"Senin bana nasip olman şahsi hayatımın en değer biçilmez talihidir."
Nazım Hikmet
*
Bir hafta geçmişti. Kendi zamanıma dönmeye çalışmamın ancak bir türlü başaramamamın ardından koca bir hafta!
Sabah kahvaltılardan sonra eski çınar ağacının –kazanın olduğu yer- olduğu yere gidip hiçbir şey yapmadan geri dönüyordum. Bir yol bulmaya çalışıyordum, belki de beni kendi zamanıma götürecek bir kapı. Fakat ne bir yol bulmuştum ne de bir kapı. Evime dönme umudum gün geçtikçe soluyordu ve elimden hiçbir şey gelmiyordu.
Ne yapacağım hakkında hiçbir fikrim yoktu ve bu beni çileden çıkartıyordu.
Öğleye kadar orada kalıyordum ve geri döndüğümde de evden dışarı çıkmıyordum. Akşam yemeğini herkesten önce yiyip odama kapanıyor, Kenan'dan olabildiğince uzak durmaya çalışıyordum. Görünüşe göre başarıyordum da. O günden sonra benimle konuşmak için herhangi bir çaba göstermemişti.
Böylesi daha iyiydi.
"Unutulmaz bu acı, dertli dertli çal kemancı."
Dışarıdan duyduğum ses başımı pencereye çevirmeme neden oldu. Ayşenur da yanımda oturuyordu. O da benim gibi başını çevirerek oraya baktı.
"Her aşkta hüsran oldu gönül, bilmem bu kaçıncı."
Bir adam içli içli şarkı söylüyordu. Sarhoş olduğu sesinin tonundan belliydi. Perdeyi kaldırarak karşıdaki evin önündeki adama baktım. Üst kattaki bir pencereye bakıp şarkı söylüyordu. Sanırım sevdiğine serenat yapıyordu ama ayakta bile duramıyordu.
"Gene Alparslan mı gı o?"
Huriye teyze az önce dolaptan aldığı seccadeyle yanımıza kadar gelip pencereden baktıktan sonra la havle çekerek diğer odaya namaz kılmaya gitti.
"Unutulmaz bu acı, dertli dertli çal kemancı..."
"Kim bu?" diye sordum.
"Alparslan reis." Diye açıkladı Ayşenur. "Ülkü ocaklarının başkanı. Suna ablanın sevdalısı."
Demek penceresine baktığı ev Suna'nın eviydi.
Saat geceye doğru gelirken etraf karanlıktı ve Alparslan'ın sarhoş bedeni bir o yana bir bu yana gidip gelirken arkası bize dönüktü. Bu yüzden onu çıkartamamıştım. Onu araştırmalarımdan tanıyordum. Cengiz'in yürüyüşlerinin arkasında o vardı. Protestoları ve yürüyüşleri planlayan akıl onunkiydi. Suna'yla bağlantısının nedenini şimdi hatırladım.
"Halime bak dertli çal kemancı, başımın tacı."
Sesi karga gibiydi.
"Birbirlerini seviyorlar mı?"
"Alparslan abi, gençliğinden beridir yanıktır Suna ablaya. Ama Suna abla asla yüz vermez. O da efkarlandığı gecelerde böyle kapısında deli aşıklar gibi türküler söyler durur. Bir Ankara bilir onun sevdasını. Bu yüzden kimse ses etmez. Ha sevdasına olan saygılarından değil tabii, Alparslan abiye korkularından bir şey diyemezler." Dedi gülerken.
"Gitme bu gece sen de kal, benim halim çok acı."
Alparslan türküsünü söylemeye devam ederken Ayşenur başını iki yana salladı. "Basri amca onu tüfekle kovalayacak şimdi."
Daha o cümlesini bitiremeden Alparslan'ın baktığı pencerenin önce perdesi açıldı ardından Suna kendini gösterdi. Öfkeli olduğu buradan belliydi, bizim duymadığımız birkaç bir şey söyledi. El hareketlerinden gitmesini istediğini anlamıştım. Alparslan onu dinlemeyerek türküsünü söylemeye devam etti.
"Halime bak dertli çal kemancı, başımın tacı."
Son cümlesini gözlerini kaçırmadan, başını işaret ederek söyleyince bu hareketi çok hoşuma gitti.
Benim için kimse serenat yapmamıştı. Ben niye dertlendim şimdi anlayamadım.
Kendi kendime göz devirdim.
Suna bu kadar olaya nasıl hala yumuşamadı merak ediyordum.
"Suna niye yüz vermiyor adama?"
"Bilmem, herkes soruyor. Sadece istemiyorum diye cevap veriyor, başka da bir şey demiyor."
Elbette bir sebebi vardır da kimseye söylemek istemiyordur. O an sebebini deli gibi merak ettim. Böyle seven bir adamı nasıl kabul etmezdi.
Evin dış kapısı açıldı ve içeriden elinde tüfeğiyle Ayşenur'un dediği adam çıktı. Adam tüfeğin ucunu yukarıya tutuyordu, bu da Alparslan'ı yalnızca korkutmak istediği gerçeğini ortaya çıkartıyordu. Adam bağırıp çağırdı, sesi Alparslan'ınki gibi kalın olmadığı için ne söylediğini duyamıyorduk.
"Her gün yaşanıyor mu bu olay?"
"Her gün değil de çoğu zaman." Dedi.
Alparslan adamın onu sadece korkutmak istediğini anlamış ki onu duymuyordu bile. Suna'ya bakmaya devam ederken türküsünü söylüyordu. Çok geçmeden Kenan ve Halil'in de içlerinde olduğu bir grup adam gelerek onu kapıdan uzaklaştırmaya çalıştılar. Koca adamın iri gövdesi ağır olacak ki beş adam ancak hareket ettirebilmişlerdi onu.
Onlar bu tarafa doğru ilerlerken Kenan'ın bakışları bir anda buraya döndü. Sanırım izlendiğini anlamıştı. Karşısında beni görünce şaşırdı, afalladı. Sonra birden kaşlarını çatarak çenesiyle içeri girmemizi işaret etti.
Sinirlendim.
Perdeyi sertçe çekerek önüme döndüm. Gösteri bitmişti!
Ne sanıyordu bu adam kendini? Babam, kocam, sevgilim? Öyle olsa bile bana karışamazdı. Biliyordum, geçmişte erkekler fazla korumacıydı ve kadınları göz ardı edip duruyorlardı ama buna daha fazla katlamazdım. Beni zayıf bir cinsiyet olarak görmesine izin vermezdim.
Ertesi sabah yine çınar ağacının olduğu yere gittiğimde bu şekilde hiçbir şey elde edemeyeceğimi anlamıştım. Bende başka bir yol düşündüm.
Eve geri dönüş yolunda bakışlarım Kenan'ın kıraathanesindeydi. Ona baktığımı anlamış gibi dükkandan çıktığında yanıma gelmeye başladı. Bu sefer koşmuyordu.
"Hayırdır kara kız, gene çınar ağacının oradan mı geliyorsun?" Elleri kumaş pantolonun cebindeydi.
"Senden bir şey isteyebilir miyim?"
Sorusunu es geçmemi umursamadı ve başıyla beni onaydı. "İste bakalım, ne isteyeceksin?"
"Buralarda büyük bir kütüphane var mı?"
"Var da sen ne yapacaksın kütüphaneyi? Okuyacağım diyorsan eğer ben sana kitap getiririm. Benim arkadaş var Cengiz, ödünç birkaç tane verir sana okuman için."
Bir soluk alıp bıraktım. "Kütüphane var mı yok mu?"
Kenan gözlerini kıstı. "Var." Dedi başını sallayarak.
"Yolunu tarif eder misin?"
"Etsem ne yapacaksın? Sanki kendi başına gidebilecekmişsin gibi."
"Sora sora bulurum."
"Bok bulursun."
"Anlamadım?"
"İki dakika bekle. Arabanın anahtarını alıp geleyim, birlikte gidelim."
Ben daha bir söylememe kalmadan beni bırakıp tekrardan dükkâna girdi. Biraz sonra geldiğinde elindeki anahtarla beni yanına çağırdı. Markasını bilmediğim, kendi zamanımda olsa külüstür diyebileceğim bir arabaya bindiğinde ben de istemeye istemeye yan koltuğa geçip oturdum.
On beş yirmi dakika sonra büyük bir binanın önünde durduk. Hakikaten de bok gelirmişim buraya. Bu kadar uzak olduğunu bilmiyordum.
"Sen gidebilirsin, ben sonra gelirim."
"Neyle geleceksin acaba?"
"Otostop çekerim." Dedim, ne otobüse binecek ne de taksi tutacak param yoktu. Ama Kenan'la biraz daha baş başa kalmamak için otostopa bile razıydım.
"La havle, vela kuvvete."
O arabadan inince ben de indim mecbur.
"Tamam, burada kal o zaman. Ben birazdan gelirim."
Beni dinlemeden binaya girdiğinde peşinden ilerledim. Kenan'nın beni, zamanda yolculuk kitaplarını okurken görmesini istemiyordum. Bu sefer ikna edici olmaya çalıştım.
"Ayrı ayrı takılalım olur mu?"
Cevap vermesini izin vermeden yanından ayrıldım. Muhtemelen neyi ima ettiğimi anlamaya çalışıyordu. O bunu çözmeye dursun bende yerden tavana kadar olan raflarından arasından ilerlemeye başladım. Aradığım bölümü çok geçmeden bulduğumda zamanda yolculuk konulu kitapları aramaya koyuldum. Birkaç tane bulmuştum. Etrafta kimsenin olmadığından emin olduktan sonra kitaplardan birini elime aldım.
Bu da diğerleri gibi bir araştırma kitabıydı. Çoğu bilmediğim profesörler tarafından açıklanmış ansiklopedi niteliğindeki kitaplar. Birkaç sayfasına göz gezdirdim. Bu kadar kısa bir sürede hepsini incelemem mümkün değildi ama görünüşe göre zaman yolculuğunun mümkün olmadığını açıklıyordu.
Umudumu yitirmedim.
Burada tekrardan gelip bütün zamanda yolculuk konulu kitapları inceleyecektim.
Kitabı yerine bıraktıktan sonra oradan ayrıldım. Kütüphaneden sorumlu olduğunu bildiğim bir adama yaklaştım.
"Merhaba kolay gelsin."
"Sağ olun, nasıl yardımcı olabilirim?"
"Ben daha sonra da buraya gelmek istiyorum ama buraya hangi otobüsle gelebilirim? Buranın yabancısıyım da, yardımcı olursanız çok sevinirim."
Adam bana hangi otobüse bineceğime tane tane bir çocuğa anlatır gibi anlattıktan sonra gitmişti. O gidince Kenan soluğu yanımda aldı. Artık şaşırmıyordum bile.
"Ne konuşuyordunuz o adamla?"
Başımı kaldırıp ona baktım. "Sen niye bu kadar meraklısın?"
"Meraklı değilim de... Sen bana emanetsin şimdi."
"Kimin emanetiymişim?"
"Allah'ın."
Kütüphanede olduğumu umursamadan kahkaha atmaya başladım. Sözlerinin beni bu kadar güldüreceğini hiç düşünememiştim. Beni kovmalarına izin vermeden sesimi kestiğimde Kenan'ı bana bakarken yakaladım. Büyülenmiş gibi bakıyordu.
"Bir daha gülsene." Dedi.
Gülümsemem hızla soldu. Onu arkamda bırakarak kütüphaneden çıktım.
Kalbim hızla çarpıyordu. Yumruk yaptığım elimi göğsüme koyup düzelmesini bekledim. Bunun olmasından korkuyordum ve korktuğum şey olmuştu. Kenan benden hoşlanıyordu.
KENAN BENDEN HOŞLANIYORDU!
Kahretsin!
Bu gerçekle nasıl başa çıkacaktım? Özellikle de birkaç ay sonra öleceğini bilirken... Allah'ım yardım et. Bir plan bulmam lazımdı. Daha fazla evlerinde kalamazdım. Bana aşık olması riskini göze alamazdım. Evet! Henüz bana aşık değildi, hissettiği her neyse bir an önce bitmesi gerekiyordu. Hem de hemen!
Kenan dış kapıdan çıktığında ona bakmadan arabaya bindim. Yol boyunca onunla konuşmayı düşünmüyordum ancak Kenan'ın farklı bir düşüncesi vardı.
"Anamla sana gönderdiğim parayı niye almadın?"
Huriye teyze birkaç gün önce odama gelip Kenan'ın benim için para verdiğini ve bu parayla kıyafet falan almamı söylemişti. Çünkü geldiğimden beri iki kez yıkanmış olan aynı kıyafetlerimi giyiyordum. Parayı almamıştım. Nedeni bilmiyordum, sadece almak istememiştim.
"Bilmiyorum." Dedim dürüstlükle.
"Mahcup falan olduysan bunda mahcup olunacak bir şey yok. Borç gibi düşün. İşe girdiğinde geri ödersin."
Bir de iş meselesi vardı...
"Polislerden bir haber yok mu hâlâ?"
"Hatırlattığın iyi oldu. Serkan merkeze çağırdı seni. Benim arkadaş." Başını bana çevirdiğinde nefesimi tuttum. "O akşam önüne çıkan adamların eşkâlini verecekmişsin. Yarın sabah kahvaltıdan sonra seni götürürüm."
Bir an elimde olmadan korkmuştum. Bu meseleden de kurtulmam gerekiyordu.
Kenan dediği gibi ertesi gün kahvaltıdan sonra yine aynı arabayla beni almaya gelmişti. Yol boyunca sessizdik. Beraber polis merkezine girdiğimizde biraz tedirgindim. Geçerli bir nedenim dahi olsa bu insanlara yalan söylüyordum. İçim huzursuzlukla doluydu.
Memurlardan biri bizi bir odaya götürdü.
"Serkan amirim birazdan burada olur. O zamana kadar sana çay getiriyorum Kenan abi." Adam bana döndü. "Sen ne içersin yenge?"
Yenge mi?
Kenan'ın sahte öksürüğü odayı doldurdu.
"Yenge değilim."
"Kusura bakma bacım. Seni öyle Kenan abiyle görünce..."
"Kenan abinin yanında gördüğün her kadına yenge mi diyorsun?" dedim tek kaşımı kaldırarak.
"Yok, öyle değil de."
Adam karşımda ezilip büzülmeye başladığında imdadına Kenan yetişti. "Musti, hadi oğlum. İki çay kap gel."
"Hemen abi."
Adam odadan çıktı. Kenan'ın bakışları üzerimdeydi. Ona bakmamaya çalışıyordum ama dayanamadım. Gözlerini dikmiş beni izlerken dayanamadım.
"Çocuğun ne suçu var şimdi?"
Bir suçu yoktu ama şu son zamanlarda Kenan'ın yanında olmak beni sinirlendiriyordu. Olmadığım birine dönüşüyordum.
"İlk defa birini görüyorlar benim yanımda. Seni yengeleri sanmaları normal. Rahatsız olduysan söyle. Ben onlarla konuşurum. Bir daha demezler."
Normal şartlarda asla rahatsız olmazdım. Ama geçmişten bahsediyorduk. Aylar sonra ölecek olan o adamdan. Ne kendi kalbimi ne bir başkasınınkini kırmak istemiyordum. Kırılacağını bile bile üstelik. Bunu yapamazdım.
"İyi olur."
Çok geçmeden Serkan dedikleri komiser geldi. Benden kaza gecesi olanları özet geçmemi istedi. Ona da diğerlerine söylediğimden başka bir şey söylemedim. Adamların eşkâlini istediğinde ise karanlık olduğunu ve pek bir şey göremediğimi söyledim. Hiçbir şeyden şüphelenmediler. Yine de hissettiğim huzursuzluk hissi peşimi uzun süre bırakmadı.
Bölüm Sonu!