"Tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz yaşayıp gidecektim. Sen bana dünyada başka türlü bir hayatın da mevcut olduğunu, benim de bir ruhum olduğunu öğrettin."
*
Kenan abisini kaybetmişti. Kalbinin yarısını... Ona abiden çok baba olan adamı.
Onun öldüğüne hala inanamıyordu, inanmak istemiyordu. Onu en son gördüğünde ona, onu cezaevinden çıkartacağını söylemişti. Abisine moral olsun, umudunu yitirmesin diye sarf etmişti o sözleri. Ancak içten içe bu günün geleceğini biliyordu. İkisi de biliyordu.
Abisinin yokluğu ona koyuyordu. Artık evin direği oydu. Annesine ve kardeşlerine bakmak zorundaydı.
Diğer tarafta da kalbinin diğer yarısı vardı. Sevdiği kadın, karısı.
Onu kollarının arasında gördüğü an kapılmıştı sevdanın pençesine. Meryem kara kaşı kara kirpiğiyle, beline uzanan ipek gibi saçlarıyla aklını başından almıştı. Güzelliğiyle büyülemişti onu. Bu yaşına kadar göğüs kafesinde işleviz duran kalbinin böylesine güçlü çarptığına ilk defa şahit olmuştu.
Meryem gelecekten geldiğini söylediğinde onları bir araya getiren kaderin bir bildiği var diye düşünmüştü hep.
İkinci bir tereddüdü olmadan inanmıştı ona. Söyledikleri kulağa deli saçması, gerçek dışı gibi gelse de ona inanmıştı. Tüm parçalar yerine oturmuştu. Hiç ortada yokken bir anda karşılarına çıkması, aşkını sürekli reddetmesi. Evlenmeyi kabul etmemesi. Hep bir bildiği olduğu içindi. Kendi zamanına geri dönme, zamanı değiştirme olasılığı... Bunlar onu geride tutmuştu hep. Ama ona kızmıyordu artık. Onu anlıyordu.
Her şeyi rağmen evlilerdi artık. Evli...
Düğün günü telaştan fark etmediği kolyeyi duvağını kaldırdığında görmüştü. O kolyeyi hatırlıyordu. O kolyenin yapılışını gördüğü günü daha dün gibi hatırlıyordu.
Meryem'in kıraathanedeki buluşmaya geldiği akşamdı. Onu evine bırakarak Cengizlerin evine geçmişti. Onlarla bir süre daha oturduktan sonra herkes odasına çekildi. Ancak Kenan'ın uykusu yoktu. Aklında Meryem'in sözleri vardı.
"Yapma... Benden sana zarardan başka bir şey gelmez."
Bununla ne demek istemişti ki?
Düşünüyor, düşünüyor aklına bir şey gelmişti.
Cengiz bilirdi. O her şeyi bilirdi. O yüzden abisini uyandırmamaya dikkat ederek odadan çıktı ve doğruca can dostunun odasına girdi.
İçeriye girdiği anda Cengiz'i masasının başında gördü. Yaptığı her neyse o görmesin diye üzerine bir kağıt parçası örtmüştü. Kenan kurnazca sırıtarak yanına yaklaştı. "Ne yapıyon la?"
Cengiz cevap vermedi. Kenan da masaya yaklaşarak kağıdı kaldırdı. Bocukları ve aletleri gördüğü an gülümsemesi soldu.
"En son bunlardan bir tanesini askerden önce Sultan için yapmıştın." İhtimal vermiyordu ama yine de sordu. "Yine onun için mi yapıyorsun?"
Cengiz yine sessiz kaldı. Aletlerini eline alarak işini yapmaya devam etti. "Saçma sapan konuşma Kenan. Kadın evli. İki tane çocuğu var. Evli barklı kadına ne diye kolye yapayım?"
"O zaman- Lan!" Kenan'ın gözleri farkındalıkla parladı. "Yeni biri mi var la?"
"Yok kimse."
"Var var. Sen kardeşinden mi saklıyon? Aşk olsun sana kardeşim. Yakıştıramadım." Cengiz bir anlık duraksamadan sonra işine devam etti. "Aşık mı oldun yoksa?"
"Aşık falan olmadım Kenan. Bir sus artık."
"İyi." Dedi Kenan gülümseyerek. "Ama o kolyeyi birinin boynunda göreyim. Bak o zaman nasıl bozuşuyoruz."
"Niye geldin sen? Gidip yatsana."
"He la, niye geldim ki? Boş ver tamam. Sen işine devam et. Ben sana rahatsızlık vermeyeyim."
Kenan o gece kahkahalarla terk etmişti o odayı. Aylar sonra o kolyeyi karısının boynunda asılı olarak görmeyi asla beklememişti.
Kendini ihanete uğramış gibi hissediyordu. En yakın arkadaşı, dostu, sırdaşı, kardeşten öte gördüğü adam karısına sevdalıydı. Nasıl yapabilirdi bunu? Aklı almıyordu.
Bugün onunla konuşacaktı. Yüzüne karşı soracaktı, onunla hesaplaşacaktı.
Akşama kadar kıraathaneyle uğraştı. Artık bir kişi eksik olduğundan işi hayli zorlaşmıştı. Her şeye yetişmeye çalışıyor, dinlenme şansı olmuyordu. Güneş battıktan sonra Cengiz kahveye gelmişti. Bugün babası yerine o çıkmıştı dolmuşa. Yorgunluktan zor atmıştı kendini kahveye. Kenan dükkan boşalana kadar bekledi. Genelde dükkanı beraber kapatırlardı ve bugün de öyle oldu. Herkes gittikten sonra ikili ortalığı toplayarak sandalyeleri kaldırmaya başladı.
Daha fazla dayanamazdı. Bu yüzden doğrudan sordu. "Bak kardeşim, sana bir soru soracağım ama bana adam gibi cevap vereceksin."
Cengiz şaşırdı. Elindeki sandalyeyi yerine bırakarak ona döndü. "Kardeşim, ne oluyor?"
"Karıma mı sevdalısın?"
Sormaya korktuğu soruyu sormuştu işte. Alacağı cevaptan nefret etse de bunu bilmeye hakkı vardı. Bilmek zorundaydı.
"Kenan." Dedi.
"Cevap ver Cengiz! Karıma göz mü koydun?"
Kenan kardeşim dediği adamın ifadesinin gözleri önünde gerildiğini gördü. "O nasıl söz? Ona göz koydun ne demek?"
"Onu seviyorsun ama değil mi?" Gözleri dolmuştu.
Cengiz sustu. Gözlerini kapatarak sözlerini kafasında tarttı. "Onu sevmeyi ben istemedim."
Bu Kenan için bardağı taşıran son damlaydı. Yumruğunu beraber büyüdüğü adamın suratına geçirdi. Onun canını acıttığı için kendi canı acımıştı ama geri durmadı. Yakasına yapıştı ve bir kez daha vurdu. Karşısındaki adam karşılık vermediği için gittikçe sinirleniyordu. Bu da hareketlerine yansıyor daha sert vurmasına neden oluyordu.
"Nasıl seversin lan karımı?"
Bir yumruk daha attı. Ama bu sefer karşılık gelmişti. Cengiz kendisini onun ellerinden kurtardığında ona bir yumruk atmıştı.
"Yeter!"
Kenan geriye savruldu.
"Ben mi istedim ona aşık olmayı? Ben mi dedim kalbime, git kardeşimin karısına aşık ol diye ha?! Söz geçiremiyorum işte şurama." Kalbini gösterdi. "Allah belamı versin, utanıyorum bile. Yüzüm yok yüzüne bakmaya ama olmuyor işte. Yüreğime söz geçiremiyorum."
Duyduğu sözler canını yakmıştı.
"Kardeşim dedim lan ben sana?" Burnunu çekti. Akan bir damla gözyaşını hızla sildi. "Bundan sonra kardeşim falan değilsin sen benim. Hiçbir şeyim değilsin."
"Kenan. Yapma kardeşim."
"Bundan sonra seni karımın yanında görmeyeceğim. Duydun mu beni? Yoksa Allah şahidim en büyük düşmanın ben olurum."
Meryem'den
Her şey normalmiş gibi hareket ediyorduk. Halil'in acısını çekmeye devam ediyor, sanki Kenan'ın ertesi gün ölme ihtimali yokmuş, bu gerçeği bilmiyormuşuz gibi davranıyorduk.
Acı içindeydim. Kalbimi içeriden tüketen bir virüs hızla yayılıyordu. İçerim yangın yeriydi ama dudaklarım acıyana kadar gülümsemeyi kesmiyordum. Çünkü Kenan öyle istiyordu. Gülümsememi, mutlu olmamı istiyordu. Bir daha asla gerçekten gülümsemeyeceğime ve mutlu olamayacağıma bilmeme rağmen öyleymiş gibi yapıyordum. Çünkü Kenan öyle olmasını istiyordu. Ve ben onun için her şeyi yapardım.
Halil'in cenazesinden bu yana iki hafta geçmişti... Neredeyse kendimi öldürmek istediğim günden bu yana iki hafta.
Kenan annesiyle kardeşlerini yalnız bırakmamak için geceleri onlarla beraber kalıyordu. Birkaç kez onunla kalmayı teklif etsem de kabul etmemişti. Ailesinin ve artık akrabalarının da bana hala kızgın olduklarından mı yoksa beni görmek istemediklerinden mi bilmiyorum. Kenan da orta yolu bulmaya çalışıyordu işte.
Ailesiyle benim aramda gidip gelmekten o da yorulmuştu. Ama ağzını açıp tek kelime etmiyordu.
Onun bu çaresiz halinden hiç hoşlanmıyordum ve dahası bunu belli etmemeye çalışıyordu. Her şey yolundaymış gibi davranıyordu. Bir gün uyandığında ve o günün ölüm günü olacağını bilmiyormuş gibi davranıyordu ve bundan nefret ediyordum.
"Meryem!"
Yüzümün önünde sallanan elle gerçek dünyaya döndüm. Suna bir eli belinde bana bakıyordu.
"Nereye daldın gı böyle?" dedi.
"Bilmiyorum. Ne oldu?"
"En son bulaşıkları yıkıyorduk, ben sana soruyom noldu?"
"Yok bir şey." Dedim. Elimdeki kazanı yıkayarak ona verdim. O da yerine koymaya çalıştı. O sırada Alparslan içeri girmişti.
"Yavrum ne yapıyorsun sen? Gebesin ya, ağır kaldırmaman lazım!"
"Ne?"
Bir anda hepimiz durduk. İkisinin de gözlerinin içine bakıyordum. Suna gerçekten hamile miydi?
"Hamile misin?"
Alparslan kazanı yerine bıraktı. Suna ona bir bakış attıktan sonra bana döndü. "Kısmetse teyze oluyon ya."
Gözlerim dolmaya başladı. Neden ağladığımı bilmiyordum. Muhtemelen şu son yaşadığım olaylardan dolayı her şey üst üste gelmişti ve bedenim bu şekilde tepki veriyordu.
"Kız, ağlama." Dedi. Beni kollarının arasına alıp sarıldı. "Kıyamam ben sana."
"Ne zaman öğrendiniz?" diye sordum, ikisine bakarak.
"Cenazede düşecek gibi oldum bir an. Alparslan görmüş beni. Hemen hastaneye götürdü. O gün öğrendik işte. Cenaze de olunca kimseye demek istemedik."
"Bana neden söylemedin?"
"Senin de başın kalabalıktı. Ne bileyim işte. Sonra sözleriz diye düşündük." Kocasına dönerek koluna vurdu. "Ama bu boş boğaz hemen ağzından kaçırdı."
"Sultanım, sen de kendine dikkat etmiyorsun ama ben ne yapayım?"
Onlar her zamanki ufak tartışmalarına girdikleri sırada kapı çaldı. Onları oldukları yerde bırakarak kapıyı açmaya gittim. Kenan karşımda duruyordu. Onu dün sabahtan beri görmemiştim ve çok özlemiştim. Ona sarılacaktım ama gözünün altındaki morluğu fark ettim.
"Gülüm, ne oldu? Neden ağlıyorsun?"
"Senin yüzüne ne oldu?"
"Boş ver sen onu. Sen niye ağlıyorsun?"
"Suna hamile." Dedim, burnumu çekerek yanaklarımı sildim. Şu son zamanlarda iyice ağlak ve sümüklü olmuştum. Bundan hoşlanmıyordum.
"Suna hamile mi?"
"Yüzüne ne oldu? Kimle kavga ettin?"
Bakışlarını kaçırmakla kalmayıp yüzünü de kaçırmıştı. "Pasta aldım." Dedi sonra, elinde yeni fark ettiğim poşeti gösterirken. Cevap bekleyen ifademle ona bakmaya devam ettim. "Kimseyle kavga etmedim, gülüm. Oldu mu?"
Olmadı diyecektim ama Alparslan ve Suna bana engel oldu. Arkamda belirerek onu içeriye almamı söylediler. Birlikte içeriye girdik. Kenan poşeti elimize tutuşturmuş ve Alparslan ile içeriye geçmişti. Biz de tabakları ve çatalları çıkarttık.
"Ay canım kola çekti. Kola mı koysak pastaların yanına? Ama bunlar şimdi çay içerler. Kız bir sor da gel, hadi."
"Tamam sen pastaları kes, geliyorum." Dedim.
Oturma odasına girerken konuşmaları duymuştum. Özellikle kulak misafiri olmak istememiştim ama yüksek sesle konuştukları için duymak zorunda kalmıştım.
"Duymuşlar sizi lan, kavga etmişsiniz işte!" dedi Alparslan. "Cengiz'le de konuştum. Bir şey demiyor. Sen söyle. Ne oldu, bi anlat hele?"
"Yok bir şey abi."
"Cengiz'le kavga mı ettiniz?" İkili bana döndü. Kenan'ın cevap vermeyi niyeti yoktu. "Neden?"
"Ben de onu diyorum işte. Bu adam abinin cenazesinden yanından ayrılmadı oğlum. Böyle vefalı dostu daha nerede bulacaksın? Kavga ettiyseniz de barışırsınız yav. Ne bu, çocuk gibi davranıyorsunuz?"
"Sen karışma abi." Dedi. Sonra bana bakarak, "Kimse karışmasın."
"İyi de oğlum-"
"Karışma dedim abi!"
"Noluyo ya?" Suna içeriye girdi. "Sesiniz mutfağa geliyo. Noldu?"
"Yok bir şey yavrum. Öyle konuşurken birden sesimiz yükselmiş." Alparslan hamile karısını endişelendirmemek için gerçeği söylememişti.
"Tebrik ederim Suna." Dedi Kenan. "Allah analı babalı büyütmeyi nasip eder inşallah."
"Sağ ol abi." Dedi Suna. Gülümsedi, utanarak başını çevirdi. Alparslan'ın yanına geçip oturduğunda kocası kolunu omuzuna atmıştı. "Biz aslında bir şey için senden rızanı almak istiyoz."
Kenan onlara baktıktan sonra bana döndü. Benim de hiçbir şeyden haberim yoktu. Desteğime ihtiyacı olabileceğini düşünerek yanına oturdum.
"Oğlumuz olursa adını Halil koymak istiyoruz." Dedi Alparslan konuşmayı devralarak. "Tabii sen de rıza gösterirsen."
Sessizlik kapladı odayı. Suna ve Alparslan'ın bunu düşünmüş olması çok güzeldi. Onlar zaten ince düşünen insanlardı ve Halil'i bu şekilde onurlandırmak istemeleri başlı başına güzel bir düşünceydi.
Alparslan'ın dosyasında okuduğum isimler gözlerimin önüne gelmişti.
Turan Halil Türkoğlu.
Ülkü Türkoğlu.
Dizinin üzerine koyduğu elini avucumun arasına aldığımda Kenan bana döndü. Ona bunun harika bir fikir olduğuna inandığımı gösteren bir gülümseme sundum.
Kenan onlara döndü, başını salladı. "Güzel olur." Dedi. "Abimin de hoşuna giderdi."
Bu cevaba ikisi de çok sevinmişti. Alparslan'ın yüzündeki o buruk gülümsemeyi tanıyordum. Bu durum Kenan'a olduğu kadar onun içinde zordu. Halil onun çocukluk arkadaşıydı. Kan kardeşiydi. Onu kaybetmek kolay olmamıştı ve olmayacak gibiydi de.
Kenan ailesinin evine dönmeden önce biraz konuşma fırsatı bulmuştuk. Alparslan ve Suna yukarı, odalarına çekilmişlerdi ve biz de oturma odasında oturmaya devam ediyorduk.
"Dün bütün gece senin gelmeni bekledim. Neden gelmedin?"
"İşim vardı güzelim." Dedi, yüzümü inceleyerek. Uzun parmakları pamuk misali bir dokunuşla çenemi okşuyordu. "Seni beklettiğim için özür dilerim."
Yanağındaki morluğa baktım. Mor rengi hafiften dönmüştü. "Bu işin Cengiz'le mi ilgiliydi?" Arkama uzattığı kolunu geri çekti. Bu konuyu konuşmak istemediği barizdi ve bir şey saklıyor gibiydi. "Neden kavga ettiniz?"
"Boş ver gülüm, ne yapacaksın bilip?"
"Sadece... Aklım almıyor. Cengiz senin için birlikte büyüdük, o benim kardeşim demişti. Hayır, kavga etmenize ne sebep olmuş olabilir ki?"
"Gülüm."
Teslim olur gibi ellerimi kaldırdım. "Tamam, sormuyorum artık."
Başımı göğsüne yaslayarak kollarımı gövdesine sardım. Son birkaç gündür Cengiz'e karşı soğuk davrandığını yeni fark ediyordum. Bir şeyler yaşadıkları açıktı. Kavga etmelerindeki sebep neydi bilmiyordum ama konuşmak istemiyorsa onu daha fazla zorlayamazdım.
"Suna ve Alparslan için çok mutluyum. Çocuk sahibi olmayı çok istiyorlardı." Dedim. Amacım konuyu değiştirmeye çalışmaktı ama sessizliğe bakılırsa başaramamıştım.
"Kenan?"
"Efendim gülüm?"
"Nasılsın?"
"İyiyim gülüm."
"Hayır," dedim, başımı kaldırarak ona baktım. "Gerçekte nasılsın? Abinin... ölümünden sonra nasıl hissediyorsun? Yani biliyorum, iyi değilsin ama nasıl başa çıkıyorsun?"
Onun için endişeleniyordum. Kendini iyice içine kapatmıştı. İlk zamanlarda tanıdığım o hayat dolu Kenan yoktu artık. Çoğu zaman gülümsemiyordu bile. Ben hala o çekingen, heyecanlı ve mutlu olan Kenan'ı özlüyordum. Ama bir yandan biliyordum da, o Kenan'ı bir daha asla göremeyecektim.
"Sevdiğim kadın yanımda." Kahve gözlerini benimkilere kilitledi. Parmakları elmacık kemiklerime dokundu. Kaşımı düzeltti, beni dokunuşlarıyla büyüledi. "O benim dayanağım. Ertesi güne uyanma sebebim."
Dudakları alnıma dediği an eş zamanlı olarak gözlerim kapandı. Allah'ım, onu çok seviyordum.
"Senden bir şey isteyebilir miyim?"
"Canımı iste gülüm."
Parmakları hala yüzümdeydi. Beni sakinleştiriyordu. "Alparslan bir konferanstan bahsetti. Hemen aklına başka şeyler gelmeden önce beni dinle. Mamak'ta bir köyde olacakmış. Derneğe geri dönmeyi de düşünmüyorum ama onlarla beraber gitmek istiyorum. Şu son zamanlarda sürekli evdeyim, biraz da bunaldım. Hava değişikliği iyi gelir diye düşünmüştüm."
"İyi düşünmüşsün gülüm. Git istiyorsan."
"Sen de gel."
Şaşırdı. Elbette bunu beklemiyordu. Ne cevap vereceğini bilememişti, ben de bunu fırsat bildim.
"Lütfen Kenan. Yanımda olmanı istiyorum. Hem günü birlik zaten. Sabah gidip akşam döneriz." Kafası karışır gibi oldu. "Kıraathaneyi bir günlüğüne birine teslim edemez misin? Biliyorum sen de bunaldın, yoruldun. Biraz dinlenmiş olursun, fena mı? Ne olur Kenan, lütfen."
Ailesini yalnız bırakmak istemiyordu. En azından benim anladığım buydu ama bu yas havasından uzaklaşmaya da ihtiyacı vardı. Bu yüzden kabul etmişti.
İki gün sonra Mamak'ta adını bilmediğim bir köye giden otobüsün içindeydik. Ben cam tarafındaki koltuktaydım o da hemen yanımda. Başımı omuzuna yaslayarak tüm yol boyunca o pozisyonda kaldık.
Köye vardığımızda buranın annemin köyü olduğunu fark ettim. Daha önce hiç gelmemiştim ama girişteki tabelada isminden tanımıştım. Acaba annemi veya anneannemleri görür müydüm? Annem daha bebek olmalıydı çünkü bu yıl içerisinde doğmuş olması gerekiyordu. Bu gerçeği de değiştirmiş olabilir miyim diye düşünüyordum ama içten içe biraz da heyecanlıydım.
Yerliler konferanstan sonra yemek yememiz için ısrar etmişlerdi. Köy kahvesinde uzun bir masa kurulmuş ve envaı çeşit yiyecek yapmışlardı.
Yemekten sonra yola çıkma vakti geldiğinde otobüsün motorunun bozulması bizi köyde mahsur bırakmıştı. Aniden bastıran kar da cabasıydı. En yakın tamirci köyden birkaç kilometre uzaktaydı ve kar yüzünden kapanan yollar bize hiç yardımcı olmamıştı. Hava kararırken köyün kahvesinde kar yağışının azalmasını bekledik bir süre. Kar azalmadı Böylece her aile bizden birkaç kişiyi ağırlamayı kabul etmişti.
Kenan ve ben yaşlı bir çiftin evinde kalıyorduk. Bu bir başkasının evinde kalma durumu hiç hoşuma gitmeyen bir şeydi ama yanımda Kenan vardı. O yüzden eski alışkanlığım olan endişelenmek yerine rahattım.
Sakine teyze ve Hikmet amca bize tavşankanı bir çay demlemişlerdi. Bizi soru yağmuruna tutmuşlar ve hakkımızda her şeyi öğrenmek istemişlerdi. Bir süre sonra başım acayip ağrıyordu ve Kenan'ın da benden farkı olduğunu sanmıyordum.
Çay içip sohbet ettiğimiz bir sırada kapı alacaklı gibi çalmaya başladı. Ev sahiplerimiz telaşla kapıya bakmaya gittiklerinde biz de peşlerinden gittik. Kapıda bir çocuk vardı. Siması tanıdık olan bu çocuk bana birini hatırlatıyordu. Dayımı. Bu çocuk benim dayımdı!
Dayımın 8 yaşındaki hali korkulu gözlerle nefes nefese kalmış bir vaziyette bize bakıyordu.
"Hikmet emmi, Sakine teyze!" Dedi.
"Noldu oğlum?"
"Anam doğuruyor. Babaannem sizi çağırdı. Yardım edecekmişsiniz."
"Amann!"
"Baban evde mi?" diye sordu Hikmet amca. Dayım başını iki yana salladı. "Hanım sen hemen çocukla git, ben de kahveye gideyim, Muzaffer'i çağırayım."
Hikmet amca paltosunu üzerine geçirdikten sonra ayakkabılarını giyerek evden ayrılmıştı. Sakine teyze yeleğinin üzerine paltosunu giyinirken bize döndü.
"Yavrum, kusura bakman emi. Siz burada kalın, kapıyı kapatıp yatın. Bizim ne zaman geleceğimiz belli olmaz."
"Olmaz öyle şey, Sakine teyze." Dedi Kenan.
"Kenan doktor. Belki yardımı dokunur, biz de gelelim." Dedim ardından.
"İyi o vakit."
Kapıyı kapatarak hemen yandaki eve gittik. Daha dışarıdayken duyduğumuz sesler içeriye girdiğimizde daha yüksek çıkmaya başlamıştı. Arka odadan bir kadın çığlığı yükseliyordu. Sanırım anneannem doğruyordu.
Anneannemin kaynanası bizi karşıladı. Sakine teyzenin komşusu çıkmıştı resmen. Arkasında da küçük bir kız çocuğu vardı. Bu da teyzemdi.
Bu demek oluyordu ki, anneannem annemi doğuruyordu!
Şu an içinde bulunduğum durum o kadar absürttü ki gülsem mi ağlasam mı emin değildim. Resmen annemin doğumuna şahit olacaktım.
Görüşüne göre Sakine teyzeyi çağırmalarının sebebi ebe olmasından kaynaklanmıyordu, sadece yanında durmaları için çağırılmıştı. Kenan bir defa okuldayken çocuk doğumuna şahit olduğunu ve gerçek ebe gelene kadar yardım edebileceğini söylemişti.
Odaya girdiğimizde anneannemi yatakta acı içinde kıvranırken bulduk. Hiç düşünmeden yanına gidip elini tuttum. Avucumu alnına bastırıp terlerini sildim. "Geçecek." Anneanne. "Yanındayız." Dedim.
Başımı kaldırarak Sakine teyzeye bir şeyler söyleyen adama baktım. Bakışlarımı yakaladı.
"Bir şey yap Kenan." Dedim çaresizce.
Anneannemi çok severdim. Bana çok şey öğretmişti. Şu anki kişiliğim üzerinde de çok emeği vardı. Onun acı içinde kıvranmasına izin vermek istemiyordum. Sorumsuz ve umursamaz ailesi hakkında çok şey duymuştum. Onlar öylece izlerken yanında onu önemseyen birilerinin olduğunu bilmesini istiyordum.
Saat ilerliyordu. Hikmet amca dedemi kahveden alıp gelmişti. Onlar dışarıda beklerken Sakine teyze bizimle beraber içerideydi. Ebe sabahtan yan köye başka bir doğuma gittiği için gelememişti. Sonuç olarak annemi Kenan doğurtmak zorunda kalmıştı.
Hey Allah'ım... Kafayı sıyırmanın eşiğinde gibiydim.
Kocam, sevdiğim adam annemi doğurtmuştu.
Yakında delirebilirdim.
Annem anneannemin kucağındaydı. Dedem ağlama seslerini duyunca içeri girmişti. Dayım, teyzem herkes odaya toplaşınca Kenan'la beraber odanın köşesine çekildik.
Karşımdaki manzarayı gördükçe gözlerim doldu. Kenan temizlediği elleriyle beni kendine çekerek sarıldı. "Ne oldu gülüm, niye ağlıyorsun?"
Ağlamaya başladığımda gömleğini ıslatıyordum. "O bebek benim annem." Dedim, sadece ikimizin duyacağı bir seste. Kenan bana koca bir sessizlik bahşetti. Sanırım o da anın şokuna girmişti.
"Ben şimdi anneni mi doğurttum?" diye sordu daha sonra.
Başım hala göğsündeyken aşağı yukarı salladım. Geçmişe geldiğimden beri akla hayale sığmayan bir sürü olay yaşamıştım ama sanırım hayatım boyunca unutamayacağım tek anım bu olabilirdi.
Anneannem hala kendindeydi. Ben uyur diye düşünmüştüm ama annemi kucağından indirmiyordu. Dedem Kenan'a teşekkür etmişti. Kaldığımız eve geri dönmeden önce anneannemle konuşmak istediğimde bizi yalnız bıraktılar. Yanına oturarak ona harika bir kız çocuğu doğurduğu için tebrik ettim.
"Allah razı olsun." Dedi. "Senle kocan burada olmasaydınız ne yapardım bilmiyorum."
Ağlamaya başladığında benim de gözlerim doldu.
"Ağlama bak beni de ağlatacaksın."
Nereden geldiğini bilmediğim bir cesaretle ıslanmış yanağını sildim. Kundağa sardığı bebeğin saçlarını okşayarak başına dudaklarımı değdirdim. Sonra hatırladığım şeyle hiç düşünmeden bileğimdeki saati çıkartarak anneannemin bileğine taktım.
"Bu ne- Ne zahmet ettin?"
"Olsun." Dedim, gülümseyerek. "Maddi bir değeri yok ama bunu bileğinden hiç çıkartma olur mu? Zamanı gelince kızına verirsin. O da kendi kızına verir."
Gitmek için ayağa kalktım.
"Adın ne?" diye sordu.
"Meryem."
"Teşekkür ederim Meryem."
Uzun zamandır yalnızlığını çektiğim ailemden uzaklaşmak istememiştim. Ben aylar öncesine kadar ailemin sadece annemden ibaret olduğunu sanıyordum. Şimdi ise aile benim için epey geniş bir kavramdı. Kalbimin sahibi eşim vardı, iyi ve kötü günümde yanımda olan arkadaşlarım vardı. Hatırlamadığım ama her zaman orada olan akrabalarım vardı.
Sakine teyze ve Hikmet amca çoktan yatmışlardı. Bizim kalmamız için misafir odalarını vermişlerdi. Kenan'la yatakta uzanıyorduk. Hemen yan evde ailemin olduğunu bilmek gözüme uyku girdirmiyordu.
"Gülüm ben hala anneni doğurttuğuma inanamıyorum."
"Ben de Kenan."
Yatakta dönerek vücudunu tamamen bana çevirdi. "Saatini niye verdin sen?"
"O saati anneannem küçük bir dükkândan almış. Uzun süre kullanıp sonra da anneme vermiş. Annem de bana verdi. Bugüne kadar bileğimden hiç çıkartmadım. Kırılma olayı hariç tabii." Ona döndüm. "Şimdi değişen tek şey saatin küçük bir dükkândan değil de bir yabancıdan alınması."
"Geçmişi değiştirmiş oldun."
"Sanırım geçmiş ben buraya geldiğim an değişti."
Kenan gülümsedi. Kafasını başlığa yaslayarak beni göğsüne çektiğinde ona sarıldım. Başıma saçlarımı koklayarak öpücük bıraktı.
"Saatin altına M harfi yazdırdığımı hatırlıyorsun değil mi?" Başımı sallayarak onu onayladım. "O Meryem'in M'si değildi. Mollaoğlu'nun M'siydi."
Başımı kaldırarak ona baktım. Gözlerim irice açılmıştı.
"Sen ciddi misin?" Kenan sakin bir tavırla başını sallayınca kahkahamı tutamadım.
"M. M. Yazdırsam anlardın. O yüzden sadece M yazdırdım."
"İnanmıyorum sana Kenan. Sen sandığım daha sahiplenicisin. O zamandan beri biliyordun ha seninle evleneceğimi?"
"Biliyordum tabii."
"Ya sana hayır deseydim? O zaman ne olacaktı?"
"Demezdin."
"Ya deseydim ama?"
"Demezdin gülüm. Diyemezdin bir kere."
İç çektim. Başımı tekrardan huzur bulduğum yere, göğsüne yasladım. "Doğru. Diyemezdim."
Ona hayır diyemezdim çünkü bir yolunu bulur ve beni onunla evlenmeye ikna ederdi. Gerekirse beni kaçırırdı, yine de bir şekilde evlenmeyi başarırdık.
Kenan inatçıydı, gözü karaydı. Mücadeleyi seviyordu.
Özelliklede o mücadele benimle ilgiliyse.
Her şeye rağmen onun yanındayken mutluydum. Bunu hak ettiğimi düşünüyordum. Ve işin garip tarafı bunu hissettiğim için kendimi kötü hissetmiyordum. Ancak, yine de mutluluğumun yakın zamanda elimden alınacağını biliyordum. Sahip olduğum tek şey bunun tersi için dua etmek ve onunla beraber geçirdiğim zamanın tadını çıkartmaktı.
*
Neden bilmiyorum ama son günlerimizi yaşadığımızı hissediyordum.
Beraber son günlerimiz.
Son mutlu günlerimiz.
Bu yüzden tüm zamanımı olabildiğince onunla geçirmeye çalışıyordum. Mamak'taki konferanstan döndükten sonra asla peşinden ayrılmamıştım. Ailesinin evine gittiğinde –benden nefret ettiklerini bildiğim halde- onunla gitmiştim. Alışverişe gittiğinde peşindeydim, aynı evin içinde başka bir odaya gittiğinde peşindeydim. Onunla birlikte kıraathaneye gitmeye niyetliydim ama bana izin vermiyordu.
Ben de ondan bana Ankara'yı gezdirmesini istedim. Bana bakıp 'Ankaralıya Ankara'yı mı gezdireyim?' demişti. Yine de bana hayır diyememişti.
Başlangıçta nereleri bildiğimi sormuş ve beni bilmediğim, gitmediğim yerlere götürmek istemişti. Ama ben bildiğim yerlere bir kez de onunla gitmek istediğimden bunu reddetmiştim. Böylece hayatımın en unutulmaz saatlerini birlikte geçirmiştik.
Sabah erkenden evden çıkmış ve kahvaltımızı Ankara simidiyle yapmıştık. Kızılay'dan başlayıp, Kurtuluş, Cebeci'ye kadar yürümüştük. Ben ona kendi zamanımda nelerin değiştiğini anlatırken o şaşkınlıkla beni dinlemişti. Birlikte sinemaya gitmiştik. Ona Yeşilçam'dan nefret ettiğimi asla söyleyemedim. Çıkışta bana sanki bir çocukmuşum gibi elmalı şeker almıştı.
Günü dolu dolu geçirmiştik. Akşama doğru, güneş batarken ve biz yorgunluktan ölürken eve giden otobüse bindik. İndiğimizde hava kararmıştı. Birlikte yürüyüş yapmak günün yorgunluğu dahil her şeye değmişti.
"Cengiz gidiyormuş." Dedim sessizliğimizi bozarak.
Koluna girdiğimden bedeninin gerildiğini hissedebiliyordum.
"Kars'ta bir okul bulmuş. Müdürüyle konuşmuş, gönüllü öğretmenlik yapacakmış."
"Haberim var." Dedi uzun bir sessizliğinin ardından. Önümüzde uzanıp giden yola bakıyordu. "Benimle de görüştü. Helallik istedi."
Başımı kaldırıp ona baktım. "Barıştınız mı?"
Hala iki dostun arasında ne olup bittiği hakkında bir fikrim yoktu. Gerçi gerçek olmasını istemediğim bir tahminim vardı ama onu düşünmek istemiyordum. Birbirini kardeş gibi gören bu iki adamın tekrardan bir arada olmasını istiyordum.
"Helalleştik."
Aralarındaki kırgınlığın devam ettiğine dair ufak bir şüphem yoktu. Yine de birbirilerinden nefret edecek kadar kavgalı değillerdi. Mesele neyse zamanla halledeceklerine emindim.
"Seni seviyorum."
"Biliyorum gülüm. Ölüp bitiyorsun benim için yav." Dedi gülümseyerek.
Ona eşlik ettim. "Tabii canım. Ölüyorum senin iç-"
Cümlemin yarıda kalmasının sebebi hemen önümüzü kesen adamdı. Gülümsemelerimiz soldu, adımlarımız duraksadı. Karşımızda Kadir Bektaş vardı.
Hayır.
Hayır, şimdi olmazdı. Henüz olmazdı. Onu kaybetmeye hazır değildim.
"Ne işin var senin burada?" Kenan beni bileğimden tutarak arkasına aldı. "Takip mi ediyon lan sen bizi?"
"Erketeye yattım, hee." Dedi.
Sarhoştu. Aptal sırıtışından olmasa ayakta zor duruşundan anlayabilirdik bunu. Benimle konuşurken takındığı saygı ifadesini çoktan yitirmişti. O gün bugün müydü yoksa?
"Siktir git, akşam akşam başımızı belaya sokma. Siktir!"
Gitmek için ufak bir hareket bile etmedi. Sadece sırıtışı büyümüştü. Bir çocuk gibi omuzlarını kaldırıp indirdi. "Gitmiyorum. Karınla konuşacağım."
"Karımla bir bok konuşmayacaksın! Siktir git lan karşımızdan! Defol."
"Konuşacağım! Onu son gördüğümde bana söyledikleri aklımdan çıkmıyor. Kafam benimle oyun oynuyor sanki. Aynı cümleleri tekrar edip duruyor. Öleceksin Kadir Bektaş. Çok yakında kalbinde pişmanlıklarla öleceksin." Dedi beni taklit ederek. "Babam inanmıyor bana, mirastan men etti beni. Dinlemiyor bile, başından savmaya çalışıyor. Sanki eskiden yapmıyormuş gibi."
Kahkaha attı. Sonara bir psikopat gibi anında gülmeyi kesti.
"Ölmek istemiyorum." Dedi tüm ciddiyetiyle. "Hem niye ölecekmişim ki? Her şey babamın altından çıktı. O bir kere olsun başımı okşasa, aferin oğlum dese onun takdirini kazanmaya çalışmazdım hiç. Herkes yoluna bakardı. Senin o şerefsiz abin-"
"Düzgün konuş lan!"
Kenan bir anda adamın yakasına yapışmıştı.
"Yalan mı lan? Nereden de aldım onu yanıma! Bok yedim bok!"
"Yedireceğim ben sana o boku! Orospu çocuğu seni." Dedi, yumruğunu Kadir'in yüzüne geçirirken. Kadir sendeleyerek yere düştü. Kenan da üzerine çıktı.
"Kenan!"
Beni duymuyordu. Ona karşılık vermeye çabalayan adamın üzerinden yumruklarını konuşturuyordu. Transtaymış gibi hareket ediyordu. Abisinin ölümüne sebep olan adam elinin altındaydı. Belki de ilk defa intikam duygusunu damarlarına kadar hissediyordu. Yumruklarını öyle bir vuruyordu ki, onu yok etmeye çalışıyor gibiydi.
Kadir karşılık verdi. Başta Kenan'ı engellemeye çalışıyordu ancak başarılı olamayacağını anladı. Eli beline uzandı. Gözlerim korkuyla açıldı. Silahsız geleceğini düşünmek benim aptallığımdı.
"Kenan, silahı var! Silaha uzanmaya çalışıyor." Dedim.
Kadir'in uzanmasına izin vermeden silahı belinden çıkartmaya çalışıyordu. Yanlarına yaklaşarak ona yardım etmeye çalıştım ama bana izin vermedi. "Uzak dur Meryem!"
Hızla geri çekildim. Korkuyordum. Yüreğim ağzımdaydı. Çekişmelerini izlemek ve bir şey yapamamak beni öldürüyordu.
Kenan silaha uzandı. Aynı anda Kadir de uzanmıştı. Birbirlerinin elinden silahı almaya çalışırken yerde debelendiler. Bir an Kenan üstteydi ve bir anda Kadir. Silahın kimin elinde olduğunu bile göremiyordum. Ancak silah patladığında kimin yerde olduğunu biliyordum.
Bir saniyeliğine kalbimin atmayı kestiğine emindim. Öyle bir irkilmiştim ki omuzlarım sarsılmıştı.
Bunun nasıl sonuçlanacağını çoktan biliyordum. Yine de bedenimin nasıl tepki vereceğini kontrol edemiyordum. Korkudan ruhum çekilmiş gibi hissediyordum.
"Kenan."
Titreyen sesimle ona seslendiğimde bir süre belirli bir hareket göremedim. Deli gibi korkmaya başladığım sırada Kenan yerde cansız yatan bedenin üzerinden yavaşça kalktı. Aynı yavaşlıkta arkasını döndü ve göz göze geldik. İkimizin de gözlerinde aynı duygu vardı. Korku. Silahı tutan elleri titriyordu. Buna rağmen elinden bırakmadı onu.
Bundan sonra olacakların hepsi gözlerimin önünde canlandığında koşarak ona sarıldım. Bir adamı öldürmüştü. Yanlışlıkla ama olmuştu işte. Bu lanet gerçekten yaşanmıştı. Şu anda onun neler hissettiğini asla tahmin edemezdim. Abisinin intikamını aldığı için mutu muydu, yoksa bir canı, bir hayatı sonlandırdığı için üzgün mü? Hangisi olursa olsun, iyi hissetmediği açıktı.
Sanki bedenlerimiz bir bütün olabilecekmiş gibi sarılıyordum ona. Birbiri içine geçsin ve bir daha ayrılmak zorunda kalmayalım diye.
"Kaçalım." Diyebildim titreyen sesimle. Çoktan ağlıyordum. "Kaçalım buradan Kenan. Gidelim. Ne olur, gidelim buradan. Yalvarırım."
Açıktaydık. Akşam vakti ve karanlık olmasına rağmen silah sesini duyan meraklı insanlar çoktan evlerinin pencerelerine veya balkonlarına çıkmışlardı bile. Polis birazdan burada olurdu.
Onu her an kaybedebilirdim.
Onu benden alabilirdi.
Daha sıkı sarıldım. Onu bırakmaya niyetim yoktu. Hayır, onu bırakamazdım.
"Gülüm."
"Hayır! Hayır Kenan." Başımı deli gibi iki yana salladım. Bana söyleyecek telafi sözlerini istemiyordum. "Ne olur, kaçalım buradan. Gidelim... Seni kaybedemem."
"Gül-"
Siren sesleri yankılandığımda bir anlığına kaskatı kesildim. Ardından ağlamalarım şiddetlendi. Şimdi ona daha sıkı sarılıyordum.
"Ne olur Kenan. Lütfen gidelim!"
Beni dinlemedi. Elimden tutup beni adını bile bilmediğim bir yere götürmedi. Kaçmadık. Onun yerine beni kendinden uzaklaştırdı. Hala silahı tutuyordu. Yaşlı gözlerimin içine baktı.
"Gidemeyiz gülüm, bunu biliyorsun."
"Kenan." Dedim. Parmakları ıslanmış yanaklarımı silerek okşadı. "Bizim sevdamız da başka baharlara kalmasın."
Ağlıyordu çünkü bu sözü daha önce duymuştu. Abisi Halil'in, ellerinde kelepçelerle evinden çıkarılırken Gülsüm'e söylediği sözlerdi bunlar. Sevdamız başka baharlara kaldı demişti ona. Bizimkinin de başka yarınlara kalmasını istemiyordum.
"Affet beni gülüm." Dedi. Önce kendinin sonra benim gözyaşlarımı sildi. Son kez yapıyormuş gibi inceledi yüzümü. "Seni ilk gördüğüm an vuruldum sana. O gün de böyle ağlıyordun ama nasıl ağlama. Ağlarken böyle masum görünen biri gülerken nasıl görünür diye düşündüm. Akıttığın her gözyaşının yerine gülümseme koymak istedim o dudaklarına. Yoluna güller sermek istedim. Sana hak ettiğin o hayatı vermek istedim ama olmadı.... Çok sevdim seni be gülüm. Rabbim şu canımı alana kadar da hep seni seveceğimi bil olur mu?"
Son defa bastırdı dudaklarını alnıma. Ve ben orada can vermek istedim.
Polisler gelmişti. Çoktan silahlarını bize doğru kaldırmışlar ve bir şeyler bağırıyorlardı. Her şey o kadar uzaktan geliyordu ki ruhum bedenimden ayrılmış gibi hissediyordum. Sevdiğim adamı ellerimin arasından çekip alırlarken onlara engel olamamıştım bile. İzlemekten başka hiçbir şey yapamamıştım.
Bana doğru gelmeye çalışan polislere, "Ben öldürdüm. Onun bir suçu yok. Ben yaptım." Demişti Kenan.
Etrafta bize ayıplayan, tiksinti dolu gözlerle bize bakan insanlar vardı. Ben ise yalnızca onu görüyordum.
"Sakın korkma gülüm tamam mı? Sana söylediklerimi unutma!" diye bağırıyordu Kenan. Polisler onu araca bindirirken son sözlerini söylemişti. "Seni çok seviyorum."
Onu götürmüşlerdi.
Sevdiğim adamı ölüme götürmüşlerdi.
Ben ise orada çoktan ölmüştüm.
Bölüm Sonu!