İçeriğe geç

FARKLI ZAMANLARA AİDİZ

Bölüm 27 · 10 dk okuma

FARKLI ZAMANLARA AİDİZ

Bölüm 27

Bölüm 26 - Yalan Dolu Dolambaçlar

"Ruhu çok ağrıyordu, her gün gülüyor olmuş olsa bile."

Şeker Portakalı.

*

Kasım 14...

Halil'in bir polis memurunu vurup öldürdüğü, kötü olayların başlangıcı olan o güne bir aydan daha az bir süre kalmıştı.

Ne yapmam gerektiğini biliyordum. Her şeyi çoktan planlamıştım. Yalnızca Basri amcanın ölümü, Suna ve Alparslan'ın düğünü yüzünden planlarımı ertelemek zorunda kalmıştım. Onları böyle bir zamanlarında yalnız bırakıp, valinin oğluyla kazanmam gereken bir savaşa girdim, size daha sonra tebriklerimi sunarım diyemezdim elbette.

Cenaze ve düğün olaylarını geride bıraktığımıza göre asıl meseleye dönebilirdim. Kadir'in Kirli Çamaşırlarını Arama Operasyonuma!

İsmin bayatlığını boş verin. Önemli olan operasyonun kendisiydi.

Planım bulabildiğim bütün müttefiklerimi kendi safıma çekmekten oluşuyordu. Önce vergi dairesinden Kadir'in borcu olduğuna dair belge çıkarttırmam gerekiyordu. Bu küçük ayrıntılar bile önemliydi. Kendi zamanımdayken her şeyi usulünce yapardım fakat burada doğaçlama yapmak zorunda kalacaktım. Daha önce birkaç kez yapmıştım ve zorlanacağımı düşünmüyordum.

Düşüncelerimin arasından sıyrıldığımda sora sora bulduğum adrese geldiğimi fark ettim. Binadan içeriye girdiğimde nereye gideceğime bakarken birine çarpmıştım. Bir adama!

Cengiz'e!

Şaşkınlıktan elim ayağıma karışmıştı. Kendimi hızla toparlamaya çalıştım. "Cengiz! Senin ne işi var burada?"

"Asıl senin ne işi var burada?"

Doğru, benim burada ne işim vardı? Vergi ödemiyordum ki. Ne yalan uyduracaktım şimdi?

"Bir arkadaşım burada çalışıyor da, onu görmeye geldim." Diye bir yalan uydurdum. Cengiz o sırada düştüğünü yeni fark ettiğim dosyayı yerden alarak incelemeye başladı. Harika! Kenan'dan sonra bir de ona hesap vermek zorunda kalacaktım.

"Kimmiş bu arkadaş? Merak ettim." Dedi sesinde meraktan az bir eser bile yoktu. Hala dosyayı incelemekle meşguldü.

"Bir arkadaş." Dedim, dosyayı elinden çekerken. "Mahallede görüşürüz."

Arkamı dönüp gitmekte kararlıydım ancak Cengiz kolumu öyle sıkı tutmuştu ki hareket etmemi imkânsız hale getirmişti. Bu kadar güçlü olduğunu tahmin etmemiştim.

"Dur bakayım."

Bugün evden çıkarken tanıdık birine rastlayacağım aklımın ucundan geçmemişti. Kahretsin!

"Cengiz." dedim ama devamını getiremeden ağzımı kapattım. Ona ne söyleyebilirdim ki? Yalnızca beni anlamasını umabilirdim. Cengiz anlayışlıydı. Bakışlarındaki ifadeye bakılırsa beni çoktan anlamıştı. Neden sessiz kaldığımı anlamıştı.

"Tehlikede misin? En azından bunun cevabını ver."

Neden herkes tehlikede olduğumu düşünüyordu ki?

"Değilim."

"Meryem." Dedi Cengiz. Kolumu bıraktı ama koruyucu yakınlığını sürdürmeye devam etti. "Yardıma ihtiyacın varsa buradayım. Ne olursa olsun yanında olacağımı biliyorsun değil mi?"

Biraz düşününce Cengiz'in yardımının yükümü büyük ölçüde azaltabileceği kanısına varmıştım. Onun yardımı birçok şeyi kolayca halletmemi sağlayabilirdi.

"Aslında yardım edebileceğin bir konu olabilir." Dedim. "Ama bana soru soramazsın. Söz ver."

Gülümsedi. İlk defa gerçekten gülümsediğini görüyordum. "Söz veriyorum."

"Tamam o zaman, gel şöyle." Dedim. Bu sefer ben onu kolundan tutarak kenara çektim. "Ben bu dosyadaki adamı araştırıyorum. Geçmişini, karıştığı suçları, illegal işlerini falan. Ama neden olduğunu sormayacaksın bak, söz verdin. Şimdi de adamın vergi kaçakçılığı yaptığını kanıtlamam lazım. O yüzden geldim."

"O kolay. Gidip ihbar edeceğiz."

"Ama adımın ve soyadımın bilinmemesi gerekiyor."

"Tamam, gizli ihbarda bulunuruz biz de."

Gizli ihbar... Bu hiç de güveneceğim bir durum değildi. Özellikle de Kadir gibi eli kolu her yere uzanan bir adam söz konusu olduğunda gizlilik diye bir şey kalmazdı.

"Senin adında bulunabilir miyiz peki?" diye sordum çekinerek.

Cengiz gözlerini kıstı. Nedenini soracak gibi olsa da az önce verdiği bir söz vardı. "Bulunuruz." Diyebildi sadece. Bunun için ona daha sonra teşekkür edecektim.

Yaklaşık yarım saat sonra işimiz bittiğinde binadan çıkıyorduk. Kadir Bektaş'ın vergi kaçakçılığı yaptığına dair şikayette bulunmuştuk ama yetkililerin harekete geçmesinin neredeyse bir ayı bulacağını söylemişlerdi.

"Bir ay çok değil mi?" diye yakındım Cengiz'e.

"Prosedür böyle." Dedi. Binadan çıktık. "Hem ricada bulunduk, belki işleri hızlandırırlar. Dert etme."

"İnşallah Cengiz ya. Öyle olursa var ya dile benden ne dilersen."

Bir kez daha o gülümsemeden sundu. Gerçek olanından. "Kahvaltı yaptın mı? Yapmadıysan-"

"Yaptım, yaptım. Hem benim bugün gidecek çok kapım var daha."

"Seninle gelmemi ister misin?"

Hızla ona döndüm. Cengiz'in yanımda olması, birçok bakımdan yarar sağlayabilirdi. Vergi kısmını onun sayesinde halledebilmiştik. Özellikle de operasyonun son ve en tehlikeli kısmında bana çok yardımı dokunurdu.

"Bunu yapar mısın gerçekten? Yani işin falan varsa seni alı koymak istemem."

"İşim yok."

"Tamam o zaman. Gidiyoruz."

Öğleden sonra iş çıkış saatine doğru ezberlediğim o adrese doğru yola çıktık. Cengiz'in arabası yoktu o yüzden minibüsle gitmek zorundaydık. Daha önce geldiğim mahallenin girişinde durdum. Kadının söyleyecekleri bu dosya için büyük önem arz ediyordu. Onu konuşturmak zorundaydım. Buna mecburdum.

Cengiz bir koruma edasıyla bir adım arkamdan geliyordu. Ben de zaten bildiğim yolları ilerlemeye devam ettim. Kahve ahşap kapının önünde durduğumuzda zile basarak beklemeye başladık. Kadın ikinci çalışta açmıştı kapıyı.

Beni tanıyamayacağını biliyorum ama yine de yanımda Cengiz varken ya beni tanırsa diye geçirdim içimden. Neyse ki böyle bir şey olmamıştı. Allah'a şükür.

"Buyurun, kime baktıydınız?"

"Seren Kılıç siz misiniz?" diye sordum, o olduğunu bildiğim halde.

"Benim, siz kimsiniz?"

"Biz gazeteciyiz. Adım Liya, bu da arkadaşım Cengiz." Kadir'in bildiği adımı söyleyemezdim. Yanımdaki adamın kafa karışıklığını daha sonra düşünecektim. Şimdilik gülümsedim. "Sizinle Kadir Bektaş hakkında konuşmak istiyoruz. Müsaadeniz varsa içeri geçmek isteriz."

Kadın kaşlarını çattı. İnce dudakları muhtemelen bizi kovmak için aralandığında ondan önce davrandım. "Lütfen. Sadece on dakikalık bir konuşma. Ondan sonra bizi bir daha görmeyeceksiniz. Söz veriyorum."

Bir gazetecinin evinde olmasından daha kötü şey iki gazetecinin evinde olmasıydı. Kadın istemeye istemeye bizi evine almıştı. Nezaketen ne istediğimizi sorup iki bardak su için mutfağa gitmişti.

Cengiz'in kafasında binlerce soru dolaşıyordu. Bunu ona bakmadan bile anlayabilirdim. "Daha sonra anlatacağım." Dedim, yalan konusundan bahsediyordum.

"Öyle olsun."

Biraz sonra kadın gelip bardakları elimize verdi. Bu hareketi bir an önce içip kalkın anlamına geliyordu. Ben de bardağımı kenara bıraktım.

"Bakın, ben hiçbir şey biliyorum. Ben bir gariban işçiyim, başımı belaya sokamam."

Seren Kılıç valinin konağında çalışan hizmetlilerden biriydi. Onun yaşlı haliyle kendi zamanımda sohbet etme fırsatını buldum. Şimdi bakıyordum da, genç hali farklıydı. Henüz iki yıldır konakta çalışmaya başlayan bu kadın yirmi sene daha orada çalışmaya devam edecekti. Henüz toy olsa da kulakları bir kurdunki kadar keskindi.

"Sezen hanım, şimdi bir şeyler bildiğinize daha çok eminim."

Kadın bakışlarını kaçırdı. Elbette bir şeyler biliyordu. Bunu anlamak için çok da zeki olmaya gerek yoktu.

"Bakın Sezen hanım, amacımız sizi korkutmak değil. Yalnızca ihtiyacımız olan bilgilere ulaşmak için buradayız. Tabii sizin de yardımınızla." Dedi Cengiz. Ondan beklemeden bir rahatlıkla. Bu duruma kolay adapte olmuş gibiydi.

Yerinde kıpırdanmaya başladı kadın. Kendi zamanımda ondan bilgileri alırken asla bu kadar zorlanmamıştım. Bunun nedeni de o zamanlar malum kişinin ölmüş olmasıydı. Böylece ona zarar veremezdi. Ama o bilgilere ihtiyacım vardı. Vermezse, söke söke alırdım!

"Kadir'in yaptıklarından haberdar olduğunu biliyorum." Dedim, artık sizli bizli konuşmayla uğraşamazdım. "Benimle işbirliği yapmak zorundasın, bana o bilgileri vereceksin."

Sesimin tonunu kontrol edemedim. Tıpkı dudaklarımdan dökülen cümleleri edemediğim gibi. Haliyle kadın korktu. Sinirlendi.

"Size hiçbir şey söylemek zorunda değilim. Defolun evimden!"

"Bakın, yanlış anladınız." Dedi Cengiz.

"Yanlış falan anlamadım. Evime gelip beni korkutmaya çalışıyorsunuz. Oldu olası bir de tehdit edin! Ben polis çağırmadan defolun gidin buradan."

Cengiz ayağa kalkmam için dirseğimden yakaladı. Onunla beraber ayağa kalkıp dış kapıya kadar ilerledim. Ancak henüz lafımı bitirmemiştim. Ona beni ileride beklemesini söyleyerek kadına döndüm.

"Bana vereceğin bilgiler benim için hayati bir önem taşıyor." Dedim. Ona biraz daha yaklaşarak bunu anlamasını sağladım. "Sevdiğim adamın başı söz konusu. Eğer ona bir şey olursa buna neden olanlara bedelini ödetirim. Bunu da böyle bil... Bir daha geleceğim."

Mahalleden ayrıldıktan sonra Cengiz beni sakinleşmem için bir parka getirmişti. Bankta yan yana oturuyorduk. Sessizdik ama birazdan beni sorgulayacağını biliyordum.

"Sormayacağıma söz verdim ama-"

"O zaman sorma Cengiz!" dedim.

"Az önceki tavrın neydi öyle?"

Bakışlarımı kaçırdım. Her şeyi anlatmadan da ona derdimi anlatabilirdim. "Bu kadın Kadir'le ilgili bir şeyler biliyor. Bana vereceği her türlü bilgi çok önemli."

Sessizliği kafa karışıklığının kanıtıydı. Soru sormayacağı için yemin etmişti şimdi de sormak ve beni rahatlamak için can atıyordu.

"Konuşacağın insanlara böyle agresif davranırsan hiçbir şey öğrenemezsin."

Edebiyat öğretmeni olduğu buradan belliydi.

İç çektim. "Haklısın, kendimi kaybettim."

"Bak, konunun ne olduğunu bilmiyorum ama seni derinden etkilediği belli. İşleri kendince halletmeyi seviyorsun çünkü başından beri böyle alışmışsın." Ona döndüğümde ruhumu okuyormuş gibi hissettim. "Sana bir şey söyleyeceğim Meryem, alacağın herhangi bir yardım seni çaresiz hissetmene sebep olmayacak. Bilakis rahatlamış hissedeceksin. İzi verirsen o yükü sırtlamana yardımcı olabilirim. Eğer istemezsen de o yolda seve seve seninle yürürüm."

Eğer planı beni rahatlatmaksa bunu başarmıştı. Sözlerin bu konuda etkili olacağını hiç düşünmezdim.

"Sen iyi bir arkadaşsın Cengiz. Sadece Kenan'ın da değil."

Parkta biraz oturduktan sonra bir sonraki ve en tehlikeli olan durağımız için yola çıkmıştık. Maltepe de bir gazinoydu. Hava henüz kararmıştı ve saat daha erkendi. Gazinodan içeriye girdiğimizde büyük bir kalabalık karşıladı bizi. Doğma büyüme Ankaralıydım ama bir kere bile pavyona veya gazinoya gitmemiştim. Buna rağmen tam da aklımdaki gibi bir yerdi. Kırmızı loş ışık, dans eden kadınlara dibi düşmüş gibi bakan ve tek derdi onlara para yedirmek olan yaşlı adamlar... Tamamen düşündüğüm gibi bir yerdi.

Cengiz ondan beklemediğim bir korumacı tavırla önümde yürümeye başlayınca gülümsedim. Eski zamandaki erkeklere korumacılık doğuştan yükleniyordu sanırım.

Yanında yürümeye başladığımda bana bir bakış attı ama onu umursamadım. Daha önce yaptığım gibi barmene doğru ilerledim. Yirmilerinin başında bir genç olan barmene aradığım adamı sorduğumda saatin erken olduğundan henüz gelmediğini ama beklersek birazdan burada olacağını söylemişti. Biz de beklemeye karar verdik.

Gazinonun en ücra köşesindeki bir masaya oturduk. İkimizde içki içmediğimiz için birer limonata söylemiştik. Cengiz'in anne babası hacıydı. Bu nedenle midir bilinmez ama dans eden kızlara bakmayı reddediyordu. Onun bu çabasını izlemek hoşuma bile gitmişti.

Limonatamdan bir yudum aldım. "Bana hayatını anlat."

Cengiz kaşlarını çattı ve anlamayarak bana baktı.

"Neden bu kadar sessizsin? Sana ne oldu? Anlat hadi. Benimkini biliyorsun. Kaza, yeni bir şehir, yeni bir hayat. Seninki ne?"

"Bir nişanlım vardı." Dedi, konuşmaya başlamadan önce sıkıntılı bir iç çekti. "Askerden döndükten sonra evlenecektik. Gerisi klasik. Döndüğümde başka biriyle evlenmişti."

Ses tonu bu olayın artık onun için önemli olmadığını söylüyordu.

"Onu seviyor muydun?"

"Eskiden sevdiğimi düşünürdüm ama artık o kadar emin değilim."

"En azından mutlu olduğunu biliyorsundur?"

Başını salladı. "Mutlu. İki tane çocuğu var."

Cengiz onu bırakıp giden kadın adına mutlu görünüyordu ama içinde bir yerlerde kalbinin kırıklığını hissedebiliyordum.

"Belki sen de mutlu olursun. Yeniden aşık olursun ha?"

Edebiyatçı kişiliğinden midir yoksa başka bir nedenden mi bilmiyorum ama çok derin bakıyordu. Yaprak renkli gözleriyle gözlerimin ardını izliyor gibiydi sanki.

Dudaklarını araladığı sırada az önceki barmen aradığımız adamın geldiğini söyleyince sözlerini tutmak zorunda kalmıştı. Onu takip ederek bizi bir odaya getirmesine izin verdik. Odada bizi bekleyen biri vardı.

Faruk Kandemir.

Onu ilk ve son kez gördüğümde baygın gözlü, yetmişlerinde kır saçlı, yılışık bir adamdı. Beni taciz etmeye kalkıştığında onun yerini alan oğlu zor yetişmişti imdadıma. Hoş, o yetişmeseydi de adam benden okkalı bir tokat yiyecekti zaten. Cengiz'i yanımda istememim bir nedeni de bu adamdı.

"Beni aradığınızı duydum." Dedi, koltuğunda geriye yaslanırken. "Dökülün."

"Biz gazeteciyiz." Dedim, Cengiz'in bilmeden ağzından bir şeyler kaçırması ihtimaline karşı önceden konuştum. "Buraya sizinle Kadir Bektaş hakkında konuşmak için geldik."

Faruk denen herif yamuk sırıtışıyla bana baktı. Sarı dişleri midemi bulandırmıştı. Safra kesemi yerine tutmaya dikkat ettim.

"O adamın başıma iş açacağını biliyordum. Ne demişler, ye iç ama siyasetçiyle dost olma. Ya da bunun gibi bir şey." Dedi yine kendi kendine gülerken. "Bilgi için geldiyseniz yanlış kapıdasınız."

"Peki ya elimde buna eş değer bir bilgi olduğunu söyleseydim?"

Gözlerini kıstı. "İlgimi çekmeye başlıyorsun? Adınız neydi?"

"Liya. Bu da sözlüm Cengiz. O da benim gibi gazeteci."

Boşuna bakma Cengiz. Evet, az önce o boku yedim.

Sözlüm lafını duyduktan sonra beklediğim gibi bir geri çekilme yaşanmıştı. Güzel.

"Peki o zaman Liya Hanım. Bana vereceğin o bilgi nedir?"

"Sorun şu ki, Faruk Bey. Zaman değişti. Her şeyin karşılıklı olması gerektiği gibi bir zorunluluk ortaya çıktı. Siz bana istediğim bilgiyi verin, ben de size hayatınızı kökünden değiştirecek olan o bilgiyi vereyim. Varisiniz hakkındaki o bilgiyi."

Adamın yüzü belli bir şekilde gerildi. "Benim varisim yok."

Tek kaşımı kaldırdım. "Sizin bildiğiniz bu. Peki ya bilmediğiniz bir varisiniz varsa?"

Ofisine gittiğimde beni babasından kurtaran adam bir gayrimeşruydu. Faruk otuzlarında bir adam olup varis arayışına girdiği bu sıralarda bir oğlu olduğunu öğreniyordu. Tek fark bunu benden öğrenmiş olmasıydı. Bu bilgi çok işime yaramıştı.

Faruk benimle istediğim bilgileri paylaşırken ben de ona bir varisi olduğu gerçeğinden bahsetmiştim. Tehlikeli olur sanmıştım ama çok kolay geçmişti.

Şimdi eve dönüş yolunda, kalkan son dolmuşun içindeydik. Cengiz neden onu sözlüm diye tanıttığımı sormak için can atıyordu. O sormadan ben söyledim.

"O adam sapığın tekiydi. O yüzden böyle bir yalan söylemek zorunda kaldım. Seni zor duruma sokmadım ama öyle hissediyorsan özür dilerim."

"Sapığın teki olduğunu nereden biliyorsun? Adamın kendisinin bile bilmediği bir çocuğunun olduğunu nereden biliyorsun Meryem? O kadının valinin konağında çalıştığını nasıl biliyorsun?" Önce bakışlarını sonra başını çevirdi. "Sormayacağımı biliyorum ama beni mecbur bırakıyorsun... Sana güveniyorum Meryem ama başının belada olmadığını bilmem gerekiyor. Bu adamlar tekin değil. Nasıl bir işe bulaştın böyle?"

"Bunu sana söyleyemem ama birilerini kurtarmam gerekiyor. Onların yaşaması için gerekirse kendi canımı feda ederim. Bu kadarını bil yeter."

Cengiz'in endişesini anlayabiliyordum. Tıpkı Kenan gibi o da yapısı gereği fazla korumacıydı. Tehlikede veya başımın belada olmadığını her şeyi açıklamadan ancak bu kadar anlatabilirdim.

"Senin için canının bir önemi olmayabilir ama başkaları için önemi var."

Bölüm Sonu!

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.