İçeriğe geç

FARKLI ZAMANLARA AİDİZ

Bölüm 29 · 11 dk okuma

FARKLI ZAMANLARA AİDİZ

Bölüm 29

Bölüm 28 - Elleri Kanlı Mahkum

"Ölümün olduğu bu dünyada hiçbir şey çok da ciddi değildir aslında...

Franz Kafka

*

2 Aralık 1983

Bakışlarımı soğuk duvarda asılı olan takvimden çekemiyordum. Kenan'ın her gün itinayla yapraklarını kopardığı o takvimden...

Bugün o gündü.

Her şeyin başlangıcı olan, Halil'in tutuklandığı o gün.

Saat henüz sabahın on buçuğunu gösteriyordu. Yarım saat vardı. Halil'in o kapıdan içeri girmesine, polislerin peşinden gelip onu götürmesine otuz dakika vardı.

Kalbim göğüs kafesimi zorluyor, nefes almama engel oluyordu. En son Kenan vurulduğunda böyle hissetmiştim. Boğazım yanıyor, karnım ağrıyordu. Sanki bedenim kötü bir şeyler olacağını önceden hissediyordu gibiydi.

Engel olamamıştım. Ne kadar denersem deneyim, ne kadar çabalarsam çabalıyım olacak olanın önüne geçememiştim. Kaderi değiştirememiştim.

Dün gece Halil gittikten sonra Kenan beni sokakta tek başıma dururken bulmuştu.

"Gülüm, iyi misin sen?" Cevap veremediğimi görünce bana daha da yaklaştı. Çenemi tutup yüzüme dikkatle baktı. "Abim sana bir şey mi dedi? Bir şey mi yaptı, susma gülüm. Konuş, bir şey söyle."

Kendime geldiğim an onu kollarından tuttum. "Yarın sabah ne olursa olsun Halil abinin evden çıkmasına engel ol. Kapıları kilitle anahtarları kaybet, bilmiyorum. Ne yapıyorsan yap ama Halil abinin evden çıkmasına izin verme... Söz ver Kenan. Ne olur."

Kaşlarını çattı. Son zamanlarda gözlerince sıkça rastladığım o yabancı bakışı attı.

"İyi." Dedi. "Bu, o sakladığın saçma sırlar için yaptığım son şey olacak, haberin olsun."

Böyle demişti ama bu sabah erkenden evlerine geldiğimde onu durduramadığını hatta ufak bir kavga ettiklerini bile söylemişti. Kavga olayını Huriye teyze söylemişti. O söylemese bile sağ gözünün altındaki morluktan anlardım zaten.

Kenan abisini durduramamıştı. Ve benim Halil için yapacağım hiçbir şey kalmamıştı.

Bileğimdeki saate baktım. On elli ikiydi. Halil'in kapıdan içeri girmesine sekiz dakika kalmıştı. Biraz daha düşünürsem kafayı yiyecekmiş gibi hissediyordum. Bu yüzden oturdum. Takvim tam önümdeki duvarda asılıydı. Bugünün tarihiyle bakışıyor, zihnime paslı çivilerle kazınmasına izin veriyordum.

Bugün bir felaketin başlangıcıydı. Halil polis memurunu öldürmekten tutuklanacaktı. Ailesinin gözü önünde gerçek bir suçlu gibi kelepçelerle götürülecekti. Üstelik Gülsüm de buradaydı. O da bütün olaya şahit olacaktı. Çok üzüleceklerdi.

En azından bunu engelleyebilseydim keşke.

"Kara kızım sen ne yapıyon sabahtı belli? Canın bir şeye mi sıkıldı söyle bakam."

Huriye teyze arkasında Gülsüm ve Ayşenur'la beraber oturma odasına girdi. Konuşmaya, cevap vermeye mecalim yoktu.

Bugünün normal bir gün olması gerekiyordu. Huriye teyzenin kızı ve geliniyle yemekler yapıyor, Bekir'in dışarıda arkadaşlarıyla oynaması gerekiyordu. Öyleydi de, tek farkla.

Kapı büyük bir gümbürtüyle çalındı. Aynı anda sanki kafamın içinde bir şeyler tekmeleniyormuş gibi yerimden sıçradım.

"O neydi gı?"

"Kim bu alacaklı gibi çalıyor kapıyı?"

Gülsüm'ün sözlerinden sonra yavaşça ayağa kalktım.

"Siz durun, ben bakarım." Dedi Huriye teyze. Dış kapıyı açmaya giderken Gülsüm ve Ayşenur'a baktım. Az sonra olacaklardan habersiz endişeyle kapıya bakıyorlardı. Başımı çevirerek içeriye giren adama baktım.

"Halil'im?" dedi Gülsüm. Onların arasında geçen sessiz bakışma göğüs kafesimi sızlattı.

"Ne oluyo dedim oğlum? Ne bu halin?"

Huriye teyze oğlunun arkasından eve girdi. Haliyle neler olduğunu merak ediyordu.

Halil ile göz göze geldik. Koştuğu için nefes nefeseydi. Göğsü hızla inip kalkıyor, muhtemelen kalbi fırlayacakmış gibi çarpıyordu. Kahve gözleri korku ve pişmanlıkla doluydu.

Bileğimden tutuğu gibi beni peşinden yürütmeye başladı. "Hiçbiriniz gelmesin!" diye bağırmıştı arkamızdan ama onlar dinlemedi. Asla direnmedim ve beni merdivenlerden çıkartarak odasına götürmesine izin verdim. Kapıyı arkamızdan kapattıktan sonra kilitledi.

"Oğlum noluyo?"

"Halil'im, ne yapıyorsun sen, aç şu kapıyı!"

"Abi?"

Sesler gelmeye devam ediyordu ama kulaklarım hiçbir şey duymamayı seçti. Gözlerimi ondan alamıyordum. Üzeri dağılmış, kıyafetleri yerlerde yattığını belli eder gibi toprak içindeydi. Hala nefes nefeseydi. Yaşadığı dehşeti atmaya çalışıyordu. Nefeslerini kontrol ettiğinde omuzları çöktü. Yaşanan olayın ağırlığıyla eziliyor gibiydi.

Gözlerini gözlerime dikti. Orada çok şey görebiliyordum ama en ağırı çaresizlikti.

"Öldürdün mü onu?" Cevabını bildiğim halde sordum. Çünkü içten içe yanıldığımı bilmek istiyordum. "Polisi öldürdün mü?"

"Polis miydi?"

Titreyen sesi gözlerimi doldurdu. Avuçlarımı yüzüme kapatıp kendime gelmeye çalıştım ama nafile. Bir damla gözyaşım çoktan akmıştı. Devamını ise kontrol edemedim.

"Gizli polisti." Dedim Kenan'ın yatağına otururken.

"Hey Allah'ım."

Odanın içinde gezinmeye başladı. Parmakları ensesine gidip geldi, saçlarını çekiştirdi.

"Beni uyarmaya çalıştın." Dedi, yeni bir aydınlanma yaşamış gibi. "Defalarca beni uyarmaya çalıştın ama seni dinlemedim."

Gezinmeyi keserek bana döndü. Yine bakışlarında o ifade vardı. Canımı acıtan o ifade.

"Kimsin sen? Tüm bunların olacağını nereden bildin?"

"Söylesem de bana inanmayacaksın." Dedim bakışlarımı kaçırarak.

"Sen söyle hele. İnanıp inanmaması bana kalmış."

Bunu hiç düşünmemiştim. Zehir gibi damarlarıma işleyen sırlarımı bir gün bir başkasına anlatabileceğimi ve o kişinin Halil olacağını hiç düşünmemiştim. Ya bana inanmazsa ya bana deli derse diye düşünmedim. Bu saatten sonra hiçbir şeyin önemi kalmamış gibiydi sanki. O yüzden ağılığıyla yüreğime oturan o cümleleri dile gelirdim.

"Ben gelecekten geliyorum. 2023 yılından. Bundan kırk yıl sonrası."

Halil ondan beklediğim bir ifadeye büründü. Nasıl şaşırdığını yalnızca tahmin edebilirdim. Bir şey söylemesine izin vermeden konuşmaya devam ettim. "Geç saatlere kadar çalıştığım bir gece arabamla kaza yaptım. Gözlerimi açtığımda buradaydım. Başta fark etmedim ama Kenan'ı gördüğümde anlamıştım geçmişe olduğumu."

Duyduklarından sonra karşımdaki yatağın üzerine oturdu.

"Ben gazeteciyim Halil. Yaşadığım zamanda üzerinde çalıştığım makale Kenan Mollaoğlu hakkındaydı. Bu yüzden onu tanıyabilmiştim. Belki de bu yüzden geçmişte başka bir zamana değil de özellikle de bu zamana geldim. Henüz bilmiyorum. Sebebini çok araştırdım, kendi zamanıma geri dönmeyi çok denedim ama yapamadım. Nasıl yapacağımı bilmiyorum."

"Bana bak hele." Dedi. "Sen şimdi gelecekten geldiğini mi söylüyon? Nasıl? Kenan! Kenan'ın makalesini yazıyom dedin. Ajan mısın sen? Nereden tanıyon Kenan'ı?"

"Sadece Kenan'ı değil, seni de tanıyordum."

Kaşlarını çattı. Avuçlarıyla yüzünü sıvazladı. Duyduklarını anlamlandırmaya çalışıyordu. Onun bu halini gördükçe gözyaşlarım akmaya devam etti.

"Beni nereden tanıyodun?"

Bunu söylemenin başka bir yolu yoktu. "Kenan Mollaoğlu adını gelecekte herkes biliyor. Dolayısıyla senin adını da..."

"Ben... Ö- ölüyor muyum?"

Sesi titriyordu. Gözleri çoktan dolmuştu. Bense ağlamamı durduramıyordum. Öleceğini bilmek onun için çok zor olmalıydı ve ben de bunu hiç kolaylaştırmıyordum.

"Polisler birazdan seni almaya gelecekler. Doğrudan cezaevine gireceksin. 3 hafta sonra da..." Derin bir nefes alıp devam ettim. "Bir kavgaya karışıp öldürülüyorsun. Vali, oğlunun bu olaya karıştığını ört bas etmek için bir paravan hazırlıyor. Kurban da sensin."

"Kenan?" diye sordu, yanağını ıslatan gözyaşını hızla silerken.

"Senin ölümünden sonra Kenan dağılıyor. İntikam almak için valinin oğlunu öldürüyor."

Gerisini söylemeye cesaretim yoktu. Dilim varmıyordu. Sevdiğim adamın öleceğini nasıl söyleyebilirdim.

"Susma bacım. Devam et!" diye bağırdı Halil. Daha şiddetli ağladığımı görünce bu sefer sakin bir tonda konuştu. "Kenan da mı? O da mı ölüyor?"

"İdam."

"Allah'ım." Dedi. Sesi yakarış gibi çıkmıştı. "Nasıl bir belaya bulaştım ben böyle."

Acı çekiyordu. İçi pişmanlıkla dolup taşmıştı. Eylemlerinin yalnızca onun değil kardeşinin canına da mal olacağını öğrenmişti. Ona kızgın değildim. Ailesine daha iyi şartlarda bakabilmek için doğru olduğunu sandığı şeyi yapmak istemişti sadece. Keşke her şey farklı olsaydı ama değildi işte.

"MERYEM!"

Başımı kaldırarak kapıya baktım. Hemen arkasında Kenan vardı. Korkmuş, endişelenmiş, neler olduğunu anlamaya çalışan bir haldeydi kesin.

"Abi, Meryem? Noluyo bak sinirleniyorum. Açın şu kapıyı!"

Deli gibi yumrukluyordu kapıyı. Halil hızla ayağa kalktığında ben de gözyaşlarımı sildim.

"Ne diyeceğim şimdi ben onlara? Nasıl bakacağım yüzlerine? Ümmü'm... Ümmü'm çok üzülecek. Ben o kıza söz verdim. Yarı yolda bırakmış olacağım. Hepsi bana yüz çevirecek, hepsi!"

"ABİ! Meryem'in kılına zarar verirsen andım olsun yakarım burayı! Aç şu kapıyı!"

Kenan'ın sesini ve yumruklarını görmezden gelmek zorundaydım. Ayağa kalkıp panikleyen bu adamı sakinleştirmeye çalıştım.

"Sakin ol önce. Kadir Bektaş'ın pis işler yaptığına dair belgeler topladım. Şahitler var. En iyi avukatları tutup seni oradan çıkartacağım. Söz veriyorum. Bilerek yapmadın. Kadir seni buna teşvik etti. Seni yanılttı..." İç çektim. "Söylediklerime inanıyorsun değil mi?"

"Meryem! Sakın korkma gülüm tamam mı? Kıracağım şimdi kapıyı. Çekip çıkartacağım seni oradan. Korkma!"

"İnanıyorum."

Kenan kapıyı zorluyordu. Diğerlerinin endişeli sesi geliyordu ama şu an önemli olan Halil'di. Bana doğru birkaç adım atıp omuzlarımdan tuttu beni.

"Gardaşım sana emanet. Sonunun benimki gibi olmasına izin verme."

"Buna asla izin vermeyeceğim. Ne senin ne de Kenan'ın ölmesine izin vermeyeceğim. Geçmişi değiştireceğim. Söz veriyorum."

"Umarım değiştirirsin."

Kenan kapıyı kırdı. Doğrudan abisinin yakasına yapıştı. Ama bakışlarındaki kederi gördü, öfkesi dağılarak geri çekildi.

Cengiz dâhil herkes buradaydı. Kocaman oda bile küçücük gelmişti gözüme artık. Hepsi merak ve endişeyle burada neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Halil'le kapalı kapılar ardında ne konuştuğumuzu bilmek istiyorlardı.

Kenan abisinin yakasını bıraktığı gibi bana döndü. Omuzlarımı tuttu, yaştan yanaklarıma yapışan saçlarımı geriye çekerek yüzümü inceledi. Ne yüzüne bakamaya ne de beni göğsüne çektiğinde sarılmasına karşılık vermeye dermanım yoktu. Başarısızlığa uğradığım için kendimi mahcup hissediyordum. Bana olan güvenini, endişesini ya da sevgisini hak etmiyordum.

"Oğlum?" dedi Huriye teyze. Kenan sarılmayı bırakarak geriye çekildiğinde ona baktım. Üzüntüsü yüzünden okunuyordu. "Ne oluyo oğlum, söyle hele?"

"Halil'im?"

Gülsüm'ün sesini duyunca Halil gözlerini yumdu.

Bileğimdeki saate baktım. Polislerin gelmesine çok az kalmıştı. "Ayşenur, Bekir'i de al aşağıya inin siz."

"Hayır!" dedi Bekir. "Burada kalacağım!"

Israr etmedim. Er geç öğrenecekti nasılsa.

"Oğlum?"

Annesinin seslenmesine dayanamadı. "Ben büyük bir suç işledim ana."

"Ne yaptın?" Bu sefer Kenan'dı soran. Cevap alamayınca bağırdı. "Ne yaptın dedim abi?!"

Halil utanıyordu. Birini öldürdüm demeye cesareti yoktu. Karşısındaki ailesiydi. Annesi, kardeşleri, sevdiği kadın... Onlara böyle bir şeyi nasıl söyleyebilirdi?

"Birazdan polisler gelecek beni almaya." Diyebildi. Annesinin önünde durup elini öpmek için uzandı. "Hakkını helal et ana."

Gözünden sakındığı ilk göz ağrı ondan helallik istiyordu. Bir anne için ne büyük üzüntüydü. Huriye teyze hakkımı helal ediyorum veya etmiyorum demedi. Gözleri dolu dolu oğluna sarıldı. Ağlamaya başladı. Oğlunu uzun süre bırakmadı.

Halil annesinden sonra en küçük kardeşinin önünde durdu. "Aslanım benim," dedi Bekir'in kara saçlarını okşarken. "Benden sonra evin erkeği sensin. Okuyup adam olacaksın. Hoca olacaksın, duydun mu beni? Ne benim ne Kenan abin gibi olmayacaksın. Senden ümitliyim koçum, sakın yüzümü yere eğdirme benim anlaşıldı mı?"

Bekir abisinin yaşlı gözlerine baktıktan sonra bacaklarına sarıldı. "Seni asla utandırmayacağım abiciğim, söz veriyorum."

Keşke Halil, onun sözünü tuttuğunu görebilseydi.

Gözyaşlarım tekrardan akmaya başladı. Halil kız kardeşinin önüne geçti. "Seni okutamadık güzelim, biliyorsun... İyi bir evlilik yap, mutlu ol. Bunu hak ediyorsun."

"Niye veda eder gibi konuşuyorsun abi?"

Halil cevap veremedi. Kız kardeşine sarıldı sadece. Kenan'ın önünde durduğunda ona abiden çok bir baba edasıyla baktı ve sarıldı. Ağlayarak kulağına fısıldamıştı. Hemen yanlarında olduğum için ne söylediğini duyabilmiştim.

"Sakın ben içeri girdikten sonra bir delilik yapayım deme Kenan. Yemin olsun sana hakkımı helal etmem." Demişti. Geri çekildiler.

"Abi?"

Elini kardeşinin omuzuna attı. "Anamla gardaşlarım sana emanet. Meryem bacımı da sakın bırakayım deme. Anlı şanlı düğününüzü yapın, bugününüzü yaşayın. Keşkeleriniz olmasın."

Kenan'ın arkası bana dönüktü ama gözlerinin dolduğunu anlamak için yüzüne bakmama gerek yoktu. Abi kardeş birbirlerine benziyorlardı. Çabuk öfkelenir çabuk duygusallaşırlardı.

Halil en son sevdiği kadının, nişanlısının önünde durdu. Karşı karşıyalardı ama bir kez olsun başını kaldırıp yüzüne bakmıyordu. "Affet beni Ümmü'm. Verdiğim sözü tutamadım. Seni telinle duvağınla gelin edemedim. Hakkın olan gelinliği giydiremedim."

"Halil'im, nolur böyle konuşma."

Halil kafasını kaldırıp Gülsüm'ün çakır gözlerine baktı. Tıpkı türküdeki gibi... Halil, çakır gözlüsüyle ayrı düşüyordu.

"Affet beni, sevdamız başka baharlara kaldı."

Kadının başını avuçlarının arasına aldı ve alnına bir öpücük koydu. Artık o da ağlıyordu. O yalnızca sevdiği adamın hapse gireceğini biliyordu, öleceğini bilseydi nasıl davranırdı? Ne tepki verirdi?

Gülsüm tam da düşündüğüm şeyi yaptı. Aşağıdan siren sesleri duyulmaya başladığında Halil'in gövdesine sıkı sıkı sarıldı bırakmamak için. Çok geçmeden üç dört tane polis memuru evin içinde görüldüğünde ağlamalar çoğaldı. Ben de dahil çoğumuz gözyaşlarına boğuşmuştuk.

Konuşulan çoğu cümleleri duymamıştım. Huriye teyze feryatlar ediyordu, kardeşleri ağlıyor bir yandan da çok sevdikleri abilerine veda etmek istemiyorlardı. Kenan ne olup bittiğini anlamaya çalışır gibi henüz kayıtsızdı. Gülsüm ise... Sevdiğinden ayrılmamak için her şeyi yapmaya hazır gibiydi.

Bileklerine kelepçeleri takılırken Halil yenilgiyle kaderini kabullenmişti. Gözyaşları ve feryatlarla beraber memurlar eşliğinde evden çıkarıldı. Biz de peşinden ilerlemiştik elbette. Çoktan dışarıda olmayan insanlar bile Huriye teyzenin çığlıklarını duyarak kapılara pencerelere çıkmışlardı.

"Gardaşım!"

"Halil?"

Alparslan ve Yavuz aşağı mahalleden koşa koşa geliyorlardı. Polisler Halil'i arabaya bindirmeden önce durduklarında Alparslan'ı tanıdıklarını varsaydım.

"Hayırdır? Nereye götürüyonuz gardaşımı?"

"Senin bu gardaşın bir polis memurunu öldürdü reis." Polis memurunun sözleriyle beraber etraftan şaşırma nidaları koptu. Kulaktan kulağa ulaşan fısıltılar yükselemeye başlamıştı bile. "Hiç zorluk çıkartma. Karakolda görüşürsünüz artık."

"O ne demek la? Ne demek polis memurunu öldürdü?"

"O demek reis. Çekil yolumuzdan."

Sanki her şey ağır çekimde gibiydi. Polisler her şeye rağmen Halil'i ellerindeki kelepçelerle, etraftaki insanların baskıcı ve suçlayıcı bakışları altında araca bindirildi. O son ailesine, yaşadığı yere bakarken ağlayıp yakarmaktan başka hiçbir şey yapamamıştık.

"Oğlum ne oluyor la?"

"Ben hiçbir şey anlamadım." Dedi Yavuz.

Kenan cebinden anahtarı çıkarttı. Arabasına binmeden önce Cengiz döndü. "Sen burada kal." Dedi, bakışları bir anlığına üzerimde durdu. "Meryem'i gözünün önünden ayırma."

Kaçacağımı mı düşünüyordu?

"Oğlum!" diye feryat etti Huriye teyze. Koluna giren Ayşenur ve komşulardan biri olmazsa yere yığılacak gibi duruyordu. "Alparslan'ım, nolursun oğlumu geri getir bana. Yavrumu getir!"

"Tamam anacım, sen hiç merak etme. Oğlunu geri getireceğim."

Alparslan'ın sözlerine ben de inanmak istiyordum. Ama acı gerçeğin ne olduğunu biliyordum.

Kenan, Alparslan ve Yavuz arabaya atlayıp polislerin peşinden gittiler. O sırada meraklı komşular birer birer üstümüze üşüşüyordu. Gözüm kimseyi görmüyordu. Burada durmak istemiyordum. Tüm bu ağlamaları, feryatları, çığlıkları duymak istemiyordum. Ama katlanmak zorundaydım. Bu benim başarısızlığımın cezasıydı.

Huriye teyze meraklı kalabalık üzerine gelip sorular sormaya başladığında bayılacak gibiydi. Islak yanaklarımı elimin tersiyle sildim. "Seni içeri götürelim." Dedim, koluna girmeye çalışırken ama dirseğimden tutulduğum gibi kenara savruldum.

Gülsüm kızarmış gözleri ve çattığı kaşlarıyla bana bakıyordu. "Hepsi senin yüzünden!" diye bağırdı. "Sen yaptın, sen sebep oldun!"

Öfkeliydi. Sevdiği adamı ellerinden almışlardı. Ona kızamıyordum bile.

"Allah senin belanı versin!"

Kaldırdığı elinin suratımı inmesini bekledim ama Cengiz onun bileğini havada yakalamıştı.

"Sakın." Dedi. "Sakın bir daha ona elini kaldırma."

Gülsüm gözlerini benden ayırmıyordu. Sanki ona bakmamı ve aynı acıyı yaşamamı istiyordu. Aynı ateşle yanmamı istiyordu. Bunun olmaması için elimden gelen her şeyi yapacaktım.

Bölüm Sonu!

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.