"Madem sensin o. Madem sevmeksin, gülmeksin, yaşamaksın. Madem yüzün yüzümde, sesin sesimde. Madem milyarlarca ihtimal varken rastladık birbirimize. Kal böyle değişme, gitme, bitme. Yaşlan benimle."
Cemal Süreyya.
*
Uyarı, bu bölümde tetikleyici unsurlar vardır, lütfen dikkatle okuyunuz.
*
Daha önce birini kaybetmenin acısını babamın evden gittiği gün anlamıştım. Daha çocuktum, neyin ne olduğunu anlayacak yaşta bile değildim ama anlamıştım işte. Babam bizi terk etmişti. Başka bir kadın için mi yoksa depresyonda mıydı, hiçbir şey bilmiyordum, tek bildiğim annemle beni onun yokluğuyla baş etmemiz için bırakıp gitmiş olmasıydı.
Üzülmüştüm. Ağlamıştım. Yaşım ilerledikçe ağlamalar kesilmişti. Üzüntü yerine içimde koca bir hissizlik vardı. Onunla daha çok zaman geçirseydim farklı hisseder miydim, emin değildim.
İkinci kez hissettiğim acı annemi kaybettiğimde yaşanmıştı. Onu kaybetmeyi seçmek zorunda kaldığımda... Şimdi ise Halil'i kaybetmiştim. Sevdiğim adamın abisinden çok bana abi olan adamı.
Halil ölmüştü.
Ve onunla beraber sevdiğim adamı kurtarma hayallerim de ölmüştü.
Halil'i seviyordum, elbette ölmesine üzülmüştüm ama beni etkileyen asıl şey kaderin önüne geçemeyeceğim gerçeğini nihayet öğrenmiş olmamdı. Zamanın akışıyla oynamış, tarihi değiştirmiştim. Bu da demek oluyordu ki bugünden sonra Kenan her saniye her dakika içinde ölebilirdi.
Aptaldım. Koca bir aptal! Kaderi değiştirebileceğime inanmıştım... Bir şeyi değiştirdiğim kesindi ve bana geri dönüşü acı olmuştu.
Neden geçmişe, özellikle bu zamana geldim ki?
Niçin?
Sevdiğim adamı bile kurtaramayacaksam neden bu lanet olası zamandayım? Allah kahretsin! Neden?
Aklımda binlerce sorum ve sıfır cevabım vardı. Halil'le beraber benim umudum da ölmüştü. Sevdiklerimi kurtarabileceğime dair olan inancım yıkılmıştı.
Cenaze kalabalıktı. Meğer ne çok seveni varmış Halil'in. Nasıl sevmesinler ki, o benim bu dünyada tanıdığım en iyi adamlardan biriydi. Hepsi onu son yolcuğuna uğurlamak için işini gücünü bırakıp gelmişti. Onun için...
Ailemiz... Ailemiz kahrolmuştu. Huriye teyze, Ayşenur, Kenan. Hiçbir şeyden haberi olmayan Bekir'in bile gözyaşları kesilmemişti. Önce babasını kaybetmişti, şimdi de baba yerine koyduğu abisini. Kenan'ın yanından bir saniye ayrılmamış, kalan tek dalına boynu bükük sarılmıştı. Onun bu halini gördükçe içim parçalanıyordu.
Huriye teyze iyice sessizleşmişti. Ayşenur onun dizinin dibinden ayrılmıyordu. İkisinin de gözleri kan çanağına dönmüştü. Sevdiklerinin acısını sessizce yaşıyorlardı.
Gülsüm desem... Gülsüm acısını öfkeyle yaşıyordu. En çok da o yıkılmış gibiydi. Onun yanında olmadıkları için suçladığı arkadaşları olmasa ayakta bile durmaya dermanı yoktu. Suna ve Yasemin onun iki koluna girmiş yanından hiç ayrılmamışlardı. Bir ara yine bana saldırmaya çalışmıştı. Kenan araya girmişti, kızını korumaya çalışan babasıyla tartıştılar. Ardından sözlü tartışmaları hararetlenince Alparslan araya girerek onları ayırmış ve Halil'in ölüsüne saygısızlık yapmamalarını söylemişti.
Onun için susmuştum zaten. Ama ilk defa ağzımı açıp konuşmak için yanıp tutuşmuştum. Ben hiçbir şey yapmadım demek için.
Öyle değildi ama... Ben haksızdım. Kaderi değiştirmeye çalışmıştım, zamanla oynamıştım. Halil'in vaktinden önce ölmesine sebep olmuştum. Şimdi ise Kenan'ın-
Bakışlarımı, küçük kardeşinin bacaklarına sarıldığı adama çevirdim. Gözleri abisinin mezarına atılan topraktaydı. Bana Kadir'i öldürmeyeceğini söylemişti ama ya bugünden sonra fikrini değiştirirse? Ya intikam almayı isterse?
Neler düşünüyordum böyle? Onu acısını yaşamasına izin vermek yerine yine bencillik ediyordum.
Son kez daha ona baktım. Haberi aldığımızda Kenan yıkılmıştı. Asla belli etmemeye çalışıyordu ama onu tanıyordum. İçinde bir yerde bir şeylerin koptuğuna emindim. Halil'in ölümü onu mahvetmişti. Cenaze işlemleri, taziyeler, ailesi derken bedeni yorgunluktan tükenmişti ve buna rağmen ayakta kalmaya çalışıyordu. Bizim için, ailesi için.
Üzerimdeki kabanıma daha sıkı sarılarak kimseye görünmeden mezarlıktan çıktım. Şu an kimsenin umurunda olacağımı sanmıyordum zaten. Herkes acısının derdindeydi.
Mezarlıktan çıkıp bir dolmuşa atladım. Mahalleye vardığımda adımlarım kendiliğinden ilerliyordu. Havalar epey soğumuştu. Haberi aldığımız o gün sabah kar yağmaya başlamıştı. Ankara, ayazıyla taziye veriyordu.
"Kime baktıydın kızım?"
Başımı çevirerek sesin sahibine baktım. Bana deliymişim gibi bakıyordu. Muhtemelen de öyleydim, çünkü buradan ikinci geçişimdi ve evlere bakıyordum. Sapık olduğumu sanmadığı için sevinmeliydim herhalde.
"Ben mi?" dedim yutkunarak.
"He kızım sen, kime baktın? Kayıp mı oldun yoksa?"
Yaşlı kadın kahverengi başörtüsüyle camından bana bakıyordu. Ona cevap vermeden önce bir kez daha etrafıma baktım.
"Kaybolmadım. Ben birini arıyorum, belki tanırsınız. Bohçacı Havva."
"Bildim, bildim." Dedi. "Şu sarı evi görüyon mu? Oradan dön hemen ikinci kapı. Bakımsız bahçesi var zaten, hemen görürsün."
"Teşekkür ederim sağ olun."
Peşimden onu neden aradığımı, neden geldiğimi falan sorsa da onu duymamış gibi yaparak hızlı adımlarla tarif ettiği eve doğru yürüdüm. Kadının dediği gibi bahçesi kurumuş otlarla çevrili bir ev vardı. Vakit kaybetmeden kapısını çaldım.
"Kimse var mı?"
Altı kez çalmıştım ama açan yoktu. Pencerelerindeki kara perdeler çekiliydi. Misafir istemediğini belli ediyordu sanki. Ama ben de ısrarcıydım. O kapı açılmadan buradan gitmeyecektim. Çalmaya devam ettim. Kapı tam on dördüncü çalışımda açıldı.
Kadın, onu en son gördüğümdeki gibiydi. Beline kadar uzanan siyah saçlarının arasına bu sefer siyah bez parçaları bağlamıştı. Siyah sürmeleri dağınıktı. Uzun süredir silmiyordu sanırım. Renkli kıyafetlerinin yerini yine siyah almıştı, tıpkı benim gibi. Yoksa o da benim gibi yas mı tutuyordu?
"İçeri gel." Dedi.
Peşinden geleceğimi biliyor gibi kapıyı açık bırakarak içeri gitmişti. Kapıyı kapatıp içeri girmeden önce derin bir nefes aldım. İçimden bir ses bu evden hiç de iyi şeyler duymadan ayrılacağımı söylüyordu. Öyle olmaması için dua ettim.
Falcının evi tamamen kişiliğini yansıtıyordu. Yani dağınıktı. Oturmam için tekli koltuğun üzerindeki kıyafetlerini kaldırıp kenara bıraktı. Koltuğun kirli kumaşını görünce keşke kalsalardı dedim ama iş işten geçmişti çoktan. Oturmak zorunda kaldım.
"Geleceğini biliyordum ama bu kadar geç olacağını tahmin etmemiştim."
"Ben de size ihtiyacım olacağını tahmin etmemiştim."
Bilmiş bir gülümseme sundu bana. Buraya geleceğimden emindi. Her şeyden haberi vardı.
"Halil öldü. Cenazesinden geliyorum... Söylediklerin çıktı. Arkadaşım evlendi. Gülsüm'le hanelerimiz birleşti, elti olduk. Halil öldü, Gülsüm yalnız kaldı." Titreyen sesimi düz tutmaya çalıştım. "Cinli misin, sana gözüküyorlar mı bilmiyorum ama kim olduğumu bildiğine eminim ve nereden geldiğimi de. Kahretsin ki yardımına ihtiyacım var."
Kadının dudakları alayla kıvrıldı. "Benim gibi cinli birinin sana nasıl yardımı olabilir ki?"
"Bilmiyorum, sen söyleyeceksin onu da." Derin bir nefes alıp anlatmaya başladım. "Ben gelecekten geliyorum. Geldiğim zamanda bir makale üzerinde çalışıyordum. Mollaoğlu davası üzerinde... Buraya nasıl geldim bilmiyorum, kendi zamanıma dönmeyi çabaladım ama geri dönüş yolunu bulamadım. Direndim, buradan gideceğime emindim o yüzden karşı koymaya çalıştım ama ona yenik düştüm. Ona âşık olacağımı anladığımda kaderini değiştirmek için elimden geleni yapmaya çalıştım. Ölümüne engel olmaya çalıştım. Ama bunun için önce Halil'i kurtarmam gerekiyordu. Yapamadım. Halil'i kurtaramadım. Onu kurtaramadığım gibi bir de vaktinden önce ölmesine sebep oldum. Şimdi ise korkuyorum. Aklımda binlerce cevapsız soru var. Bana yardım et."
"Sorularını söyle bakalım."
Şaşkınlıkla ona baktım. O kadar şey anlatmıştım ama o sorularımı mı merak ediyordu?
"Bu zamana nasıl geldim, neden geldim, neden geri dönemiyorum? Daha önceden tarihin bir parçası mıydım? Zamanın akışını değiştirdim, bu nasıl olabildi?" Gözlerim doldu. Burnumu çektim. "Ben- ben kaderi değiştiremem değil mi? Kenan'ın ölümüne engel olamam?"
Halil'in ölüm haberini duyduktan sonra kaderi değiştireceğime olan inancımı kaybetmiştim.
"Kaderi değiştirmek mi?" Falcı kadın sordu. Kara kaşları merakla kalktı. Bakışlarını kaçırmıştı. Kötü bir şey söyleyecekti.
"Buraya neden veya nasıl geldiğini bilmiyom kızım. Bu hayatta açıklanamayan çok fazla şey var. Buraya bir amaç uğruna gelmiş olabilirsin ya da bir boşluktan faydalanmış da olabilirsin. Orasını ancak yaradan bilir." İç çekti. "Geçmişi değiştiremezsin kızım."
"Ama-"
"Dur sana anlayacağın şekilde anlatayım." Dedi. Ayağa kalkarak masanın üzerindeki meyvelikten bir şey aldı. Karşımdaki tekli koltuğa geçi oturdu ve elindekini ortamızdaki sehpanın üzerine bıraktı. Bunlar irili ufaklı taşlardı.
"Bak şimdi," dedi. Taşlardan birini en uzağa koydu. "Bu senin varış noktan." Diğer taşı aralarında mesafe bırakacak şekilde diğer tarafa koydu. "Bu sensin. Bu da yolun. Şimdi sen böyle de gitsen -taşı soldan götürdü- buraya ulaşıyorsun, -taşı sağdan götürdü- böyle de gitsen ulaşıyorsun."
"Yani kızım, gittiğin yolu ne kadar değiştirirsen değiştir, vardığın nokta hep aynı kalacak."
Farkına vardığım şey canımı yaktı. "Ne kadar engellemeye çalışırsam çalışayım Kenan yine de ölecek."
"Zamanın akışını değiştirebilirsin ama olacak olanı değiştiremezsin kızım. Er ya da geç olacak olan olur. Bunun önüne geçemezsin." Dedi.
Bu zamana kadar çabaladığım her şey boşunaydı. Onu kurtarabileceğime dair yeşerttiğim umutlar birer birer solmuştu. Her şey boşunaydı. Onu hiçbir zaman kurtaramayacaktım. Gözlerimin önünde ölecekti ve ben hiçbir şey yapamayacaktım.
Ağlamaya başladım. "O zaman ben neden buradayım? Neden ona aşık oldum ki? Onu kurtaramayacaksam, beraber bir hayatımız olmayacaksa bu neden benim başıma geldi?"
"Keşke bilsem."
Gözyaşlarım durmak bilmiyordu. Bir başkasının yanında ağlamaktan deli gibi nefret ediyordum. Sanki beni görmesini engelleyebilecekmişim gibi ellerimi yüzüme kapattım. Uzun süre ağlamayı kesmediğim gibi daha da şiddetlenmişti. Kendimi durduramıyordum, ağlama isteğimi kontrol edemiyordum. Kahretsin, buradan gitmem lazımdı!
"Ben gitmek istiyorum." Dedim, burnumu çekerken. Ellerimin tersiyle yanaklarımı sildim. Ayağa kalkıp odadan çıkacaktım ki onun sesini duydum.
"Hayatta her zaman bir boşluk vardır biliyorsun değil mi?"
"O ne demek şimdi?"
"Zamanda yolculuk yaptın, bu imkânsızdı değil mi? Mantıksız." Omuzunu silkti. "Hayat bazen mantıksız olaylardan ibarettir."
Bu ne demekti şimdi? Her ne demekse şu an bunu anlayacak psikolojide değildim. O evden çıkar çıkmaz ayaklarımın beni götürmesine izin verdim. Ağlamalarım kesilmiyordu. İçimdeki bu ağlama isteğini bastıramıyordum. Canım yanıyordu. Göğüs kafesimde adını koyamadığım bir ağırlık nefes almama engel oluyordu.
"Ne- nefes. Nefes alamıyorum."
Titreyen ellerimi duvara yaslayarak yürümeyi kestim. Kesik kesik nefeslerimi düzene sokmaya çalıştım.
"İyi misiniz?"
Sesin sahibine bakmadım. Nefeslerim yavaş yavaş düzeliyordu.
"İyiyim." Dedim.
Gözyaşlarım hala akmaya devam ediyordu ama nefes alışlarım düzelmişti. Yoluma devam ettim. Yürüdükçe yürüdüm. Ta ki gelmek istediğim yere varana kadar. Burası mahallenin yukarısında kalan bir tepeydi. Benim zamanımda çoğu gençler buraya içmek için geliyordu. Buradan tüm Sincan'ı görebiliyordum.
"Yani kızım, gittiğin yolu ne kadar değiştirirsen değiştir, vardığın nokta hep aynı kalacak."
"Ne kadar engellemeye çalışırsam çalışayım Kenan yine de ölecek."
"Zamanın akışını değiştirebilirsin ama olacak olanı değiştiremezsin kızım. Er ya da geç olacak olan olur. Bunun önüne geçemezsin."
Elimi göğüs kafesime koydum. Az önceki kadar kötü ağlamıyordum ama kirpiklerim hala kurumamıştı.
Kenan ölecek.
O ölecek.
O ölecek ve ben onun ölümünü izlemek zorunda kalacağım. Daha kötüsü, elimden hiçbir şey gelmediğini bilerek ölümünü beklemek zorunda kalacağım.
Hayır.
Onun ölümünü bekleyemem. Beklemeyeceğim.
Kenan ölürse benim de yaşamamın bir anlamı kalmayacaktı. Ne bu zamanda ne de başka bir zamanda. Onsuz yaşamak istemiyordum. Onsuz yaşayamam.
Gülümsedim.
Bugün onu en son gördüğüm zamanı gözlerimin önüne getirdim. Omuzları çökmüş, ona tutunan kardeşi olmasa oracıktı yere çökecek olan halini hatırladım. Abisini kaybetmişti, ona baba olan adamı... Benim ölümümüm onu daha da kötü edecekti. Ama onun ölümünün beni yıkacağı kadar değil.
En son ne zaman yalnız kaldığımızı hatırlamaya çalıştım. Birkaç gün önce evlendiğimiz gece. Olacaklardan habersiz mutluyduk. Meğer o gün mutlu olduğumuz son anımız olacakmış.
İki adım daha atarak aşağıya baktım. Buradan belki cesedimin parçalarını toplayacaklardı. Acılı bir ölüm olacaktı. Olsun. Sevdiğim adamın ölümünü beklerken her gün ölmektense bir kerede ölürdüm.
"Sana bunu yaşatacağım için özür dilerim sevgilim. Belki başka bir zamanda tekrardan görüşürüz."
Ayağımı kaldırdım, kendimi boşluğa bırakmaya hazırdım. Ancak çekip alınmıştım. O lanet olası uçurumun kenarından alınmıştım! Karnıma dolanan kollar beni kendisiyle beraber geriye çekmişti. Dengesini kaybetti ve bizi yere düşürdü.
Karın üzerinde uzanıyorduk. Beni kimin kurtardığına dönüp bakmadım ama nefes seslerimiz birbirine karışıyordu. Ağlamaya başladım. Bunu bile başaramamıştım, ölmeyi bile başaramamıştım.
"Neden kurtardın beni? Neden ölmeme izin vermedin?!" diye sızlandım.
"Aklını mı kaçırdın sen? İntihar etmek de ne demek?"
Başımı çevirerek ona baktım. Beni ölmekten kurtaran kişi nasıl o olabilirdi ki? Bu gerçekten rüya olmalıydı. Tüm hayatım koca bir rüya olmalıydı!
"Dışarıdan biri görse Halil için intihar ettiğini sanır." Güldü. "Sahi, savaşımızı yarıda bırakıp gideceğini sanıyorsan büyük yanılıyorsun. Daha birlikte yemek yiyeceğiz."
"Sıçarım senin yemeğine!" Üzerine çıktığım gibi yakalarından kavradım ve yüzüne bağırdım. "Hepsi senin yüzünden lan, orospu çocuğu! Hepsi senin yüzünden! Allah'ın belası, her şeyin suçlusu sensin!"
Yumruğumu yüzüne geçirdiğimde parmaklarım acıdı. Bu yüzden beni üzerinden atmasına engel olamadım. Tekrardan sırtım karlı zeminle buluştu. Acıyan yumruğumu tutarak okşadım.
"Yeter be!" dedi ayağa kalkarak. Ben ise hala yerdeydim.
"Nereden buldun beni?"
"Cenazedeydim. Seni gördüm. O garip kadının evine girene kadar seni takip ettim. Oradan çıktığında ağlıyordun, yanına gelmek istedim ama o adam geldi. Bir şeyler yapacağına emindim. Baksana iyi ki de gelmişim. Gelmeseydim kendini öldürecektin!" Tam tepemde dikiliyordu. "Gerçekten Halil öldüğü için mi kendini öldürecektin?"
"Sana ne Allah'ın belası. Ne diye karşıma çıkıyorsun sürekli?"
"İster inan ister inanma cenazedeki halini gördükten sonra kendimi kötü hissettim."
Uzandığım yerden doğrularak ona baktım. "Sakın bana özür dilemeye geldiğini söyleme. Halil senin yüzünden girdi o hapishaneye. Senin baban yüzünden öldürüldü. Her şeyin suçlusu sensin. Şimdi de kalkıp özür mü dileyeceksin?"
"Cezaevindeki olay benim fikrim değildi."
Ayağa kalktım. "Senin fikrin olsun veya olmasın, sen de bu işe ortaksın. Halil'i pis işlerine bile bile kurban ettin..." Gülümsedim. "Keşke az önce ölmeme izin verseydin. Çünkü ben hayattayım, bu da senin sonun demek."
Kaşlarını çattı. Ah, her şeyden habersiz hali beni keyiflendirmişti. "Öleceksin Kadir Bektaş. Çok yakında kalbinde pişmanlıklarla öleceksin. Keşke Halil'i bu işe dahil etmeseydim, keşke Meryem'i o gün kurtarmasaydım. Ama merak etme. Baban da peşinden gelecek. Bir sonraki görüşmemize kadar kendine iyi bak."
Tepeden aşağıya inerken az önceki halime nazaran daha iyiydim. Neredeyse intihar edeceğime inanamıyordum. Yeterince acı çekmemiş gibi ona bir de kendi acımı yaşatacaktım. Nasıl bu kadar bencil olabildim?
Onsuz yaşama düşüncesi gözümü döndürmüştü.
Mahalleye vardığımda hava kararmak üzereydi. Kapının önünde iki tane taziye çadırı kurulmuş ve erkekler orada oturuyordu. Hala kalabalıktı. Eve doğru yaklaşırken Kenan beni fark etti. Onunla konuşan adamdan müsaade isteyerek önüme geldi. Yüzümde ne gördü bilmiyorum ama hızla ifadesi değişti. Onun arkasından babasının yanında oturduğu gördüğüm Cengiz bile ayağa kalkmıştı.
"Gülüm bu ne hal? Ne oldu sana?" Elleri hızla omuzlarımı buldu, yüzüme çıktı. "Yüzün kızarmış, gözlerin şişmiş. Üstün başın da ıslak. Neredeydin gülüm sen?"
Ne söyleyebilirdim ki? Az önce neredeyse intihar edecekken can düşmanımız beni kurtardı. Bunu ona asla söyleyemezdim.
"Neredeydin gülüm?"
"Yalnız kalacağımız bir yere geçelim, anlatacağım."
"Tamam, bekle." Dedi. Alparslan'dan evin anahtarını aldı. Eve girdiğimizde doğrudan oturma odasındaki koltuğa oturdum. O da yanıma tabii. "Hadi gülüm. Söyle bakayım şu yüzünün gözünün hali ne? Neredeydin? Haber vermeden gitmişsin bir de."
"Falcıya gitmiştim."
Kaşlarını kaldırdı. "Falcıya mı gittin? Ne falcısı gülüm, ne diyorsun sen?"
"Biz çok önceden kızlarla fal baktırmıştık. Baya oldu." Dedim. Bana fala inanmadığını söyleyen bir bakış attı. "Kadın her şeyi bildi Kenan. Basri amcanın öleceğini, Suna'nın Alparslan'la evleneceğini. Gülsüm'le benim akraba olacağımızı, hanemizden birinin öleceğini. Benim gelecekten geldiğimi bile bildi. Yani üstü kapalı bir şeyler geveledi ama ben anladım."
"Kadının evinde ne işin vardı gülüm? Nereden buldun evini?"
"Bilmiyorum sora sora buldum işte. Benim de seninle konuşmak istediğim konu buydu. Kenan, biz zamanın akışıyla oynadık."
"Zamanın akışıyla mı oyandık? Gülüm kurban olayım düzgün anlat."
"Gerçek zaman akışında sen bekârdın. Yani ölmeden önce bekârdın, ne sevgilin vardı ne nişanlın. Şimdi ise biz evliyiz. Bunu sana söylemedim çünkü ilk defa sonuçlarını düşünmeden bir şey yapmak istiyordum. Sen evlenmeyi çok istiyordun ve birlikte bir aile kurma hayali bana da sıcak gelmeye başlamıştı artık. Bilmiyorum yine olsa yine seninle evlenirdim. Bunu düşünmek istemiyorum artık."
Dizlerinin üzerinde duran elini tutup okşadım. Alınlarımızı birbirine yasladım ve ona sarıldım. Çam kokusunu son kez içime çekiyormuş gibi çektim.
"Cezaevindeki kavgaya daha bir hafta vardı Kenan." Dedi geri çekildiğimde.
"Yani gülüm?" Yüzümü avuçlarının arasına alarak ben uzaklaştırdı. "Bu, benim de vaktimden önce öleceğim anlamına mı geliyor?"
Ellerini tuttum ve ne kadar ciddi olduğumu anlaması için dolmalarına rağmen gözlerimi bile kırpmadım. "Gidelim buradan Kenan." Dedim. "Kimsenin bizi bulamayacağı bir yere gidelim. Ne bileyim yurt dışına çıkabiliriz mesela. Ne olur Kenan, lütfen gidelim buradan."
Gözlerimin içine bakıyordu. Benimle asla gelmeyeceğini o an anlamıştım.
Önce ellerini çekti, sonra kendini. "Yapamam gülüm. Sen de biliyorsun, anamı gardaşlarımı bu halde bırakıp nasıl gideyim? Bana ihtiyaçları var."
"Benim yok mu sanıyorsun?!" diye bağırdım. Yanaklarım tekrardan ıslanmıştı. Ayağa kalktım. "Benim sana ihtiyacım yok mu Kenan? Onlara karşı bu kadar düşünceliyken bana karşı nasıl bu kadar kör olabiliyorsun? Birlikte bir hayat kuralım istiyorum. Tüm bu olaylardan uzakta, kendi evimizde, çocuklarımızla beraber yaşayalım istiyorum Kenan. Neden bir kere olsun beni dinlemiyorsun?"
"Sen bu söylediklerine inanıyor musun peki gülüm?" Benim aksime sinir bozucu bir yavaşlıkta ayağa kalktı. "Mutlu bir hayat yaşayacağımıza inanıyor musun? Yaşadığımız onca şeyi geride bırakabileceğimize inanıyor musun gerçekten gülüm?"
İnanmak istiyordum. Falcının söylediklerine rağmen birlikte bir geleceğimiz olabileceğine inanmak istiyordum.
"Gel buraya."
Hala ağlıyordum. Açtığı kollarının arasına girerek ona sıkıca sarıldım. O benim sığınağımdı. Ona kızgın olup bağırsam da ondan gidemezdim.
"Seninle evleneceğimi ne zaman anladım biliyor musun?"
"Ne zaman?" diye sordum, burnuma çekerken.
"Üzerinde benim pijamalarımla kapıyı bana açtığın zaman." Başımı kaldırarak ona baktım. "O an dedim ki ben bu kızla evleneceğim... O gün aklıma koydum."
Sol eli yanağıma uzanarak gözyaşlarımı sildi. "Ağlama artık gülüm. Son günlerimizi böyle geçirmeyelim."
Son günlerimiz.
Ağlamam daha da şiddetlenince tekrardan ona sarıldım. Onu bırakmak istemiyordum. Sanki daha az sarılırsam ellerimin arasından kayıp gidecekmiş gibiydi.
Kenan gülümsedi. Saçlarımı okşadı. "Ben ağlama diyorum sen daha çok ağlıyorsun."
"Sen öldükten sonra ne yapacağım ben?" Tekrar başımı kaldırıp ona baktım. "İntihar etmemden korkmuyor musun?"
"Sakın Meryem." Dedi, gülümsemesi soldu. Bakışlarımı kaçırdığım için çenemi tutarak ona bakmamı sağladı. "Bana bak, eğer öyle bir şey yaparsan seni asla affetmem Meryem. Duydun mu beni? Aklından bile geçirme."
Bugün neredeyse intihar edeceğimi ona asla söyleyemezdim artık.
"Bencil bir orospu çocuğunun teki olduğum için tekrardan birini sev, evlen diyemem sana ama mutlu olacaksın. Anama gardaşlarıma bak da demeyeceğim. Sana dedikleri onca şeyden sonra yüzüm de yok zaten ama ara sıra yanlarında dur, onlara göz kulak ol. Üzülmek yok tamam mı? Ağlamayacaksın. Hatta her gün bir tane şarkı dinleyeceksin. Beraber geçirdiğimiz zamanları hatırlayacaksın. Hayatına devam edeceksin. Ve en önemlisi, bak tekrar söylüyorum. Hiçbir şey için kendini suçlamayacaksın." Parmakları dudaklarımın kenarlarına dokunup yukarıya doğru kaldırdı. "Gülümseyeceksin. Gül bakayım bi."
Dudaklarım kendiliğinden aşağıya doğru büzüldü.
"Gül dedim."
Kendimi gülmeye zorladım. Onun için. İçim kan ağlasa bile onun için güldüm.
"İşte böyle." Dedi dudakları kıvrılırken. Onun da gözleri dolmuştu. Başımın arkasından tutarak beni göğsüne çekti. Saçlarımın üzerinde kokusunu çekerek öpücük bıraktı. "Seni çok seviyorum."
"Ben de. Ben de seni çok seviyorum."
Bölüm Sonu!