ereksiyona yardımcı bir iğne de eklemişti. Ereksiyon iğnesine ihtiyaç duymama ihtimalimiz vardı, bunu deneyip görmemizi ve eğer ihtiyaç duyarsak iğneyi ilişkiye girmeden on on beş dakika önce yaptırmamızı söylemişti. Tüm bunları yabancı bir erkekle konuşmak beni utandırsa da kendime konuşma esnasında sürekli tıpta ayıp olmadığını hatırlatıp durmuştum.

Şimdiyse dün yattığım koltukta uzanıyordum. Emir futbol kanallarından birinde iki üç adamın oturup saçma sapan tartıştığı, mavi arka planlı bir program izliyordu. Sessizdik, bu normalde şaşılası bir durumken şu anda bunu yaşıyorduk ve sorgulayan tek kişi bendim. Emir halinden memnun gözüküyordu.

Umursamamaya çalışarak internette sörf yapmaya devam ettim. Telefonda yapacak bir şey kalmadığından boş boş şeylere bakıyordum. "Hayatım," diye mırıldandım çekincemi sesime yansıtmamaya çalışırken. Bana yandan bir bakış dahi atmadı ama dinlediğini bildiğimden susmadım. ''Neden konuşmuyorsun?'' Televizyonu kapatıp düğmeye basarak yatağını yatırdı ve gözlerini kapattı.

Gözlerimi kırpıştırıp yutkundum ve boğazımdaki yumruyu geri yollamaya çalıştım. Burnuma deniz suyu dolar gibi oldu, elalarım benzeri olmayan bir şekilde yanmaya başladı. Belki de kazadan önce bana bu kadar tapıyor olmasa şu tavırları katlanılabilir olabilirdi.

Bu durumu tarif edemiyordum. Sanki ince, uzun bir ipin üstünde yürüyordum, aşağıda cennet vardı, ipin üstünde Emir. İp yangının evladıydı, çıplak ayaklarım yanıyordu. Ve ben, cennetin onsuzluğuna düşmemek için büyük bir çaba sarf ediyordum.

Büyük bir bencillikle, içten içe başkalarına da kötü davranmasını diliyordum. Herkese kötü davransın istiyordum. Kazadan önceki gibi, herkese mesafeli olsun, bana olmasın istiyordum. Ona da kızamıyordum, yalnızca içten içe kinleniyordum. Ona kinlenmenin yanlış olduğunun bilincindeydim, ancak sevdiğim adam bana amansız kelimelerini sıralarken hiçbir kötü duyguya misafirlik etmemem imkansızdı.

''Işığı kapat.'' Hırsla ayağa kalkıp anahtara istemsizce tüm hırsımla vurdum ve yanıma bir şey almadan, kapıyı çarparak çıktım.

Doktorun bugün nöbetçi olduğunu bildiğimden odasını yokladım, tahmin ettiğim gibi odada değildi, koşar adımlarla acile indim. Hemşirelerin bulunduğu bölümdeydi, birkaç kişiyle çene çalıyordu. ''Doktor bey,'' dedim adını hatırlayamayarak. Adam ya oradaki tek doktordu, ya da sesimi tanımıştı, bilemiyordum ama sonuçta dönmüştü.

Bana doğru elinde kahvesiyle bir iki adım atıp kalabalık gruptan sıyrıldı. ''Birkaç gün içinde eve gidebileceğimizi söylediniz,'' dedim sesimi duygusuz tutmaya çabalarken. ''En erken ne zaman olabilir?''

Evin Emir'e daha iyi gelebileceğini düşünüyordum, belki de onu bu denli huysuz yapan hastaneydi. Belki de eve gidince bana karşı yumuşardı, kim bilir?

''Yarın sabah bir kaç test yaparız, röntgen çekeriz, sonuçlar olumlu olursa işlemlerden sonra göndeririz, ama tabi ki ne kadar gözetim altında tutulursa o kadar iyi.'' Doktoru başımla onaylayıp teşekkür ettim ve yukarı çıkıp Emir'e bakmadan, onu kendiyle baş başa bırakmak akıllıcaydı, telefonumu aldım ve yan odaya geçtim.

Sabahattin abiyi rehberden buldum, saatin kaç olduğuna bakmaksızın parmağımı numarasını oluşturan rakamlara değdirdim. Ekran değişti, telefon çalmaya başladı. Cihazı kulağıma dayayıp karşı taraftan gelecek sesi bekledim.

Uyumuyor olmalıydı ki ikinci çalışın sonunda sesi duyuldu: ''Kızım,'' dedi ilk olarak. ''Emir'e bir şey mi oldu?'' Adamcağızı korkuttuğum için kendimi suçlayarak koltuğa oturdum

''Hayır, doktor yarın çıkabileceğimizi söyledi de, evdeki tadilat yetişir mi diye sormak için aradım.'' Karşı taraftan gürültülü bir nefes verildiğini işittim. ''Ustalar bitirdiler bugün. Zaten öyle büyük bir değişim olmadı, evdeki bazı merdivenler rampa haline getirildi, küçük küveti duş kabinine dönüştürdük ve sizin banyodaki lavabolardan birini alçalttık.''

Ev tek katlıydı ama holün sonunda salona geçmek ve salondan da mutfağa girmek için aşmanız gereken iki çift basamak vardı. ''Teşekkürler, kusura bakmayın bu saatte rahatsızlık verdim.''

Bir kadın, muhtemelen Reyhan abla bir şeyler söyledi ama anlayamadım. ''Reyhan ablan bir hemşire bulmuş, sizinle kalacak, onu söylememi istiyor.'' Minnetle gülümsedim ama bu hemşirenin bir kadın olması fikri anında kaşlarımı çatmama sebep oldu. ''Şey,'' dedim utanarak. ''Cinsiyeti nedir acaba?'' Cinsiyeti nedir acaba, soruya bak! Rezilliğimden ötürü yüzüm kırmızının bin bir tonuna girmeye hazırlanıyordu şu an. Sabahattin abinin kahkahası duyulunca gözlerimi sıkıca yumdum. Rezillik, rezillik, rezillik. Adamın babasına sorduğum şeye bak.

''Biz bizim oğlana kıskanç diye kızıyorduk, senin de ondan aşağı kalır yanın yokmuş.'' Telefonla konuşuyor olmamıza rağmen, boştaki elimle yüzümü kapattım. Sabahattin abinin keyfi yerinde gibiydi, belki de bu travmayı en kolay atlatacak kişi o olacaktı. ''Bir kadın, merak etme oldukça bakımlı.''

Tekrar bir gülme sesi geldiğinde kendi kendime Emir'in gözünün benden başkasını görmeyeceğini hatırlatıyordum.

''Ve evlat, hemşire emekli. Altmış üç yaşında, neredeyse benden büyük.'' Ne zamandır tuttuğumu bilmediğim nefesimi dışarı verirken gelen rahatlamayla birlikte bir şey fark ettim; Emir'in babası oldukça şakacı bir adamdı, belki de şu an için böyleydi, emin değildim.

Ne diyeceğimi bilemediğimi anlamış olacak ki bana kolaylık sağlayarak görüşmeyi sonlandırdı. Acayip kasılmıştım, Seda hariç Emir'in ailesinin bana bu kadar sıcak davranmasına alışkın değildim. Benim hatamdı, itinayla üstünü örttüğüm bariz gerçeğin örtüsü, kazayla birlikte sıyrılmış ve gerçekleri önüme bir bir devrilmişti.

Telefonuma gelen bildirimle birlikte yanan ekrana göz attım, mesaj atanı gördüğümde ise mesaj uygulamasını açmak için bildirimi yana kaydırdım.

Hilal:

Nasılsın, yanına gelebilirim?

Gülümseyip parmaklarımı klavyede gezdirdim.

İmge:

İyiyim, şimdilik Emir'in bana olan tavırları dışında pek çok şey iyi.

Mesajıma cevap, katiyen Hilal'den beklenmeyecek bir hızda geldi.

Hilal:

Hala sevgilinin kıçını tekmelememi istemediğine emin misin?

Gözlerimi devirdim, isteseydim Emir'in şu anki durumunu umursamadan onun kıçını tekmeleyeceğini biliyordum.

İmge:

Onu alttan almalıyız, kolay şeyler yaşamıyor.

Hilal:

Sen de kolay şeyler yaşamıyorsun.

Ondan beklenecek bir bakış açısıydı, bir bakıma pek haksız da sayılmazdı. Empati yetisi güçlü bir kadın olmasına rağmen her zaman empati yapmayı tercih etmiyordu, her durumda empati yapmanın kişinin kendisine haksızlık olacağını düşünüyordu. Bana kalırsa Hilal'in haklılık oranı yarı yarıyaydı.

İmge:

Uyuyacağım.

Hilal:

Kaç bakalım.

Hadi iyi zıbarmalar.

Ayağa kalkıp tekrar Emir'in yattığı odaya geçtim ve kendimi koltuğa attım. Yarın kendi evimizde olacaktık, o evin her bir santimetresi güzel anılarla doluydu, içten içe bana orada bu şekilde davranmayacağını düşünüyordum, hatta bundan neredeyse emindim.

Huzursuz bir uykuya dalarken, yarın için sabırsızlanıyordum. Bu kabus bir an önce bitmeliydi.

Ertesi gün, her şey yolunda başlamıştı. Ben uyandığımda saat on ikiye geliyordu, tüm ahali buradaydı ve Emir doktorla birlikte birkaç testten geçmekteydi. Heyecanlı sayılırdım, evimi, rahat yatağımı ve Emir'le uyumayı özlemiştim. Çift kişilik yatakta, iki kişi tek kişilik yer kaplamaya hasret kalmıştım. Test sonuçları iyi çıkarsa, tüm bunlara bu akşam kavuşabileceğim düşüncesi beni bulutların üstünde bir yere çıkarıyordu.

Problem yere uzaklığım değildi, beni taşıyan bulutların her an dağılabilecek bir yığın olmasıydı, tıpkı umutlar gibi.

Hayalperestin tekiydim, doktorla konuşmamızdan sonra bile her an ortaya mucizevi bir tedavi çıkacakmış ve Emir yürüyecekmiş gibi geliyordu.

"Ne düşünüyorsun, prenses?" Yanımda oturan dedeme gülümseyip başımı omuzuna yasladım. En güvenli sığınağım olması gereken omuz, iki yıl önce ikinci sıraya gerilemişti. Hala eskisi kadar huzur ve güven nakşediciydi, ancak bu omuzların daha geniş ve daha dirilerilerine sahip olan adam, benim dayanağımı çoktan değiştirmişti. Emir, dedemi bir şekilde ekarte etmişti ve her üzüntüde, endişede veya korkuda soluğu dedemin yanında, omuzunda alan ben, rotamı geri dönülemez bir şekilde değiştirmiştim.

"Okuduğum bir kitabı düşünüyordum," dedim beyaz bir yalan söyleyerek. Dedem bana inanmadığını belirten bir homurtu çıkarsa da üstelemedi, sanırım o oldukça anlayışlı bir ihtiyara dönüşüyordu. Daha gençken despot, kuralcı ve biraz da anlayışsız ve sığıydı.

Sanırım insanlar yaşlandıkça kişilikleri tersine dönüyor efsanesi gerçek olabilirdi, belki de içimizden bir ses, koskoca bir hayatı yanlış davranarak çöpe attığımızı fısıldıyordu bize.

Pişmanlıklar...

Hayatımda ne de çok yer kaplıyorlardı. Her hatamdan sonra aylarca kafama vururdum, keşke yapmasaydım diye. Şimdiyse oturup kafama vuracak vakit yoktu. Onu toparlamalıydım.

Yine de birkaç keşke daha geçirdim içimden; keşke doğum gününden on dakika önce veya sonra ayrılsaydık, keşke o an kırmızı ışık yanıyor olmasaydı, keşke alkollü olmasaydık, keşke önden ben gidiyor olsaydım.

Binlerce keşkeye karşın, bir tane olgu vardı ve bu olgu, tüm keşkeleri yıkıyor, enkaza çeviriyordu. Enkazın altında kalan bizlerdik, çaresizce çırpınıyorduk.

Kapı açıldığında, beş çift göz kapıya döndü. Emir tekerlekli sandalyedeydi, onu bir hemşire sürüyordu. Odaya Emir'in hemen arkasından doktor girdi, yüzünde gülümseme vardı.

"Her şey olması gerektiği gibi. Test için birkaç ilaç verdik, bir iki saat sonra ilaç bünyeden atılacaktır, minimum bir buçuk saat sonra çıkış işlemlerini halledebilirsiniz." Elimde olmadan gülümseyip Emir'e doğru atıldım ve kollarımı boynuna doladım. Bunu yaparken iki büklüm olan bedenim umurumda değildi.

Belime kaslı kollar dolanmadı, yalnızca boyunuma burnunun baskısını on milisaniye kadar bir sürede hissettim, varlığından emin olamadığım hırıltılı bir nefes işittim.

Geri çekilirken zor da olsa yüzümdeki gülümsemeyi korudum. "Hayırlı olsun," dedi Reyhan abla. "Bunu da atlattık sayılır."

Bir an için, Emir'in bana söylediği gibi annesine de kendisini kandırmamasını söyleyeceğini sandım ancak onun dudakları aralanmadı. Çekincesizce kendime eğer annesine de aynı kelime öbeğini sunsaydı mutlu olacağımı itiraf ettim.

Kendimi anaokulunda gibi hissediyordum. Sanki bir arkadaşımızın doğum gününü kutluyorduk ve frambuazlı pasta bir tek bana yetmemişti, son dilimi önümdeki çocuk yemişti.

İç çekip, hemşirenin Emir'i yatağa yatırmasına yardım ettim, doktor ve Sabahattin abi de el attığında onu kolayca yerine yatırdık.

Reyhan abla ve kızı bir şeyler konuşuyordu, sanırım hemşireyle ilgiliydi. Kulak asmadan, emekli olduğunu öğrenmek bana fazlasıyla yetmişti, tekrar dedemin yanına geçtim. Diğer odanın bir bölümü getirilen ve gönderilen çiçeklerle doluydu, o odayı temizlemek oldukça zaman alacaktı. Canlı olanların yaprakları yerlere saçılıyordu ve sahte olanlarda anlamlandıramadığım bir şekilde etrafa toz yayıyordu.

"Damat," dedi Dedem. Bana seslenmemiş olsa da bakışlarım büyüğüme döndü. "İşe devam edecek misin?" İstemsizce gözlerimi belerttim, şimdi sorulacak söylenecek şey miydi bu? Emir duraksadı, belki bir cevap verse rahatlardım. Sanki daha önce her detayı düşünmüşte bunu farketmeden atlamış gibi bir yüz ifadesi vardı. Biraz dehşete düşmüş, biraz endişeli ve belki biraz şaşkındı çehresi.

"Dede, bunlar şimdi konuşulacak şeyler değil." Dedim üslubuma nazaran ses tonuma dikkat ederek. Osman Kırhan, parmaklarıyla sakallarını yokladı, çenesini kaşıdı.

Ortam o kadar gergindi ki sıkılmaya mecal bırakmıyordu. Seda ayaklandığında hepimizin dikkatini çekti. "Şu kızıl hemşire bizimle çok ilgilendi," dediğinde kimse daha fazla açıklama beklemedi ama o cümlesini tamamladı: "Ben onu bir göreyim."

İçten içe gözlerimi devirmek için yanıp tutuştum. Ben de mi bir yanlış vardı bilmiyordum ama bu tarz davranışlar çok yanlış geliyordu. Aslında Seda'nın kötü niyetle bir şey yaptığı yoktu, bilakis iyi niyetliydi. Belki de doğal olan onların yaptığıydı, bana tuhaf geliyordu sadece. "Sizin oralar nasıl?" Sabahattin abi dedeme bakarak konuştuğunda sebepsiz bir mutluluk duydum. Dedem ve Emir'in ailesinin iletişimde olması güzeldi, oysa Emir aileleri her tanıştırmak istediğinde bu fikri geri tepmiştim.

"İyi ne olsun, tarlalar ekilip biçiliyor işte," onlar köy hayatından konuşmaya başlarken bu muhabbetin beni sarmayacağını bildiğimden gözlerimi Emir'e diktim. Onu izlemek birçok aktiviteden daha cazip geliyordu.

Göğsündeki bandajların iki tanesi çıkartılmıştı, yaraların izleri duruyordu ama doktor yüzündekiler için de göğsündekiler için de kalıcı bir şey olmayacağını söylemişti. Gerçi beni rahatsız etmezdi, ancak yaraları bedeninde taşıyan kişinin rahatsız olması olasıydı. En kötü şartlarda Seda'nın da başta dediği gibi bir estetik cerraha görünebilirdi. Zaten günümüzde çaresi olmayan pek az şey kalmıştı, estetik cerrahların iki üç izi kolayca kapatabilecekleri aşikardı.

"Bir saat sonra işlemlere başlarsın." Dedi Reyhan abla kocasını dürterek. Bu kısa bir an için Sabahattin abinin dedemle olan muhabbetinin bölünmesine neden olsa da kısa süre içinde konuyu tekrar toparladılar.

Bir saat sonra buradan çıksak, yarım saatte eve gitsek en fazla iki saat sonra evdeydik. Bu göğsümün sevinçle kasılmasına neden oldu. Evde durmaya pek meraklı biri olmamama rağmen evde kalmayı planlıyordum, en azından önümüzdeki birkaç gün için. Patronum bana istediğim kadar gelmeyebileceğimi, evden çalışabileceğimi söylemişti. İşleri toparlayınca ona bir teşekkür borçlu olduğumun bilincindeydim. Sonuçta kaç milyon dolarlık proje benim yüzümden aksayacaktı. Bu tabi ki tolere edilemeyecek kadar büyük bir aksaklık değildi ama anlayış gösterilmeyebilirdi.

Vaktin geçmesi için, koyu sohbete dalmış dedemin omuzuna yaslanıp gözlerimi kapattım. Hemen uyuyabilen biriydim, bu sıkıntı olmazdı fakat iki dünürün konuştuğu şeyden sıyrılamıyordum, az önce ilgimi çekmeyen sohbet şimdi beni içine çekmişti. Antalya'nın köylerinden bahsediliyordu, dedem durmadan hayvanlarını tasvir ediyordu ve alttan alttan, Antalya'nın en zengini olduğunu vurguluyordu. Sanırım bunu yapmasının sebebi beni ezdirmemekti, ondan veya yaşadığı hayattan utanmadığımı biliyordu. Bu kendiyle ilgili bir problemdi, doktorlara muayene olacağı zaman bile hala ceketinin yakasını iliklerdi.

Bunu yapması beni her defasında sinir etse de bir süre sonra sesimi çıkarmamaya başlamıştım. Çünkü ne dersem diyeyim vazgeçmiyordu. Bildiğini okuyordu, okumuş adam diyordu. Altındaki şalvardan nedensizce utanıyordu, ama yine de giyiyordu.

''İmge,'' bakışlarımı yerden kaldırıp adımı seslenen Seda'ya diktim. Yüzünde hafif bir tebessüm vardı. ''Abim uyumuş,'' dedi sevecen bir sesle. ''Üstünü örtsem uyanır mı?'' Başımı aşağı yukarı salladım.

''Uykusu hafif,'' diye mırıldandım. ''Ayrıca üstünün örtülmesinden pek hoşlanmaz.'' Gülümseyip teşekkür mahiyetinde bir baş işareti yaptı. Annesinin yerine bana sorması tuhaf gelse de hoşuma da gitmişti.

Zulüm gibi geçen yarım saatin sonunda Seda ve ben Emir'in eşyalarını bavula yerleştirmeye başlamıştık. Dolap hastanın bulunduğu odada olmadığı için kimse bizi görmüyordu ve biz de biraz ağırdan alıyorduk doğrusu. Raftaki tişörtü alıp, hastanede kaldığımız sürenin neredeyse tamamını üstsüz geçirmişti, bavula yerleştirdim. Ben kendi eşyalarımı hemen tıkıştıra tıkıştıra bavula yerleştirmiştim ama Seda bu konularda biraz titizdi, annesi gibi. Emir bu konuda annesine çekmediği için kendimi şanslı sayıyordum. Evdeki işleri ben yapmasam da bence bir evi canlı kılan dağnınıklıktı, çok abartmadan tabi.

Reyhan ablanın evi bir mobilya dükkanını andırıyordu, nezih semtlerin birinde denize nazır bir villası vardı, manzara enfesti ancak ev çok cansızdı, her şey yerli yerindeydi, bana daima soğuk geliyordu. Ben çok toplu bir insan sayılmazdım ve işin garibi bundan memnundum, bana göre evi ev gibi hissettiren sehpanın üzerindeki kupa, koltuğun üstündeki battaniyeydi.

Ayrıca Sabahattin abi bir şeyi yanlış yere koyduğunda evde neredeyse kavga çıkıyordu. Adam bazen yaka silkiyordu, yine de otuz küsür senedir iyi dayanıyordu. Ben kendi evimin içinde kısıtlanmaya o kadar uzun süre dayanabileceğimi düşünmüyordum.

''Ne düşünüyorsun?'' Elimdeki eşofman altını bavula yerleştireceğim sırada bana aval aval bakan Seda'yı fark ettim. ''Ne?'' Dedim kaşlarımı çatarak. Dudakları hafifçe yukarı kıvrıldı.

"Dünyayla iletişimin kesildi," dediğinde kendime gelerek kaşlarımı çattım. "Dalmışım." Diye söylendim yarım ağız. Beni başıyla onaylayıp elindeki son parçayıda bavula koydu, onu taklit ederek elimdekini dikdörtgen çantaya yerleştirdim. Bitmişti işte.

Sanırım biz işleri yaparken saatte ilerlemişti, çünkü odaya döndüğümüzde Sabahattin abi yoktu. İşlemleri halletmeye gittiğini tahmin ederek duvara yaslandım. Çok fazla oturmuştum. Hastanede olduğumuz süre boyunca hemşireler bana hiçbir iş yaptırmamıştı, sadece keyfi olarak ayağa kalkmıştım ve bu çok yıpratıcı bir süreç haline gelmişti.

Kapı tıklatıldı ve Emir'in babası elinde bir tekerlekli sandalyeyle içeri girdi. Yalnız sandalyenin derisi, hastanedekilerden daha koyu ve kaliteli duruyordu. Başka bir fark görememiştim. "Bak evlat," dedi Sabahattin abi. "Ne aldım, sen seversin böyle oyuncakları." Tekerlekli sandalyeden bahsettiğini anlayarak kaşlarımı çattım.

Adam, sandalyeye oturdu ve kol kısmındaki sopayla tekerlekleri önce ileri geri, sonra sağa sola hareket ettirmeye başladı. "Nasıl, güzel değil mi?" Emir istemeye istemeye teşekkür etti, ardından herkes benim onu hazırlamam için yan odaya geçti.

Seda'nın ayırdığı kıyafetleri yatağın kenarına bıraktım ve onun üstündeki çarşafı çekerek koltuğa koydum. Önce, kemikli ayaklarına çorapları giydirdim. Ardından ona doğru yaklaşarak ayaklarını yataktan aşağı uzatmasını sağladım. Ben tüm bunları yaparken kaskatı bir çeneyle beni izliyordu.

Gövdesini haraket ettirebiliyordu ancak kaslı bacakları birer ip gibiydi. Bana yardım etmek için ellerini yatağa sabitledi ve kalçasını hafifçe kaldırdı. Bana yardım etmesini fırsat bilerek hızla eşofmanının lastiğini kavrayıp aşağı çektim. Eşofman kalçasından sıyrıldığı anda kendini tekrar yatağa bıraktı. Bu sırada ben, kot pantolonun düğmesiyle fermuarını açmıştım.

Önünde diz çökerek, ayaklarını pantolonun paçalarından geçirdim. Sert kumaşı nazikçe yukarı çekerken ellerim bacaklarına sürtüyordu ancak onun bacaklarında en ufak bir kasılma dahi gerçekleşmiyordu. Hakikaten, onun bacakları artık işlevsizdi. Elimi her değdirdiğimde kasılan kasları hareketsizdi.

Kendini tekrar yukarı kaldırdığında pantolonu kalçalarından geçirdim. Ellerim pantolonun düğmesini kavradığında, Emir'in iri elleri bileğimi kavradı ve hafiflikten uzak bir şekilde arkaya itti.

Ellerimin yerini kendi elleri alırken ondan uzaklaştım, pantolonun düğmesini kendi ilikledi.

Elimi kazağa uzattığımda, benden önce yün kumaşı kavradı ve hızlıca üstüne geçirdi. Gözlerimi sabır dilenircesine kapatıp açtım.

"Seni sandalyeye yerleştirelim," diye mırıldandım kolunu kavrarken.

"Sandalyeyi yatağa yaklaştır." Ah, aptal kafam. Kolunu bırakıp sandalyeyi onun yanına, yatağa bitişik şekilde yaklaştırdım. Kolunu tekrar kavradığımda, o da bir eliyle sandalyenin kolunu kavradı. Üçe kadar seslice saydım. Ardından güç bela da olsa Emir'i sandalyeye oturtmuştum. Kara kuru bir şeydim, o iri bir adamdı. Eğer kollarıyla bir yerlere tutunup bana yardımcı olmasa onu kıpırdatamazdım bile. Zamanında deli gibi yaptığı sporun meyvesini yiyorduk şimdi.

"Hallettiniz mi?" Dedi Seda, aile fertleri tekrar odaya doluşurken. Cevap vermedim, zaten hallettiğimiz belliydi.

"Oğlum, kızım, sizinle gelmemizi ister misiniz?" Reyhan ablaya gülümsedim. Kollarımı ona dolarken karşılık almıştım. Bizimle gelmek istediğini, oğlundan ayrılmak istemediğini biliyordum ancak yapacak bir şey yoktu. Bir düzen oluşturmaya mecburduk. "Gerek yok," dedim ondan ayrılarak. "Teşekkürler."

Bana eskisinden daha, şey, sevgi yüklü bakıyordu sanki. Emir'e, Seda'ya bakar gibi bakıyordu. Bu içime bir şeylerin dolduğunu, bir boşluğun kapandığını hissettirdi.

Derya Kırhan'ın boşluğu hiç bu kadar dolu olmamıştı.

Hep birlikte hastaneden çıktık, biz Sabahattin abinin şöförlerinden birinin kullandığı arabaya, diğerleri Sabahattin abinin arabasına binmişlerdi. Bindiğimiz araba spor olduğundan Emir'i deri koltuğa yerleştirmek daha kolay olmuştu, şöför iri yapılı ve güçlü bir adamdı. Sanırsam artık Emir'i o bir yerlere getirip götürecekti.

Adama yolu tarif etmedik, oldukça sessiz bir araba yolculuğu geçiriyorduk. Biz asla susmayan, sürekli gülüşüp konuşan iki kişiydik. Birlikte eğlenirdik, şimdiyse yan yana oturmak zulüm gibiydi. Aslında zulüm olan birlikte olmak değildi. Birlikte, sessizce oturmaktı. Kimi zaman huzurlu bulduğum eylem bugün can yakıcıydı.

Ne yapmaya çalıştığını anlayamıyordum. Doktor beklenmedik şeyler yapabilir demişti, tamam bu konuda kimse onu suçlayamazdı. Ancak beklenmedik şeyler neden sadece benim üzerimden yaşanıyordu, anlayamıyordum.

Nefes aldım. Verdim. Tek meşgalem şu an için buydu çünkü.

Eve geldiğimizde, şöför tekrar Emir'i sandalyeye bindirmeye yardım etmişti. Onun sandalyenin ilerletme koluna dokunmadığını görünce arkadaki tutma yerlerini kavrayarak onu ilerletmeye başladım. Şöförün yardım teklifini kibarca reddetmiştim.

Eve giriş merdiveni ikiye bölünmüş, bir kısmı rampalaştırılmıştı. Rampayı aştığımızda bir elimi sandalyeden çekmeden şifreyi girdim. Kapı açıldığına dair bir ses çıkardı, kilidi işlevsizleşen kapıyı iterek açtım. Emir'le birlikte içeri girdiğimizde onu girişte bırakarak hızlıca çantamı çıkardım ve askılığa astım. Çantamı astığım yere montumu da yerleştirip dolabın kapağını kapadım. Evimi özlemiştim.

Bu eve taşınabilmek için ne büyük çabalar sarfetmiştim. Emir onun eski evinde kalmamızı istemişti, o ev bu evin üç katı kadar falandı. Villadan daha çok bir malikaneyi andırıyordu. Burası ise sıradan, makul ama modern bir villaydı. İçini birlikte, sade ve rahat şekilde süslemiş, genelde soft renkleri tercih etmiştik.

Ona döndüğümde gözlerime baktı, acımasızca konuştu: "Bu evden nefret ediyorum." Söylediğini idrak edemeyerek göğsümün büzülmesini hissettim. Burayı sevdiğini sanıyordum. Sevmiyorsa bile neden şimdi söylüyordu ki? "O evden asla taşınmamalıydım. Daha konforluydu."

O evden asla taşınmamalıydım.

Ona o evde oturmak istemediğimi söylediğimde bana söylediği tek şey benimle birlikte olacaksa bir gece konduna bile razı olacağıydı. Eski evinde oturmak istediğini belirtmişti ama asla ısrar etmemişti. Bu evin her karışı bizle doluydu, nasıl sevmezdi?

"Ben," ne diyebilirdim ki? "Üstümü değiştireceğim. Önce duş alacağım." Gözlerimi üzerime birkaç gündür ikinci bir deri gibi oturan tedirginlikle etrafta gezdirdim. "Sen de ister misin?"

"Gerek yok," dedi yüzüme bakmadan. "Kendim her şeyi halledebilirim." Halledemezdi. Bu gerçek benim de canımı yakıyordu. Tamam, belki yapabilirdi ama yaparken çok zorlanırdı. Ben varken ne gerek vardı zorluk çekmesine?

"Sen bilirsin." Dedim. "Benden bir şey istiyor musun?" Beni reddettiğinde onu arkamda bırakarak rampa şeklini almış, eskiden merdiven olan ve yüksekliği en aza indirgenmiş şeye ilerledim. Yukarı tırmanmak daha zordu, merdiven daha rahattı. Odamıza vardığımda, yarı yarıya böldüğümüz ve kapısını söktüğümüz giyinme odasına geçtim, temiz kıyafetler ayarlayarak yatağın üstüne bıraktım.

Kıyafetlerimden benden beklenmeyecek kadar hızlı bir şekilde kurtuldum, üstümden çıkanları kirli sepetine attım.

Jakuzi, küvet halini almıştı, küvetin bir kısmı kayarak açılıyordu. Böylece Emir tekerlekli sandalyeyle rahat rahat girebilecekti. Ben varken duşa tekerlekli sandalyeyle girmesine gerek yoktu.

Suyun altına girdiğimde, sıcaklığı tenimi kavurdu. Acıyla inleyip, hemen suyu ılığa çevirdim. Buğday tenim, az önceki sıcaklıkla yer yer kızarmıştı ve kızaran yerler su değdikçe yanıyordu, bu yüzden duşta çok kısa kaldım.

Havluyu bedenime sardığımda ayaklarımı ayak havlusuna kurulayıp banyodaki ince terlikleri giydim. Küçük havluyu başıma sardıktan sonra aynda iyice kemikleşmiş yüzüme baktım. Kilo vermiştim, hem de nasıl olduğunu dahi anlayamadan.

Son bir kez daha kusurları belirginleşen yüzüme göz atıp, banyodan çıktım.

Dış görünüşümü seven biriydim. Yüzümdeki tek kusurum burnumdu. Çok hafif kemerliydi. Profilden görünüşünü pek beğenmesem de yüzüme kattığı havayı seviyordum, karakteristikti.

Saçımın suyunu havluyla iyice aldıktan sonra önceden hazırladığım kıyafetleri giydim.

Siyah iç çamaşırları, tayt ve gri bir triko.

Saçımı kurutmadan banyoda taradım ve kurulandığım havluları kirli sepetine attım, terlikleri banyoya bıraktım.

Aşağı onun yanına inmek istemiyordum. Duş biraz olsun rahatlatmıştı ama onun eve geldiğimizde düzeleceğini umduğum tavrında bir değişiklik yoktu.

Ne de olsa korkunun ecele faydası yoktu. Odada bir dağınıklık olup olmadığına göz atıp, kapıdan çıktım. Yıllardır indiğim basamakların olmaması ve inerken kendi dengemi ayarlarken biraz zorlanmak tuhaftı.

Salona girdiğimde Emir yoktu. Kaşlarımı çatıp, mutfağa baktım ancak burda da değildi. Gelir gelmez oyun odasına gitmeyeceğini düşünerek verandaya ilerledim, tahmin ettiğim gibi oradaydı. Emir'i orada bırakarak çantamdan telefonumu, sigaramı aldım ve kendime kahve yapmak için mutfağa ilerledim.

Her zamanki kupalarımdan birini alıp makineye yerleştirdim. Aspiratörü yüksek çekim gücünde ayarladığımda mutfağı dolduran ses başımın zonklamasına sebep oldu. İstediğim kahveyi tuşladıktan bir buçuk dakika sonra kahvem hazırdı. Kupanın kulpunu kavrayıp bir küllük alarak masada aspiratöre en yakın olan kısma yerleştim.

Sigarayı yaktığımda, bir elimle kahvenin kulpunu kavramıştım. İşaret ve orta parmağımın arasına sıkıştırdığım sigarayı ağzımdan çekip, kahvemi yudumladım.

Ne zaman normale dönecektik acaba? Emir'in yürüyemeyeceğini kabullenmiştim ama internetten biraz daha araştırma yapmak kimsenin zararına olmazdı. Kahveyi masaya, sigarayı da küllüğe bırakıp telefonumu aldım.

Bir sürü site, saçma sapan bilgiler veriyordu. Umutsuzlukla ekranı kilitleyip cihazı bıraktım. Artık bitmiş sigarayı küllüğe batırarak ezdim, kupayı evyeye bıraktım, aspiratörü kapattım.

Mutfaktan çıkmak için arkamı döndüğümde Emir mutfak kapısındaydı. "Tüm evi kokuttun." Cevap vermedim. Yanından geçerek salona ilerledim ve kendimi koltuklardan birine bıraktım. Böyle davranırsam belki de özür dilerdi. Sigara içmemden rahatsız olduğunu biliyordum ama sigara kokusuna alışıktı. Gittiğimiz restoranların sigara içilen bölümünde otururduk. Dahası, ben yatak odasında bile sigara içerdim.

***

İzlemekten sıkıldığım programı kapattığımda saat ona geliyordu. Ayağa kalkıp etrafa bakındım. Emir ortalarda yoktu. Kendi başının çaresine bakabileceğini düşünerek odaya çıkmak için rampaları tırmandım.

Odama girdiğimde Emir'i yatağın yanında durmuş, yatağa bakarken görmeyi beklemiyordum. Uykusu mu gelmişti? Yatağa nasıl yatacağını mı düşünüyordu? Onunla bir kaç saat ilgilenmemiştim ama bu şu an aşırı vicdansızlık gibi geliyordu. "Yatacak mısın, sevgilim?" Dedim şefkatle ona doğru ilerlerken.

"Evet."

Yatağa doğru ilerleyip yorganı açacağım sırada konuştu: "Misafir odasında yatacağım." Duraksadım, yorganı tutan parmaklarım çözüldü ve daha önce hissetmediğim bir şey bedenime yayıldı, elektrik çarpmışa döndüm. Ağır ağır ona döndüm.

Boğazıma bir şey oturmuştu, tanımlandıramayordum. "Ne?" Dediğimde yüzünde bir değişim olmadı. Dudağımı acımasızca dişlerken sindirmeye çalışıyordum. Benimle aynı yatakta yatmak istemiyor muydu? Gözlerimi kapattım. Günlerdir bana tavırlarıyla gitmem gerektiğini anlatmaya çalışıyordu ama ben anlamamakta ısrar ediyordum.

"Baksana," dedim kendimi tutamayarak. "Senin istediğin gibi olsun." Ona bakmadan, göz yaşlarımı zaptetmeye çalışmadan giyinme odasına ilerledim ve elime geçen ilk valizi hangimizin olduğunu umursamadan açıp, önüme gelen kıyafeti tıktım.

Hıçkırmaya başlamıştım, kendimi tutamıyordum. Şimdi gelsin, bana sarılsın ya da teselli edip gitmememi sağlasın istiyordum ama o hiç bir şey yapmıyordu. Bavulun kapağını kapttım, fermuar çekilmediğinde çığlık atarak ayağa kalktım ve bavulu pervasızca tekmeledim.

Bavulu orada bırakarak dışarı çıktığımda Emir beni izliyordu, yüzündeki gamsız ifade içime işledi.

İçimdeki öfke çağlıyordu, gitmek istemiyordum ama ayaklarım beynimle iletişim kuramıyordu.

Çıkarken kapıyı çarptım, kontrolsüzdüm. Aklım, yalnızca telefonumu almaya yetti; ne arabamın anahtarı ne de başka bir şey. Hiç biri aklıma gelmedi. Mont dahi almadan kapıyı açtığımda bedenimi titreten soğuk, ayakkabılarımı hatırlattı bana. Bir çifti ayaklarıma geçirdim, hangi ayakkabıyı giydiğimin bile farkında değildim.

Evden çıkarken, ne yapacağımı, nereye gideceğimi bilemiyordum. Belki yurtdışına giderdim.

Adım attıkça hıçkırıklarım çoğaldı, kollarımı kendime doladım. Yoldan geçenler bakıyordu, marketlerden çıkanlar, diğer villaların güvenlik görevlileri, hepsi bana acıyan bakışlarını dikiyorlardı. Ne de olsa sokakta bağıra bağıra ağlayan bir kadın pek normal karşılanmazdı.

Kendimi zaptetmeye çalışarak elimi ağzıma kapattım. Utanıyordum, ancak şu an utanç kaldırabileceğim en kolay duyguydu. Aşık olduğum adam bizim evimizdeydi, beni yanında istemiyordu. Bir tek beni istemiyordu, yalnızca beni sevmiyordu. O kaza bir tek benim mi yerimi değiştirmişti? Başım dönmeye başladığında, otobüs duraklarından birine, metal oturaklara oturdum.

Sarı, yeşil, mor, mavi otobüsler geçti. Durak dolup dolup boşaldı, kalabalıklaştı, yalnızlaştı.

Yağmur çiselemeye başladı, yerler ıslandı, çamurlaştı.

Burnumu çekip, telefonumu açtım. Birini aramalıydım. Emir evde yalnız kalmamalıydı. Şimdi pişman mıydı acaba? Yokluğumu hissettmiş miydi, üzülmüş müydü? Özlemiş miydi?

Yoksa mutlu muydu? Ben artık ona kambur gibi mi gelmeye başlamıştım?

Herkese kapalı, bana açık olan kalpte cılız varlığıma yer kalmamış mıydı?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.