"Bazı insanlar, bazı insanlara hediyedir."
*
Ne yapacağımı bilmediğim ama düşünmekten kafayı bozduğum bir akşam yemeğindeydik. Bir örümceğin ağ yapması gibi ben de, kendi yılıma nasıl gideceğim, bundan sonra ne yapacağım ve nasıl davranacağım hakkında binlerce fikir üretiyordum.
İlk ve en büyük sorunum kendi yılıma nasıl döneceğimdi.
İkinci ve bir o kadar büyük sorunum ise Kenan Mollaoğluydu.
Her zaman dikkatli biri olmuştum. Onun benden hoşlandığını fark etmek benim için zor olmamıştı. Asıl zor olan şey onun kalbini kırmadan bu meselenin altından nasıl kalkacağımdı. Ancak kalbinin kırılması kaçınılmazdı. Bu yüzden mümkün olan en az kırıkla evime dönmeyi planlıyordum.
"He mi kara kızım, sen de gider misin?"
Huriye teyzenin bana seslenmesiyle fikir âlemimden hızla çıktım. Muhtemelen on dakikadır tabağımdaki yemeği karıştırıp duruyordum.
"Efendim?"
"Bizimkiler kıraathaneye gidecekler. Gençler arada bir toplanırlar böyle. Sen de gider misin diyorum?"
"Olmaz dedim ya ana!"
Bakışlarımı çevirip karşımdaki adama baktım. Kaşlarını çatmış, alnında çizgiler oluşmuştu ve kesinlikle bana bakmıyordu. Neden sesini yükseltmişti ki birden bire?
"Niye olmasın oğlum? Hem Gülsüm'le diğer kızlarda orada olacak."
Kenan'ın çenesi kasıldı. Abisine cevap vermek yerine başını tabağına eğdi. Ama hayır. Ortaya bir taş atıp öylece geri çekilemezdi.
"Açık açık gelmeni istemiyorum de, ben de gelmeyeyim!"
Başını kaldırıp öfkeyle baktı.
"Gelmeni istemiyorum!"
Aramızdaki soğuk bakışma saatlerce sürebilirdi. Bana karşı neden bu kadar kaba ve dengesiz olduğunu çözemiyordum. Bazen kahvaltı yapıp yapmadığımı düşünecek kadar beyefendi, bazen de nedensiz yere bana bağıracak kadar hödük olabiliyordu. Hangisinin onun gerçek kişiliği olduğu hakkında yanılmak istemiyordum. Çünkü Kenan iyi biriydi ancak bu tavırlarını hak edecek ne yaptığımı bilmek istiyordum.
Sandalyesinin yerde çıkarttığı gıcık ses odada yankılandı.
"Ben gidiyorum abi. Sonra gelirsin." Dedi ve mutfaktan çıktı. Az sonra dış kapının kapanma sesini duyduk.
"Bak sen şu dananın zoruna! Bir derdi var da hayırlısı." Huriye teyze yemeğini yemeye geri döndü.
"Sen bizim delinin kusuruna bakma bacım. Yemeğini bitirdiysen üstüne bir şey giy de gidelim."
"Ben gelmesem daha iyi."
"Olmaz öyle."
"Sen bu dananın söylediklerine ne bakıyon kızım? Geldiğinden beri evden çıkmadın. Git biraz insan içine karış yavrum. Hem gündeki ki kızlar da orada olacak. Gülsüm de var. Yabancılık çekmezsin. Hadi." Dedi.
Aslında gitsem iyi olurdu ancak Kenan'la papaz olmak istemiyordum. Aramız yeterince limoniydi zaten.
Halil başıyla giyinmem için işaret ettiğinde pes ettim. Kenan da istediği kadar bağırıp çağırabilirdi artık. Masadan kalktığım gibi portmantoya ilerleyip kabanımı giyindim. Hemen kenarda duran aynadan saçlarıma bir bakıp ellerimle düzelttim. Halil de geldiğinde evden çıktık.
Saat daha erkendi. Güneş yavaş yavaş batarken sokakta beraber yürüğüm adamın farkına vardım hızla. İki haftaya yakın evlerinde kalıyor ve onu tanıyordum. En azından yüz yüze. Hakkında yazdığım sayfa sayfa dosyalar gözümün önüne geldi. Bu adama tuzak kurmuşlar ve iyi niyetinden faydalanmışlardı.
Bugünün tarihini hatırladım. Ağustos ayının başlarındaydık. Halil valinin oğluyla ya çoktan tanışmıştı ya da tanışmaları an meselesiydi.
"Hangi firmada çalışacaktın?"
Ona kendi firmamım adını verdim. Sonuçta 1952'den beri süre gelen köklü bir firmaydı. Bilmemesine imkân yoktu. Belki adını da duymuş olabilirdi.
"Seviyor musun işini?"
"Kim sevmez ki?"
"Öyle deme, işini sevmeden yapan çok insan var."
"Sen işini seviyor musun peki?"
Bir süre sessiz kaldı. "Bizimkisi mecburiyetten." Dedi. "Zamanında okumamışız. Şimdi bir yere girmeye kalksan okumuş, tahsilli adam istiyorlar. Bende isterim mahalle köşelerinden kurtulmayı. Yanlış anlama ha, mahallemi kötülediğimden değil. Tek derdim Kenan. O da beni bırakmıyor işte... Şöyle beyaz yaka, eli yüzü düzgün bir iş bulsam bir dakika beklemem."
Kalbim sıkışmaya başladı. Halil iyi bir adamdı. Göz göre göre ölümüne gitmesini istemedim.
"Haklısın ama bazen yeni bir iş ortamı insanı bocalatır. Ya da iş yapacağın insanlar. Kimseye kolay kolay güvenemezsin. Hem de bu devirdeyken."
Umarım bu dediklerim aklının köşesinde bir yer edinir ve zamanı geldiğinde kullanır.
Halil bir şey söylemedi. Söylemek istese de Gülsüm'ün evine geldiğimiz için dudaklarını kapatmak zorunda kaldı. Gülsüm beni gördüğüne şaşırmıştı ama Halil'in varlığından mıdır bilinmez beni istemediğini belirten herhangi bir yüz ifadesi yoktu. Sanırım hala bana alışmaya çalışıyordu.
"Sen de mi geliyorsun?"
"Meryem bacım da bizimle gelecek." Dedi Halil.
Birlikte yürümeye başladık. Gülsüm konuşmamakta ısrarcıydı. Halil aramızda köprü görevi görmeye çalışsa da bir süre sonra vazgeçti.
Kıraathanenin olduğu sokağa girdiğimizde dükkânın sarı ışıklarının yandığını fark ettik. Sokak lambalarından sonra sokağı aydınlatan ikinci ışık kaynağıydı. Yaklaştığımızda içerideki kalabalığı görebiliyordum. Önce Gülsüm ve Halil girdi içeriye. Onların ardından ben girdim.
Girer girmez Kenan'la göz göze geldik. Bunu nasıl başarıyordu bilmiyorum ama baktığım her yerde o vardı.
Geldiğime hiç memnun olmamış gibi olduğu yerde doğruldu. Sıkıntılı bir nefes alıp verdi. Burun delikleri genişliyordu. Dudakları ince bir çizgi haline gelmişti.
Ona bu kadar rahatsızlık verdiğimi bilmiyordum.
"Ooo. Hoş geldin kardeşim, buyur." Dedi Alparslan.
"Hoş bulduk kardeşim." Halil, kan kardeşi ile tokalaştıktan sonra tahtadan yapılma sandalyeye oturdu. Gülsüm de hemen yanına.
"İyi akşamlar." Dedim yabancı kalmamak için.
Bir kaçı baş selamı verdi. Kenan yüzüme bile bakmıyordu. Sonra daha önce kıraathanenin önünde Kenan'a seslendiğini gördüğüm adam bana baktı. "Hayırlı akşamlar." Dedi.
"İyi akşamlar Meryem." Suna yanındaki sandalyeyi işaret etti. "Gel böyle otur."
Yanına geçip oturdum. Üç tane masa birleştirilmişti. Sağ yanımda Suna, onun yanında günde tanıştığım Yasemin vardı. Hem sol tarafımda Alparslan oturuyordu. Muhtemelen Suna beni bilerek ortalarına oturtmuştu. Alparslan'ın yanında Kenan ve Cengiz oturuyordu. Onların yanında ise Halil ve Gülsüm. Diğer tarafta Yasemin sandalyesini kolunu yaslamış olan bir adam vardı. Sevgili olduklarını tahmin ediyordum. Onun yanında ve tam çaprazımda az önce bana iki akşamlar diyen adam vardı. Hepsi de çay içiyordu.
"Tanıştırayım, Meryem." Dedi Halil. Kimseden ses çıkmayınca beni o tanıştırıyordu. "Bizim evde kalıyor şimdilik."
"Biz zaten tanışıyoruz." Suna güleç bir tavırla koluma girdiğinde diğerleri kendini tanıtmaya başladı. İki kişi hariç diğerlerini zaten tanıyordum. Biri Yasemin'in nişanlısı Yavuz'du. Diğeri de arkadaşları Salih.
"Senin de araban kaybolmuş herhalde. Bizim Serkan hala bulamadı şüphelileri." Dedi Yavuz.
"Gece vakti ne diye araba kullanıyordun ki? Günler çuvala mi girdiydi?" Bu sefer Salih konuştu.
Şimdi açıkla bakalım açıklayabiliyorsan? Gece geç saatlere kadar ofiste Kenan'ın makalesini ertesi günkü basıma yetiştirmeye çalışıyordum. Eve dönerken fırtına vardı, kontrolü kaybedip ağaca çarptım. Bence harika bir açıklama olmuştu. Tek sorun bunu onlara açıklamayacak olmamdı.
"O gün evi satınca haliyle kalacak bir yerim de kalmadı. Ben de otele gitmek yerine bundan sonra yaşayacağım yere erkenden gitmek istemiştim. Hata etmişim." Dedim iç çekerek.
"Yav hala aklım almıyor benim. Bizim haberimiz olmadan bu mahalleden kuş uçmaz. Kim, hangi cahil cesaretle mahallemde soygun yapar anlamıyorum. Onları bir bulayım var ya-"
"Ne yapacan?" Suna bilmiş bir ifadeyle Alparslan'a baktı. "Atacan mı kesecen mi? Yapmadığın bir şey değil sonuçta."
Alparslan'ın yüzü hızla yumuşadı. Aşık aşık Suna'ya baktı. "Sen ne istersen onu yaparım gönlümün sultanı. At de atayım, kes de keseyim. Öl de öleyim Suna'm."
İstemsizce onu inceledim. Geçen gün karanlıkta gördüğüm cüssesi bugün parlak ışığın altında daha bir iriydi. Buradaki en kalıplı adam oydu. Siyah saçlarının arasında ara ara aklar olsa da gür ve sıktı. Özenle sola yatırılmıştı. Keskin çene hatları, esmer tenine yakışan sinekkaydı tıraşı ve ülkücü bir bıyığı vardı. Aramızda en resmi giyinen de oydu.
Suna çenesini kaldırarak yüzünü diğer tarafa çevirdiğinde Alparslan salladığı kehribar rengi tespihi göğsüne vurarak iç çekti.
Aralarında kaldığım için kendimi geriye çektim. Diğerleri bıyık altından gülmekle meşguldü. İstemeden ben de gülmüş bulundum ta ki Kenan'la göz göze gelene kadar. Düz ifadesi gülüşümü hızla soldurmuştu. Derdi neydi bunun?
İlerleyen saatlerde laf lafı açtı, sohbet iyice koyulaştı. Onların kahkahalarla konuşmalarını dinlerken daha önce yanında kontrolsüzce gülebileceğim arkadaşlarım olmadığı için biraz kıskanmıştım.
Suna ve Alparslan'ın tatlı atışmalarını izlemiştim. Yasemin ve Yavuz'un birbirlerine olan aşklarını. Arada bir beni de sohbete dâhil ediyorlardı. Kenan öfkeli bakışlarını bana doğru göndermekten öteye gidememişti. Diğer yandan yanında ki Cengiz şüphe verici derecede sessizdi. Hep böyle mi diye merak ederken buldum kendimi.
Salih çayımı bir de daha doldururken gülümseyerek ona teşekkür ettim. Erkekler arasında en küçükleri oydu sanırım. Benden en az bir iki yaş büyüktü.
"Çoğu zaman buluşur musunuz böyle?" diye sordum, kahkahalar durulunca.
"Çoğu zaman değil." Dedi Yasemin. "Bizimkiler işten ne zaman erken çıkarlarsa o akşam buluşmaya gayret ediyoruz. Gerçi bunlar bizi bırakıp ayrı takılmayı daha çok seviyorlar ya."
Bu sefer trip atma sırası Yasemin'deydi. Kollarını göğsünde birleştirip sırtını ona döndü. "Yavrum, bir kere haber vermeden gittik sadece. Defalarca kez başıma kaktın. Bir daha sana haber vermeden çıkarsam ne olayım! Hem bak bir hafta sonra evleneceğiz. Evlenince de böyle yaparsan işimiz zor valla."
"Ne olmuş yaparsam?"
"Bir hafta sonra düğününüz mü var?" dedim, şaşırmadan edememiştim.
İkisi de koltuklarını kabarttı hemen. Yasemin biraz utanmıştı. "Allah nasip ederse." Dedi Yavuz. "Baş davetlimizsin ha! Hamamıydı, kınasıydı hepsinde Yasemin'imin yanında olacaksın bak, karışmam."
"Evet, evet." Dedi Yasemin, gözleri heyecanla açıldı. "Ben seni çok sevdim Meryem, yanımda olmanı çok isterim. Hem düğün mahallede olacak zaten. Kesin gel."
"Ben de sizi sevdim." Dedim, hem Suna'ya hem de Yasemin'e bakarak. "Gelmeyi çok isterim."
"Ne giyecen düğüne? Yanında hiçbir yok dedilerdi. Bak, benim bildiğim güzel bir terzi var..."
Suna hararetli hararetli konuşmaya başlayınca Salih güldü.
"İyi bari hanımlar kendi dillerinden konuşmaya başladığına göre biz de kendi dilimizden konuşabiliriz."
"Size doyum olmaz arkadaşlar." Dedi Kenan. Ayağa kalkarak sandalyesinin ardına astığı ceketini giymeye başladı. "Haydi Meryem, seni de eve bırakayım."
Başımı kaldırıp ona baktım. İçimden bir ses itiraz kabul etmeyeceğini söylüyordu. Hem benim de onunla konuşmam gerekiyordu. Bu akşamki derdi neydi öğrenmeliydim.
Ayaklandım bende. Suna kaşlarını çattı. "Hayır ya, nereye?"
"Kenan haklı. Hem biraz başım ağrımaya başladı. Dinlensem iyi olur. Hepinizi iyi geceler. Bu akşam için teşekkür ederim."
"Siz gidin o zaman. Biz de birazdan kalkarız zaten. Gülsüm'e eve bırakır gelirim bende. Sonra Cengiz'lere geçeriz."
Cengiz bir hayat belirtisi göstererek başını salladığında Kenan bir baş selamı verip dükkândan çıktı. Ben de peşinden ilerledim. Dükkân gerimizde kalana ve dar bir sokağa girene kadar arkasından ilerlemeye devam ettim. En sonunda patlama zamanım gelmişti.
"Ne yapmaya çalışıyorsun sen?"
Durdu. Arkasını dönerek bu gece yaptığı gibi öfkeyle bakmaya devam etti. "Asıl sen ne yapmaya çalışıyorsun? Sana gelme dediğim halde siktiğimin dükkânında ne işin var?"
"Senden izin almam gerektiğini bilmiyordum canım, kusura bakma! Gelmeyi düşünmüyordum zaten. Annenle abin ısrar etti. Pek de meraklı değildim senin mahkeme suratını görmeye."
Kenan burnundan soluyordu. Ellerini beline yerleştirdi. Yüzüme bakmamak için gayret ediyordu.
"Senin derdin ne? Bana bir söylesene." Kendimi tutamadım. "Geldiğimden beri yüzünü asıp oturdun çocuk gibi. Seni bu kadar rahatsız ettiğimi bilmiyordum."
Son cümlemden sonra sanki onu gücendirmişim gibi baktı.
"Benim derdim ne öyle mi?" Dişlerini sıktı. Söylemek istemediği bir şey dilinin ucuna kadar gelmiş gibiydi. "Benim derdim siktiğimin Salih'i!"
"Ne diyorsun sen be? Toplasan hepi topu iki üç saat önce tanıştığım bir adamla benim ne alakam var?!"
"Senin bir alakan yok ama onun var!" Yüzünü sıvaladı. Bıyıklarını düzeltti. Bu sefer daha sakin bir ses tonuyla konuştu. "Seni sordu bir iki kez. Benim de tepem attı. Sana patladım."
Ne yani, kıskandığı için mi bütün akşam somurtup durmuştu? Beni kıskandığı için! Beni? İnanamıyorum. Gerçekten inanamıyorum!
Gitmek için hareketlendiğimde kolumu tutarak beni durdurdu. Başımı çevirerek ona baktım. Ne ara bu kadar yakınıma girmişti? Kişisel alanımı kalp atışlarımla beraber altüst etmişti.
"Affet."
Çok yakındı. Temastan ve kesinlikle bu kadar yakınlıktan hiç hoşlanmazdım. Ancak nefesi nefesime, kokusu kokuma karışmışken bundan hoşlanmamam imkânsızdı. Onda bir şey vardı, beni kendine çeken, kaçmamı zorlaştıran...
"Kenan."
Adı dudaklarımdan bir başka dökülmüştü.
"Yapma." Dedim. Bakışları yüzümün her bir zerresini karış karış incelerken. "Benden sana zarardan başka bir şey gelmez."
Kafasının karışıklığını fırsat bilerek ondan ayrıldım. Eve doğru yürümeye başladığımda arkamdan geliyordu.
"Meryem?"
Cevap vermedim.
"Bu ne demek şimdi?"
Söylediğim şey gayet basitti ve anladığında hiç şüphem yoktu.
Peşimden gelmeye ve söylenmeye devam etti. Ben de cevap vermemeye devam ettim. Yeterli cevabı verdiğimi düşünüyordum. Ona açık açık benden uzak durmasını söylemiştim. Kalbinin kırılmasını veya kalbimin kırılmasını istemiyordum. Er ya da geç buradan gidecektim. Bana bağlanması istediğim son şey bile değildi.
Bölüm Sonu!