"Aklımdan çıkmıyor. Aklım çıkıyor, o çıkmıyor."
Oğuz Atay.
*
Kenan bana inanmıştı.
Gelecekten geldiğime, bana söylemediği şeyleri bildiğime, abisinin öleceğini, kendisinin öleceğini söylediğimde bana inanmıştı. Ama kaderini değiştireceğime inanmamıştı.
Öleceğine bilerek sonunu kabul etmişti. Kaderine boyun eğmişti.
Ben boyun eğmeyi reddediyordum. Hala kazanmam gereken bir savaş vardı. Ve bu savaşı kazanmadan bırakmayacaktım. Kazanmak zorundaydım. Sevdiğim adam için, onu yaşatmak için kazanmalıydım.
Gerçekleri Kenan'a anlattıktan sonra omuzlarımdan büyük bir yük kalkmış gibiydi. Hafiflemiş hissediyordum. Kenan her şeyi biliyordu ve saklanacak sır kalmamıştı. Yine de tam anlamıyla rahatladığımı söyleyemezdim çünkü Kenan ona anlattıklarımı duymamış gibi yapıyordu. Sanki kaderini kabulleniyordu ve kabullenmiyordu.
Kenan kendisi hakkında hiçbir şey duymak istemese bile bana gelecekle ilgili sürekli sorular soruyordu. Ben ona cevabı anlatırken susarak beni seyre dalıyordu. O zaman fark etmiştim, Kenan gerçekleri duyduktan sonra sessizleşmişti.
Farkında olmadan salladığı dizinin üzerindeki elini tuttum. O an sallamayı keserek bana baktı. "Sakin ol, her şey iyi olacak." Dedim, gülümseyerek.
Baş parmağı yüzüklerimi okşarken az önceye kadar gerilen bedeninin biraz olsun gevşediğini hissettim. Gülümsüyordu ama o gülümseme gözlerine ulaşmıyordu. Gergindi, çünkü biraz sonra abisiyle görüşecekti. Gerçekleri öğrendikten sonra ilk defa görüşeceklerdi. Neler konuşacaklarını merak ediyordum.
"Halil abiyi özledim."
"Ben de gülüm. Ben de." Dedi.
Hemen yan tarafımızdaki bölmelerden gelen konuşma seslerini duyabiliyorduk. Kiminin abisi, kiminin babası, kiminin oğlu, hepsinin yüzünde buruk bir gülümsemeyle ne zaman kavuşacakları belli olmadığı insanlarla konuşuyorlardı. Onlar belki de şanslı olanlardı, geç de olsa kavuşacaklardı. Peki ya kavuşamayacak olanlar?
Halil önümüzdeki parmaklıkların ardına oturunca ona döndüm. Bizi gördüğüne sevinmiş gibiydi ama aynı şeyi Kenan'la kendim için söyleyemezdim. Çünkü Halil'in sol gözü kanlanmış ve altı morarmıştı. Sağ elmacık kemiği de öyle. Dayak yediği belliydi.
"Kim yaptı bunu sana abi?"
"Önce bir selam sabah versene oğlum. Ne bu ciddiyet?" dedi gülerken.
"Abi." Dedi Kenan. Elleri parmaklıklara uzandı ama gardiyanların uyarısıyla geri çekmek zorunda kaldı. "İçeride rahat vermiyorlar mı sana? Bir şey söylesene abi, kurban olayım."
"Önemli bir şey değil. Hallediyorum ben."
"Nasıl hallediyon abi? Bu mu halletme şeklin? Şu haline bak ya." Kenan sinirle dişlerini sıktı. "Kimseye bir şey demiyon mu abi? Sana yaptıklarını susup kabulleniyor musun böyle?"
"Oğlum." Dedi Halil. Kenan o an duruldu. Onu babası yerine koyuyordu, bir oğlum lafına onu durdurabiliyordu. "Bu adamlar ben polis memurunu öldürdüm diye yaptılar bunu. Onlara nasıl kızayım, sen söyle? Vatanına, polisine sahip çıkıyor bunlar... İyiyim ben. Burada iyi adamlar da var, rahatım yerinde."
Yalan söylüyordu.
Bunu açık ederek ikisine de işkence etmek istemedim.
"Nasılsın Halil abi?" diye sordum, lafı değiştirmek adına.
"İyiyim bacım. Şükür Allah'ıma. Sen nasılsın? Siz ne yapıyonuz?" dedi Kenan'a bakarak.
"Biz aslında senin rızanı almaya geldik." Dedim, Kenan'a dönerek. Benim cümlemi o tamamladı. "Abi, rızan olursa bu pazar düğünü yapacağız." Birleşmiş ellerimizi kaldırdı. "İmam nikahını çoktan kıydık."
Halil inanamıyormuş gibi önce kardeşine sonra bana baktı. Ardından parmaklarımızdaki yüzüklere. "Aslanım benim. Seni ben büyüttüm biliyon değil mi?" diye sordu, içtenlikle gülümseyerek. Ardından gülümsemesi hızla soldu. "Bazen bana benzediğini düşünüyorum. Asiliğin, gözü karalığın... Kaderin bana benzemeseydi keşke."
Halil'in boynu büküktü. Kenan'ın sonunun da kendisininki gibi olmasını istemiyordu.
"Kenan biliyor." Dedim.
"Meryem her şeyi anlattı abi."
Halil şaşırdı ama sanki bunun olmasını bekliyormuş gibiydi. Ona anlattıklarımı Kenan'a da anlatacağımı biliyordu.
Sessizdik. Hiçbirimiz söze nasıl başlayacağımızı bilmiyorduk. Acı gerçekler ağzımızı bağlamış, tek söz etmemize engel oluyordu. Kim ne söyleyebilirdi ki? Halil hala umutlu olduğunu mu söyleyecekti, Kenan sonlarının değişeceğine inanmadığını söyleyerek abisini kırabilir miydi? Peki ya onları ikna etmeye çalışmamın bir faydası olacak mıydı?
Denemek zorundaydım.
"Haberleri takip ediyorsun değil mi? Avukat, ikinci mahkemenin bu hafta veya önümüzde hafta içerisinde yapılacağını söylüyor." Dedim, sesimi olumlu tutmaya çalışırken. "Çok umutlu."
Halil sessiz kaldı. Sanırım artık buradan çıkabileceğine inanmıyordu. İnancını kaybetmiş olabilir miydi?
Kenan gardiyanın uyarısına rağmen parmaklığı tutarak abisine doğru eğildi. "Bir dahaki gelmemizde seni buradan çıkartacağız abi." Dedi.
Kenan'ın abisine söylediği son söz buydu. Bunu abisinin umudunu kesmemek için söylediğini biliyordum ama bir tarafım buna inandığı için söylemesini istemişti. Keşke öyle olsaydı, o zaman savaşmak için daha fazla motivem olurdu.
Cezaevinden döndükten sonraki günlerde düğün için hazırlıklarla uğraştık. Kenan düğün gününe kadar beni gözünün önünden ayırmamakta kararlıydı. Hala davayla ilgilenmemi istemiyordu ve ben de bu sefer onu dinlemek istiyordum. Aramızın bir kez daha bozulmasına dayamazdım.
Onu dinleyecektim. Davaya dahil olmamı istemiyorsa olmayacaktım ama bu davayı takip etmeme engel değildi.
Kenan engel olmasaydı bir kez daha konuşacağım Sezen Kılıç'ın adresini avukata vermiştim. Erkan'ın amacı benim yerime konuşarak onu mahkemede tanıklık etmesine ikna etmekti. Ancak başaramamıştı. Sezen'i korkutmuş olmalılardı. Eğer onunla konuşan ben olsaydım belki de ikna edebilirdim.
Bu ilk yenilgimizdi. Neredeyse Kenan'ı dinleyeceğime dair aldığım karardan pişman olacaktım.
"Yardım etmemi ister misiniz?"
Dışarıdan gelen sesle kabinden çıktım. Görevli kadın büyülenmiş gibi inceledi beni. "Aaa bu gelinlik size çok yakışmış. Önceki de güzeldi." Dedi, kabarıklığı düzeltirken. "Siz ne düşünüyorsunuz damat bey?"
Başımı çevirerek Kenan'a baktım. Sevdiğim adamın gözlerinin için gülümsüyordu. Şu son zamanlarda hasret kaldığım bir ifadeydi bu. Sadece gözlerinin değil, dudaklarının da gülmesini istiyordum. Sanırım o gülümsemeyi ona öleceğini söylediğim gün kaybetmiştim.
Kenan giydiğim ilk üç gelinlikte de olduğu gibi başını salladı. Onu tanımasaydım beğenmediğini düşünecektim ama onu iyi tanıyordum. Giydiğim tüm gelinlikleri sırf üzerimde olduğu için bile beğenmişti ama sessizdi işte.
"Ben beğenmedim." Dedim.
"Neden?" diye sordu kadın.
"Dediğim gibi ben daha düz, kabarığı süsü olmayan sade bir şeyler arıyorum." Yan taraftaki boy aynasında kendime baktım. Bunlar içime sinmemişti. Vatkalardan bahsetmiyordum bile.
"Giydiğiniz gelinlikler dükkânımızdaki en sade gelinliklerdi."
Giydiğim gelinliği çıkartarak üzerimi değiştirdim. Sonra da dükkândan çıkarak gezmeye devam ettik. Önce benim gelinliğimi ve ardından Kenan'ın damatlığını almak konusunda daha önceden anlaşmıştık.
"Kendi zamanında olsaydın nasıl bir gelinlik seçerdin?" diye bir soru attı Kenan.
Yürümeye devam ediyorduk. Aklımdaki modeli gözlerimin önüne getirdim. "Fazla dekolte olmasını istemiyorum." Dedim, Kenan bana döndü. Dekolte istesem de giydirmeyeceğini söyleyen bir bakıştı bu. Güldüm. "Kare yakası olsun, askıları ince veya kalın olabilir. Kesinlikle vatkasız. Onların modası çoktan kalktı. Yani benim zamanımda... Korse olabilir ama eteği kabarık olmasın. Sevmiyorum. Düz olsun, tarlatansız. Belki dantel detayları olabilir, hafif boncuk işlemeleri."
Kenan bir şey söylemedi. On dakika sonra tam istediğim modellerin olduğu bir dükkana getirdi beni. Heyecanımı saklamadan gelinlikleri denememi izledi. Beş tane gelinlik denemiştim ama aklım sadece ilk giydiğimde kalmıştı. Tam hayalimdeki gibiydi ama kolları tülden balonluydu. Tülün üzerine işlenmiş gül detayları ise beni o gelinliği almaya iten asıl sebepti.
Gelinliği seçtikten sonra Kenan'ın damatlığını bakmaya gittik. Tahmin ettiğim gibi ilk denemede almıştı. Ona siyah yakışıyordu ama beyaz daha çok yakışıyordu. Gömleğini beyaz seçmiştik.
Aldıklarımızı arabanın arka koltuğuna bıraktıktan sonra Yavuz'un bizim için bulduğu eve bakmaya gittik. Ev bizim mahalleye biraz uzaktaydı. Nankörlük etmek istemiyordum, çünkü ben de böyle bir evde doğmuştum ama bu evi beğenmemiştim. Eskiydi bir kere. Dolaplar dökülüyordu. Yeni bir boya gerekliydi.
"Buranın masrafı çok." Dedim, Kenan'a.
O sırada iğrenç denilebilecek bir renkte ve desende olan duvar kâğıdına bakıyordu. Kâğıt o dokunduğu anda parçalara ayrılmıştı. O an göz göze gelince gülmeden edemedim.
Evden çıkarken emlakçıya evi beğenmediğimizi uygun bir dille söyledik. O da elinde başka evler olduğunu ve onlara da bakmamızı teklif etse de kabul etmemiştik. İlk gösterdiği ev bu şekildeyse diğerlerini düşünemiyordum bile.
"Ulan Yavuz! Senin bulduğun eve ben-"
Kenan söylene söylene bir iç çekince daha çok sokuldum ona. Arabaya bindiğimizde çalıştırdı ve geçici evimize doğru yola çıktık.
"Kenan." Dedim, başımı arkaya yaslayarak ona döndüm. Pür dikkat yola bakıyordu. "Bak, eğer istersen ailenin evine geri dönebiliriz. Bu baktığımız evler yıkılıyor. Dünyanın parasını istiyorlar bir de. Hiç gerek yok."
"Hayır, gülüm." Dedi, başını birkaç saniyeliğine yoldan çekerek bana çevirdi. "Seni istemediğin bir şeye zorlamayacağım. Gerek olsun ya da olmasın, başımızı sokacağımız bir evimiz olacak. Hem sen niye dert ediyorsun ki?" Elimi tutarak dizinin üzerine koydu. "Ben ailemiz için ne gerekiyorsa onu yapacağım. Bırak bari en azından bunu yapabileyim. Bizim için."
İşte o an anlamıştım. Kenan'ın kabuğuna çekilmesinin nedeni kendini işe yaramaz hissetmesiydi. Kaderin karşısında elleri bağlıydı ve bundan nefret ediyordu.
"Anlat hadi. 2023'de de ev almak bu kadar zor mu?" diye sordu, ortamı yumuşatmak ve beni olumsuz düşüncelerimden uzaklaştırmaya çalışıyordu.
Gülümseyerek, "Hem kolay hem zor." Dedim.
Kenan anlamadığını söyleyen bakışlarla bana baktı. Ben de açıklamaya başladım. "Şöyle ki, ev bulmak çok kolay. İnsanlar ceplerindeki telefondan istediği kriterlerde istedikleri evi bulabilirler." Dedim. Bu sefer kafası karışmış gibiydi. Gülümseyerek anlatmaya devam ettim. "İnternet denilen bir ağ var. İnsanlar telefonlarından internete girerek istediği her şeyi bulabilir. Aklına gelebilecek her şeyi bulabilirsin. Her şeyi."
Gözlerimi açarak ne kadar iddialı olduğumu anlamasını istedim.
"Zor tarafı ne o zaman?"
"Zor tarafı istedikleri evi almaya güçlerinin yetememesi." Dedim. "Son yıllarda öyle olaylar yaşadık ki, korona savaş derken, bunu sonra anlatırım. Geçim derdi başladı. İnsanlar kazandığı parayla bile geçinemiyorlar ki nasıl birikim yapıp ev alsınlar."
"Doğru."
Yine sessizlik hâkimiyeti altına almıştı bizi. Büyük bir baskıyla bastırıyordu. Az önce bana merakla sorular soran adam yine suskunluğu seçmişti. Çocukken sessizlik beni rahatlatırdı, şimdi ise yalnızca huzursuz ediyordu. Onun sessizliği beni huzursuz ediyordu.
Eve döndüğümüzde Kenan aldıkları kaldığımız odaya çıkartmıştı. O Cengiz'e emanet ettiği kıraathaneye gideceği için üzerini değiştirirken ben de aşağıya Suna'nın yanına indim. Öğlen yemeğini hazırlıyordu ve ben de ellerimi yıkayıp ona yardım etmeye başladım.
"Naptınız, aldınız mı alacaklarınızı?"
"Gelinlik ve damatlığı aldık sadece. Kınaydı, bindallıydı kalan eksikleri yarın tamamlayacağız."
"Ev baktınız mı? Yasemin diyordu, Yavuz abi ev bulmuş size."
Gözlerimi devirdim. "Bir tane emlakçı bulmuş bize. Adamın bizi götürdüğü evi görmen lazımdı. Dolaplar yıkılıyordu, böyle bok renginde duvar kağıtları vardı Kenan bir dokundu parçalara ayrıldı. Biraz daha deşseydik sıvalarının döküleceğine emindik yani. Hayır adam bir de diğer evler-"
Cümlemi devam ettiremememin nedeni tezgaha düşen bıçağın çıkarttığı sesti. Ardından Suna dengesini kaybedip düşecek gibi olunca hemen tuttum onu. "Suna! İyi misin?" diye sordum. Başını olumlu anlamda salladı ama iyi değildi. "İçeriye gidelim, bir otur. Kendine gel."
"İyiyim kız, yok bir şeyim."
"Düşüyordun az önce."
"İyiyim." Diyerek ısrar etti ve düşürdüğü bıçağı alarak işine devam etti.
"Siz hastaneye gidecektiniz. Hamile olup olmadığını öğrenmek için. Ne oldu, gitmediniz mi?"
Suna omuzlarını silkti. "Yangın çıkınca kaldı. Senin hastane işlerin derken fırsat bulup gidemedik. Gerçi Alparslan hastanedeyken test verelim dediydi de ben istemedim, ne bileyim. Korktum işte."
"Neden?"
"Ya gebe değilsem? O zaman Alparslan çok üzülür. Baba olmayı çok istiyo biliyon mu?"
Ona tüm bu endişelerinin sadece kuruntu olduğunu ve çok bir anne olacağını söylemek isterdim ancak duyduğum ses beni durdurdu. İçerideki televizyondan geliyordu. Yoksa Vali düşündüğümüz gibi röportaj vermeye razı mı olmuştu?
"...Olayların arkasında oğlunuz Kadir beyin adı geçiyor, bu konu hakkında ne söyleyeceksiniz acaba?"
Koşarak salona girdim. Vali arkasında rezil oğlu ve yanında birkaç yandaşıyla beraber gazeteci ordusuna röportaj veriyordu. Görüntü canlı değildi ama en azından renkliydi. Televizyona yaklaşarak sesini biraz açtım.
"Asılsız spekülasyonlardan biri sadece." Dedi gülerken. Hemen arkasında duran oğluna bir bakış attı. "Oğlum benim soyadımı taşıyor ve bu olayda benim adıma yapılmış bir iftira girişimi. Atılan her iftiraya itibar etseydim bu makamda oturamazdım değil mi?"
Vali altmışlarının başında kırk saçlı, kısa boylu ve kilolu bir adamdı. Filmlerde kötü karakter olduğunu anlamamız için gözümüze soktukları sarı diş, kel kafa ve göbek gibi detaylara sahipti. Ve oğlunun sahip olduğu o iğrenç, mide bulandırıcı gülüşün asıl sahibiydi.
Vali tam da siyaset adamı olduğunu kanıtlıyordu. Manipülatif sözleri, insanların doğru olmadığına inandıkları gerçeklerden şüphe etmeye davet ediyordu.
"Şahsın ailesi geri adım atmamaya çok kararlı. Söylenilene göre ikinci bir dava daha olacakmış."
"Malumatım var." Dedi. "Herkes kendi ailesinin derdinde. Bunda ayıplanacak, hor görülecek bir şey asla yok. Ölen polis memurunun ailesi de evlatları için hak arayışına girebilir elbette. Duyduğuma göre 2 yaşında ufak bir kızı da varmış."
Piç herif! Nasıl da lafı çeviriyordu böyle?
"Peki yangın haberini duymuşsunuzdur. Yine sizi hedef gösteriyorlar. Bunun hakkında neler söyleyeceksiniz?"
"İyi bir konuya değindiniz. Açıkçası konunun yakında takipçisi olduğumu söylemeden geçemeyeceğim." Dedi. Arkasına dönerek korumasının ona uzattığı dosyayı gösterdi. "Burada yangının gaz kaçağı yüzünden çıktığını söyleyen bir itfaiye raporu var. Böyle bir olayın üzerimize kalması elbette ekmeklerine yağ sürecekti. Onlara kızmıyorum, hayır. Ben de olsam bu olayın neresinden kazanacağımı düşünürüm."
"Şerefsize bak!"
"Suskunluğunuzun nedenini nasıl açıklaya-"
Televizyona nasıl odaklandığımı bilmiyorum ama Kenan bir anda ortaya çıkıp televizyonu kapattığında transtan çıkmış gibi hissettim kendimi.
"Neden kapattın?" Cevap vermedi. "Duydun değil mi? Lafları nasıl çarpıtıyor. Sahte rapor bile hazırlamışlar! Alparslan hastanedeyken kendi eliyle vermedi mi bize raporu? Bunlar- Şerefsizler!"
Gözlerim doldu. Yaptıkları zalimlik canımı acıtmıştı.
"Tamam gülüm." Dedi Kenan bana doğru yaklaşarak beni kendine çekmeye çalıştı ama ondan kaçtım.
"Ne tamam Kenan? Görmüyor musun, oğlunun yaptığı pislikleri nasıl örtbas ediyor?!" Daha fazla dayanamayıp ağlamaya başladığımda Kenan beni göğsüne çekti. "Bu insanlar çok kötü Kenan. Biz bu insanlarla nasıl savaşacağız?"
İlk defa Kadir denen o pislikle savaşa girdiğim için pişman oldum. Çaresizlik içinde çırpındığımı hissediyordum. İçine girdiğim bu karanlık çukurdan nasıl kurtulacaktım? Hem Kenan'ı hem Halil'i beraberimde nasıl çıkartacaktım? Bugüne kadar kimseye muhtaç olmamak için istemediğim o yardıma bugün daha çok ihtiyacım vardı.
"Savaşacağız gülüm."
Kenan'ın sesi o dipsiz çukurdaki bir ışık süzmesi, uzatılan bir el gibiydi.
"Sana söz veriyorum, savaşacağız. Ve o savaşı kazanacağız."
Kenan'ın verdiği savaşma sözünün içerisine dahil olmadığımı iyi biliyordum. Fakat kahretsin ki kendimi bu olaya dahil olmadan göremiyordum. Bir amacım olmazsa buraya, bu zamana neden geldim ki? Elimden hiçbir şey gelmezse o zaman kim olurum?
Sanırım şimdi onu daha çok anlıyordum. İnanmadığı halde savaşacağımızın ve dahi kazanacağımızın sözünü vermişti. Sevdikleri için. Umudumuzu kaybetmeyelim, en azından denedik diyebilelim diye.
*
Günler acı içerisinde ilerledi. Normalde olsa sevdiğim adamla evleneceğim için günleri sayardım ama şimdi hareket etmemesi için akrep ve yelkovanı tutup kopartmak istiyordum.
Hafta sonuna kadar Kenan'la kalan tüm eksikleri halletmiştik. Suna'yla Yasemin en detayına kadar bir liste hazırlamış ve elimize tutuşturmuşlardı. Kenan beni gözünün önünden ayırmamak için her yere birlikte gittiğimizden kızların benimle gelmesine izin vermemişti ve kızlar da böyle bir çözüm üretmişlerdi. Yardımlarını asla esirgemiyorlardı.
Bir ev tutmayı başaramamıştık. Baktığımız bütün evler ya dökülüyor ya da mahalleye çok uzaktı. Gerçi bir tane bulmuştuk. Diğer evlere göre idare ederdi ve bahçesi bile vardı. Ancak o da epey pahalıydı. Aslında bu para olayını tam olarak çözmüş sayılmazdım. Adamların bize söylediği fiyatlardan sonra Kenan'ın yüzündeki değişimlerden anlıyordum ucuz veya pahalı olduklarını. Ve o ev pahalıydı. Bir ara Alparslan ve Yavuz yardım etmeyi teklif etseler de Kenan duymamış gibi yapmıştı. Sevdiğim adam gururlu bir adamdı.
Bir haftadır kıraathaneyi Cengiz'e emanet ettiği ve eksikleri erkenden tamamladığımız için Kenan beni Suna'ya emanet ederek işe gitmişti. Ben de o gittikten yarım saat sonra evden çıkmıştım. Bugün görüş günüydü ve boşa gitsin istemiyordum. Son görüşmemizden sonra Halil'i görmem lazımdı.
Eğer Kenan'a abisini görüşe gideceğimi söyleseydim birlikte gitmemizi önerecekti ve ben de bunu istemiyordum. Onun yanında rahat konuşamazdım.
"Kenan yok mu?" diye sordu Halil.
Yüzünde geçen sefer gördüğümüz morlukların rengi açılmıştı. İyileşiyor gibiydi. Buna sevinmiştim.
"Yok, tek geldim." Dedim. "Son görüşmemizden sonra seni görmek istedim."
"İyiyim ben."
"İyi değilsin. En azından bana yalan söyleme." Sesimi yükselttiğim için susmak zorunda kaldım. Bu sefer daha alçak bir tonda devam ettim. "Kenan kaderi değiştirebileceğime inanmıyor, bu yüzden de davada çalışmamı istemiyor. Buraya bile gizli geldim."
Sessizliği anlam doluydu.
"Sen de inanmıyorsun artık değil mi?" Diye sordum şaşkınlıkla. "Yapma Halil. Zaten Kenan inanmıyor, sen de bana inanmazsan nasıl başarılı olurum? Başarmamı istemiyorsun değil mi?"
"Kabullendim." Dedi yorgun bir sesle. "Ölüm o kadar da yabancı değil artık."
Hayır.
Hayır. Böyle olmamalıydı.
"Bugün senden önce Gülsüm geldi. Hiçbir görüş gününü kaçırmadan buraya geliyor ama hiçbirinde karşısına çıkmıyorum. Yüzüm yok ki karşısına çıkmaya. Evleneceği adamın bir katil olduğunu öğrendi. Onu yarı yolda bıraktım. Hayatını mahvettim. Sadece onun da değil, anamın, kardeşlerimin..."
Kurtarılmayı hak ettiğini düşünmüyordu.
"Son haberlerden haberin var mı?"
"Var. Avukat geldi dün. İkinci mahkeme pazartesi günü olacakmış."
Bize de söylemişti. Dernek ben olmadan da eylemlere devam ediyordu ve mahkemenin önünde büyük bir eylemin olacağını da duymuştum.
"Zamanının akışını değiştirmiş olabilirim." Dedim. "Gerçek zaman akışında Kenan ölmeden önce bekârdı. Şimdi ise benimle evli. Bundan sonra neler olabileceğini kestiremiyorum. Ya da neler olduğunu... Bana o gün tam olarak neler yaşadığını anlatır mısın?"
"Önceki gece seninle konuştuktan sonra şüphelenmiştim. Sabah depoya gittiğimde benimle birlikte birkaç kişi daha vardı. Kadir'le beraber bir iplik fabrikası açacaktık. Ben de fabrikanın müdürü olacaktım." Acı bir gülümseme sundu. "Beni öyle kandırdı. Her şey hazırdı, imzaları bile attık. O gün sabah depodan bobinleri kamyonlara yükleyecektik, oradan da fabrikaya. Nereden bileyim ben o bobinlerin içinde uyuşturucu olduğunu."
Pişmanlığı gözlerinde görebiliyordum.
"Kadir deponun yazıhanesindeydi. Ben de malların başında duruyordum. Çok az kalmıştı, ikinci kamyonun dolmasından sonra iki kamyon da yola çıkacaktı. Sonra nasıl olduğunu anlamadım. Bir silah sesi duyuldu. Çatışma başladığında kendimi can havliyle kalan bobinlerin arkasına attım. Polisler gelmemişti o sırada. Ben de işçilerin kendi aralarında münakaşaya girdiğini sandım. Silahlı olduklarından bile haberim yoktu. Sonra Kadir buldu beni. Elime bir silah tutuşturdu. Gerisini hatırlamıyorum. Kadir ateş dedi ben de ettim işte. Görmedim bile. Siren seslerini duyduğumda depoda bir tek ben vardım. Bir de yerde yatan polisin cansız bedeni."
"Bir dakika. Sen şimdi nereye ateş ettiğini görmedin mi?"
Başını iki yana sallayarak, "Görmedim." Dedi.
Tabii ya.
Allah kahretsin!
"Ben makaleyi yazarken bir araştırma yapmıştım. O araştırmada senin o polis memurunu vurduğun yazıyordu. Uyuşturucu satman ise üzerine atılan bir iftiraydı. Bu detayı nasıl gözden kaçırabildim?"
"Ne diyon kızım? Hiçbir şey anlamıyorum."
O zaman Erkan da benim gibi bu detayı atlamış olmalıydı.
"Diyorsun ki, ateş ettim ama nereye ettiğimi görmedim. Bu demek oluyor ki, kurşun bir başkasının silahından ateşlenmiş olabilir. İtfaiye raporlarını değiştirdikleri gibi atılan kurşunun hangi silahtan çıktığı gerçeğini de değiştirmiş olabilirler. Sen zaten silah kullanmıyorsun. Silahın ruhsatı Erdem Şanlı diye bir adamın üzerine kayıtlı ama adam kayıp."
"Silahı benim çaldığımı düşünüyorlar."
"Doğru. O zaman adamı bulursak ve konuşmaya ikna edersek meseleyi çözmüş olacağız."
Gülümsedim. Kahkaha attım.
Bu davayı çözmeye her zamankinden daha çok yakındık.
"Sen bu detayı Erkan'a söylemiş miydin?"
"Hayır. Fark etmemiştim ki."
"Tamam. Bugün akşam olmadan avukatınla konuşmayı talep et. Fazla zamanımız kalmadı. Biz de hafta sonu o adamı bulup mahkemeye çıkarmaya çalışırız." Dedim. "Ben Alparslan'la konuştum. İçeride tanıdıkları varmış. Senin koğuşa transfer edilecekler. Bir nevi koruma amaçlı."
Artık aynı evde yaşadığımız için Alparslan'la konuşmak için ofise gitmek zorunda kalmama gerek yoktu. Kenan'ın bizi yalnız bıraktığı ilk fırsatta ondan dava hakkında detayları alıyordum.
Bakışlarım Halil'in yüzünde gezindi. Bu son öğrendiğim şeyden sonra ufak bir ümit tekrardan filizlenmiş olabilirdi içinde ancak buradan çıkacağına hala inanmıyordu.
"Ne olur, olası herhangi bir tartışmaya dahil olmamaya çalış. Kavgalardan uzak dur. Çok az kaldı. Başaracağız."
Bölüm Sonu!