"Bir çiçeği büyüten sevgi, insanı değiştirmez mi sanıyorsun?"
Küçük Prens
*
O akşam Halil ve Kenan, Gülsüm'ü evine bırakmak için evden çıkmışlardı. Evlerinde kalıp onları yataklarından mahrum ettiğim için bir tarafım üzgündü. Ancak kalacak bir yerim bile olmadığı için pişmanlık duymuyordum. Keşke yanımda biraz param olsaydı veya tanıdığım birileri. Hâl böyle olunca elim kolum bağlıydı.
Annem beni çoğu zaman soğukkanlı biri olarak tanımlardı.
Henüz delirmediysem bir gün kendi zamanıma geri döneceğime dair hala bir umudumun olduğundandı.
Her şeyden önce bu nasıl benim başıma gelebilirdi ki? Neden ben? Bunu geçtim, nasıl oldu da geçmişe gidebildim? Bunun için bir makine falan olması gerekmiyor muydu? İzlediğim filmlerde hep böyle olurdu.
İyice saçmalıyordum.
Bu zamana nasıl geldim bilmiyordum ama geldiğim gibi gideceğimden emindim. Öyle olmak zorundaydı. Doğanın her zaman bir açığı vardı. Gelebildiysem, geri de dönebilirdim. En azından buna inanmak istiyordum. Buna ihtiyacım vardı.
Ertesi sabah herkesten önce uyanmıştım. -Gerçi pek uyuyamamıştım ya- Bunu fırsat bilerek üç gündür giyip çıkarttığım kıyafetlerimi tekrardan giyip evden çıktım. İnsanlar yeni yeni dükkânlarını açıyor, kapılarının önünü süpürüyorlardı. Çoğunun meraklı bakışlarını görmezden gelerek hızlı adımlarla hatırladığım o yere geldim.
Hayatımı kökünden değiştiren o yere.
Dün buradayken hissettiğim o garip enerji yerli yerinde duruyordu. Burası yerleşim yerinden pek de uzakta değildi. Bundan kırk yıl sonra bile ayakta durmayı başaran bu çınar ağacının geçmişe gelmemle bir ilgisi olabileceğini düşünüyordum.
Belki de...
Düşündüğüm şey gerçekse evime dönebilirdim belki. Ellerimi kaldırıp avuçlarımı ağacın gövdesine bastırarak gözlerimi kapattım.
Üç saniye, beş saniye, on saniye...
Gözlerimi açtığımda aynı yerde duruyordum. Ne sanıyordum ki, Claire'inki gibi geçmiş ve geleceği su yolu yapacak o geçidi bulduğumu mu? Çok fazla Outlander'ın etkisinde kalmıştım.
"Evime dönmek istiyorum!"
Ne kadar bağırıp çağırsam da önümde duran gerçeği saklayamıyordum. Geçmişte sıkışıp kalmıştım.
Yere çöktüm, sırtımı ağacın gövdesine yaslayarak dizlerimi kendime çektim. Orada ne kadar kaldım bilmiyorum ama geri döneceğime dair umudum olduğu kadar, geri dönüş yolunu nasıl bulacağıma dair hayal kırıklığım vardı. Çaresizdim ancak bu çaresizliğin beni yenmesine izin vermeyecektim.
Eve dönüş yolumu bulana kadar burada kalmayı halledebilirdim. Üstesinden gelebilirdim ve gelecektim de!
Aldığım cesaretle ayağa kalktım. Üzerimi silkeleyip son kez dev olan ağaca baktım. Eve dönüş yolumu bulacaktım. Bu da benim sözümdü!
Geçmişte yaşamak ne kadar zor olabilirdi ki?
*
Artık lanetim olan o yerden ayrılıp misafir olarak kaldığım eve doğru ilerlemeye başladım. Ayşenur'un beni götürdüğü yoldan gidiyordum. Arkamdan birinin seslenildiğini duyar gibiydim.
"Kara kız!"
Bu Kenan'dı. Durup arkamı döndüm.
"Kara kız!"
Bana doğru koşarak önümde durdu. O nefeslerini düzene sokarken ben de onu inceledim. Onu ilk gördüğüm günkü gibi beyaz bir gömlek ve kumaş pantolon gidiyordu. Saçları bu sefer sola doğru yatırılmıştı ve farklı görünüyordu.
"Hayırdır, ne arıyorsun sen burada?"
Kaşlarımı çattım. Niye sürekli sorgular gibiydi bu adam? Herkese karşı da böyle miydi acaba? Yine de onunla uğraşamazdım. Suyuna gitmeye karar verdim.
"Kazanın olduğu yere gittim."
"Sen niye sürekli kendine dert ediyorsun ki bunu? Dedim ya o iş ben de diye. Ben halledeceğim, bulacağız arabanı."
Bir şey demedim. Düşüncelerim ve endişelerim onunla paylaşamayacağım kadar gerçeküstüydü. Bana deli damgası vurmalarını istemiyordum. Belki de deliydim ve tüm bunlar zihnimin bir hayal ürünüydü.
"Kahvaltı yaptın mı?"
Doğru duyup duymadığımı anlamak için merakla ona baktım. Gerçekten bu soruyu sormuştu.
"Hayır."
"Bekle burada."
Beni burada bırakıp koşmasını izledim. İlerdeki dükkânının karşısındaki pastaneye girdi. Biraz sonra elindeki iki küçük poşetle yanıma gelmişti.
"Bu senin, bu da bizimkilere." Dedi poşetleri verirken. Benim olduğunu söylediği poşetin içinde diğerinden farklı olarak sadece bir tane küçük meyve suyu vardı.
Başımı kaldırıp ona baktım. Kahve gözleri hemen üzerimdeydi. Bu hareketinin neden bu kadar hoşuma gittiğini bilmiyordum. Altı üstü bir simitti. Eski sevgilimin bana bir çöp bile almayacak kadar cimri olduğundandı belki ya da hayatım boyunca toplasam bir elin parmağını görmeyecek kadar hediye aldığım içindi. Bilmiyorum ama tuhaf bir şekilde hoşuma gitmişti.
"Hızlı git, soğumadan sıcak sıcak yiyin."
Hala şaşkınlıkla ona bakıyordum herhalde. Kendimi adım atmaya zorlayarak yanından ayrıldım. Sokağı dönmeden son kez arkamı dönüp baktığımda hala orada duruyordu. Ona teşekkür etmeyi unuttuğumu o an fark ettim.
Eve döndüğümde beni bekliyorlardı. Ayşenur kapıyı açar açmaz konuşmaya başlamıştı.
"Neredeydin abla? Çok merak ettik seni. Annem yine kaçtığını sandı."
Gidecek yerim mi var ki?
Ayakkabılarımı çıkarıp içeri girdim. Çoktan kahvaltı masasını hazır etmişlerdi. Tabaklar temiz olduğunu göre beni beklemiş olmalılardı. Huriye teyze elinde patates kızartması tabağı ile mutfaktan çıkarken beni gördü.
"Nerdesin kızım sen? Nasıl korktum biliyon mu? Almış başını gitmişin, hayır bir yandan da düşünüyom. Bu kızın gidecek bir yeri yok ki. Nerdeydin kara kızım?"
"Kazanın olduğunu yere gitmiştim. Kusura bakma Huriye teyze, sizi de korkuttum."
"Ne kusuru yavrum. Bir dahakine söyle ama, gene telaşlandırma bizi."
"Tamam, söylerim." Dedim masadaki yerimi alırken. Elimdeki poşetleri çıkartarak simitleri dağıttım. Meyve suyunu da Bekir'in önüne koydum. "Gelirken Kenan beni gördü. Bunları aldı, yiyelim diye."
"Ah benim vefalı kuzum. Böyle de düşüncelidir."
Öyleydi. Düşünceliydi.
Keşke meyve suyunu vermeseydim diyen iç sesimi görmezden geldim. Çocuğun yediğinde içtiğinde gözüm yoktu ama Kenan'ın onu benim için almıştı. Fakat bunu onlara söyleyemezdim. Yanlış anlaşılırdı.
Kahvaltıdan sonra evi bir telaş almıştı. Sonradan gelen Gülsüm, Huriye teyze ile hazırlıklarla ilgilenirken Ayşenur da evi temizliyordu. Söylediklerine göre günleri varmış. Misafir diye yan gelip yatıyor demesinler diye elimden gelen yardımı yapıyordum ama hızları bir makine kadardı. Zor yetişiyordum.
İlk defa bir güne katılmayacaktım ama uzun zaman sonra ilk defa katılıyordum. Bu tür şeyler çocukluğumda kalmıştı. Misafirlerin yapılan yemeklere iltifat edip tarifini almaya çalışırken hissedilen o neşe, halının altını çaktırmadan kaldırıp baktıklarında ve tek bir toz bile görmediklerinde hissedilen o gurur, tüm bunlar çok eskide kalmıştı. Şimdi on yıllık kapı komşuları bile birbirlerini tanımıyordu.
Hayatımda bir kere olsun gerçek bir gün göreceğim için heyecanlı mıydım? Evet!
Umarım kapışmalı geçerdi ve biraz dedikodu duyabilirdim.
Ne diyorum ben? Geçmişe gelmek içimde saklı kalmış mahalle kızını uyandırmaya başlıyordu. Ve bu da benim hiç istemediğim bir durumdu.
Öğleden sonra Huriye teyze hanımlığını konuşturmuş ve çeşit çeşit ikramlar hazırlamıştı. Ayşenur da evi bal dök yala yapmış, kalan zamanında da annesine yardım etmişti. Ben ise ortalıkta dolanmaktan başka bir şey yapamamıştım.
Misafirler gelmeye başlamıştı. Çoğunlukla Huriye teyzenin yaşındaki kadınlardı ama içlerinde yaşıtım olan birkaç kız da vardı. Bazıları dün karşılaştığım, Ayşenur'un yolunu kesen o kızlardı. Beni öldürecekmiş gibi bakan kız da gelmişti. Diğerlerini ise tanımıyordum.
Oturma odası hınca hınç doluydu. Öyle ki oturacak yer bile yoktu. Kızların çoğu sandalyelerde oturuyordu. Sandalye yetmeyince diğer evlerden tedarik getirmişlerdi.
"Senin oğlan da Konya'dan gelmiş. Gözün aydın Huriye." Dedi kadınlardan biri. Sonra diğerleri de göz aydını verdi hep bir ağızdan.
"Sağ olun bacılar."
"Ee düğün ne zaman?" diye sordu bir diğeri.
Kızlar Gülsüm'e bakarken, yaşlılar da Huriye teyzeye ve onun dünürüne bakıyor, onları sıkıştırıyor gibilerdi. En sonunda Huriye teyze dünürüyle bakıştıktan sonra konuştu. "Çocuklar bir dahaki yaza diye konuşup anlaştılar. Hele bir dursun şimdilik. Acelesi yok ya?"
Hep bir ağızdan yine 'doğru' dediler. Bordo başörtülü, kalın kaşlı bir kadın sözü aldı. "Doğru diyon emme bu işler fazla uzatılmaz bizim bildiğimiz. Sonra laf söz olur anam, siz en iyisi çok uzatmadan düğünü edin."
Huriye teyze, "Bakalım, hayırlısı." Diyebilmişti sadece.
Maddi sıkıntılarından dolayı evlenemedikleri çok açıktı ve bunu onları küçük görmek için yüzlerine vuruyorlardı. Kadının laf söz olur dediği ise kendisi gibi insanların dedikodu bahanesinde kullandıkları malzemelerdi.
Huriye teyzenin boynunun bükülmesine seyirci kalamazdım. Kaşları kalın kadına döndüm. "Hayırlı işler fazla uzatılmaz haklısınız ama gençler birbirlerini seviyorlarsa eğer bir yılda beklerler, on yılda. Bu, zorluklara rağmen birbirlerini ne kadar çok sevdiklerini göstermez mi? Yanılıyor muyum Gülsüm?"
Yanımda ellerini dizlerinin üzerinde birleştirmiş utangaç olan kıza baktım. Onunla konuştuğuma şaşırmış olmalı ki kekeledi.
"Haklısın."
"Kusura bakma kızım, sen kimsin? Çıkartamadık seni." Dedi, yanında oturan başka bir kadın.
"Adım Meryem." Dedim, Huriye teyzenin ya da Ayşenur'un benim adıma konuşmasına izin vermeden. Çoğu merakla çoğu da kibirle izliyordu. Zaten bildikleri şeyleri onlara anlatmaya başladım. "Gazeteciyim ben. Buraya çalışmaya gelmiştim ama yolda bir kaza geçirdim. Arabam ve eşyalarım kayboldu. Onları bulana kadar Huriye teyze evlerinde kalmama izin verdi sağ olsun."
Ona bakarak minnetle gülümsediğimde bana karşılık verdi.
"Oyy kara kızım benim." Dedi, bacağımı sıkarak.
"İyi de Huriye teyze," Sarı saçlı, Kenan'a yanık olan kız bana yan yan bakarak konuştu. "Bu evde üç tane erkek yaşıyor. Genç bir kızın burada yaşaması ne kadar mantıklı bilemedim."
Çoğu yine hep bir ağızdan mırıldanmaya başlayınca yüzünde galip bir gülümsemeyle bana baktı. Sinsi bakışlarını kimse görmüyor muydu gerçekten?
"Kız üç tane erkek dediğin de biri nişanlı, aha da burada nişanlısı. Diğeri de daha bebe."
Kahve saçlı, güler yüzlü, güzel bir kızın sözleri diğerlerine kahkaha attırınca gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
Bu sefer de kadınlardan biri kıza kaşlarının altından baktı. "Kenan adamdan sayılmıyor mu Suna?"
"Aman bacılar ne diyonuz ki gı? Günah almak büyük suçtur. Bu kızımız geldiğinden beri Kenan da Halil de bizim evde yatıp kalkarlar. Günah almayın boşuna, defterinizde sayfa kalmadı." Dedi nur yüzlü bir kadın. Cengiz'in annesiydi sanırım.
Onun sözlerinden sonra kimse bir şey diyemedi. Diğerlerinden daha yaşlı olduğundan herkese söz geçiren biri gibi duruyordu. Onun lafının üstüne konuşmaktan çekinmişlerdi sanırım.
Konu değişti, onlar dedikodularına devam ederken kızlar da gün tabaklarını hazırlamak için mutfağa girmişti. Elbette ben de yanlarındaydım. Gülsüm, Ayşenur ve Suna mutfak tezgahının başında görev dağılımıyla tabakları dolduruyorlardı. Ben de aralarına katıldım. Tabaklar mutfak masasına koyuluyor oradan da diğer kızlar içeriye dağıtıyordu.
Suna omuzunun üzerinden arkasına baktıktan sonra koluyla beni dürttü. "İçeri de bizim kızı savundun. Çok tuttum seni. Artık bizden birisin." Dedi gülerek.
"Haklı değil miydim ama?" dedim çenemi kaldırarak. Arkamdan biri omuza dokunarak ona bakmama neden oldu.
"Haklısın kız. Analı kızlı mum diktirdiler mahalleye. Bundan sonra bir laf daha söylesinler de göreyim." Dedi Yasemin, siyah hafif dalgalı saçları vardı.
"Aman öyle demeyin."
"Sus kız sen! Ağzını açıp tek kelime edemedin." Suna kızdı.
"Ne yapayım, Huriye anne oradaydı. Rezil mi olsaydım."
Suna bir şeyler daha diyecekti ama içeriye giren sarı saçlı kız susmasına neden oldu. Önüne dönerek yaptığı işe devam etti. Anlaşıldığı üzere kalın kaşlı kadın, sarı saçlı kızın annesiydi ve mahallecek sevilmiyorlardı. Şaşırdığımı söyleyemezdim.
Neyse ki yemeklerimizi yerken ortalık biraz olsun durulmuştu. Ufak çaplı laf sokmalara ara verilmişti. Ya da ben öyle sanıyordum.
"Huriye gızz, ne güzel olmuş bu kısır. Sen mi yaptın?"
"Gelinim yaptı." Dedi göğsünü şişire şişire. "Ayşenur'la ikisi yardım ettiler."
"Misafirin işin ucundan tutmadı mı yoksa Huriye teyze?" dedi sarı saçlı.
Bela arıyordu.
"Yemek yapmayı pek bilmem ama pasta poğaça deyince elime kimse su dökemez. Ha bir de çok güzel helva kavururum. Fıstıklı."
Kuyruğuma basarsa pençelerimle karşılaşırdı.
Önce Suna'dan bir kahkaha geldi. Sonra diğerleri de ona eşlik ederek odayı kahkahalarda doldular.
"Adı üstünde misafir." Dedi Huriye teyze. "Evimize gelmiş misafire bir de yemek mi yaptıracağız Hülya kızım?"
"Doğru diyorsun Huriye teyzeciğim." Hülya bana baktı ve bastırarak söyledi. "Misafir."
Misafir.
Ben bir misafirdim. Ne kadar cezbedici olursa olsun buraya alışamazdım. Er ya da geç bir gün evime geri dönecektim. Bu yaşadıklarım ise solmuş bir anıdan ibaret kalacaktı benim için. Belki de unutulmuş bir rüya...
*
Akşam olmuştu. Herkes gittikten sonra Gülsüm biraz daha kalmış ve ortalığı toplamakta yardımcı olmuştu. Huriye teyze onu Halil'in bırakacağını söyleyerek akşam yemeğine kalmasını söylemişti. Şimdi ise mutfakta akşam yemeğini hazırlıyorlardı.
"Yanlış cevap." Dedim, Bekir'e. İşaret parmağımı önümüzdeki sehpanın üzerinde açık olan kitaba götürerek, "68 eksi 9 eşittir 59'dur. Komşuya gidip bir onluk alacaksın. 18'den 9 çıkart. 9 kalır. Buradan zaten bir onluk aldık, geriye 50 kalır. 50 artı 9, 59. Anladın mı?"
Bekir başını sallayarak yazdığı cevabı silmeye başladı. Akıllı bir çocuktu, duyduğu her şeyi hafızaya kazıyordu.
Onunla tanıştığım ilk zamanı hatırladım. Okulun bahçesinden içeriye girdiğimde Ayşenur'un yaptığı gibi onun da beni kovacağını düşünmüştüm. Ancak o beni odasını davet edip ne istediğimi sorma nezaketinde bulununca çok şaşırmıştım. Kalın siyah çerçeveli gözlükleri burnundan aşağıya düşüp duruyordu sürekli. Diksiyonu çok güzeldi ve oldukça saygılıydı. Şimdi o saygıyı kimden aldığını anlayabiliyordum. Abileri onun evli ve iki çocuklu bir öğretmen olduğunu görselerdi onunla gurur duyarlardı.
Kapının zil sesi beni bu zamana geri getirdi. Bekir yerinden kalkmak isterken annesi mutfaktan çıktı ve işaret parmağını ona doğru uzatarak konuştu.
"Otur sen, ödevler bitmeden oradan kalkmıyon. Duydun mu beni?"
"Off, duydum!"
"Oflama len!"
Güldüm.
Bekir diğer probleme geçince nasıl yaptığına bakmak için eğildim. Bir dakika sonra Huriye teyze arkalarında oğullarıyla beraber içeri girdiler. Halil iyi akşamlar dileyerek annesinin ardından mutfağa girdi. Sanırım Gülsüm'ü görecekti. Kenan da başıyla selam vererek yanımıza geldi.
"Kolay gelsin muallime hanım."
Başımı kaldırarak ona baktım. Yorgunluğu yüzünden okunuyordu ama yine de bir şekilde mutlu görünüyordu. Neden?
Başımı sallayarak onu onayladığımda önüme döndüm. Gideceğini sanmıştım ama olduğu yerde dikilmeye devam etti.
"Önce gazetecilik şimdi de öğretmenlik... Başka ne gibi maharetlerin var merak ettim doğrusu."
Tekrar ona baktım. Gülümsüyordu.
"Bekir." Dedi kardeşinin ayağını dürterken. "Kalk la, anamlara yardım et."
"Off abi ya! Anam ders çalış diyo, sen çalışma diyon. Ne yapacağımı şaşırdım valla."
"Abiye oflanmaz. Yürü, sıpa seni."
Bekir ayaklarını yere vura vura mutfağa gidince ben de ayağa kalktım. Çok yakındık. Geriye çekilmek için hiçbir hamle yapmıyordu ve bundan hoşlanmıyordum. Bu yakınlığımızdan hoşlanmıyordum.
Konuşmak için ağzını açmıştı ancak Halil mutfaktan çıkınca geriye çekilmek zorunda kaldı. Abisi hemen yanımızda durdu.
"Yolda gelirken bugün yaptıklarını duydum. Gülsüm'ün arkasında durmuşsun. Bundan sonra sen de benim bir bacım sayılırsın." Dedi, kolumun üst tarafını sıktıktan sonra yukarı çıkmadan önce.
O gittikten sonra Kenan'ın bakışlarının az önce Halil'in dokunduğu yere takılı kaldığını fark ettim.
Hayır.
Bu bakışları iyi tanıyordum. Dün Halil'in kulağıma eğilip söylediklerine gülmeme verdiği tepkiyi abisini kıskandığı için yaptığı sanmıştım ama öyle değildi. Kahretsin! Böyle bir şeyin olması isteyeceğim son şey bile değildi.
Tarihin akışını değiştirmeden önce buradan defolup gitmeliydim.
Akşam yemeğinde başımın ağrıdığını bahane ederek odaya çıktım. Düşünmeye ihtiyacım vardı. Lanet olsun, yalnız kalmaya ihtiyacım vardı. Bir an önce kendi zamanıma dönmem gerekiyordu.
Bir soluk verdim.
"Evime gitmek istiyorum."
Kapım tıklatıldığında uzandığım yerden kalkarak kapıyı açtım. Elbette Kenan gelmişti.
"Başım ağrıyor dedin, nasıl olduğunu merak ettim." Dedi. Elleri ensesine uzanıp saçlarıyla oynadı. "Gitmeden bir sorayım dedim."
Bana karşı beslediği her neyse bundan kurtulmam gerekiyordu.
"İyiyim." Dedim donuk bir sesle, tonumu kontrol edemeden. "Merak etmeni gerektirecek bir durum yok."
Kahve irislerinin kırıldığını fark edince anında pişman oldum. Kalp kırmak bana göre değildi. Genelde benim kalbim kırılırdı. Buna alışkın değildim ve kendimi rahatsız hissediyordum.
Gideceği sırada onu durdurdum. "Polislerden bir haber var mı?" diye sordum, cevabını bile bile.
"Gerçekten evine dönmek istiyorsun ha?"
Beni duymuştu.
"Ben sadece kimseye rahatsızlık vermek istemiyorum ama evet. Evime gitmek istiyorum."
Mümkün olan en kısa sürede.
Bölüm Sonu!