İçeriğe geç

FARKLI ZAMANLARA AİDİZ

Bölüm 25 · 10 dk okuma

FARKLI ZAMANLARA AİDİZ

Bölüm 25

Bölüm 24 - Çakmak Meselesi

"Seni düşünmek, kafamın ve yüreğimin en tatlı, en heyecanlı meşgalesidir."

Nazım Hikmet

*

"Hala evlendiklerine inanamıyorum."

Başımı hayretle iki yana salladım. Suna babasının cenazesinde Alparslan'la birlikte gitmiş ve saatler sonra geldiğinde evlendiklerini söylemişti. Aradan beş gün geçmişti ve bunun doğru olup olmadığını defalarca kez Suna'ya sorup durmuştum. Ne kadar şaşırdığımı artık siz düşünün.

Kenan yanımda gülümsedi. "Niye bu kadar şaşırıyorsun, gülüm? Şimdiye kadar huylarımızı öğrenmiş olman gerekiyordu."

"Doğru ama ne bileyim ya, konuşmak için gittiler sonra birden biz evlendik deyip karşımıza çıktılar. Şaşırmayıp ne yapacaktım? Bir de düğünleri için hediye bakıyoruz. Yanımda sen olmasaydın hayal kurduğumu düşünebilirdim."

Bakışlarımı görevli adamın uzattığı kolyelerde gezdirdim. Açıkçası hiçbirini beğenmemiştim. Daha farklı bir şey arıyordum.

Belime uzanan kolu bedenimin gerilmesine neden oldu. "Hayal değil gülüm, gerçek." Dedi yüzüme eğilerek. Nefesi yanağımı okşuyordu.

Kenan'ın bana toplum içindeki yakınlığı çoğu zaman ölçülüydü. Bunun için ona asla darılıp kırılmıyordum. Çünkü biliyordum, içinde olduğum zaman dilimi bu tür yakınlaşmalara, özellikle de evlenmeden önce sıcak bakmıyordu. Fakat son zamanlarda bu tutumu değişmişti. Bunun tek nedeni de ilişkimizi saklamadığımız içindi. Muhtemelen Kenan yakın zamanda evleneceğimizi sanıyordu.

"Hoşunuza giden bir ürün var mıydı?" Görevli yanımıza geldiğinde birbirimizden ayrıldık. "Eğer yoksa, müstakbel çiftimize önereceğim harika bir ürün var."

Kenan gülümsedi. "Onun için de geleceğiz inşallah ama bu bizim için değil."

"Beğendiğimiz bir ürün yok. Teşekkürler, kolay gelsin." Dedim ve büyük olmasına rağmen boğulduğum dükkandan çıktım. Kenan da peşimden gelmişti tabii.

"Benimle evlenmek istemiyorsun değil mi?" diye sordu.

Bu soruyu sormasını bekliyordum. O yüzden her zaman yaptığım şeyi yaptım. "Şu anda bu konuyu konuşmak istemiyorum sadece. Bugün Suna ve Alparslan için buradayız. Aklımda güzel bir hediye var. Oraya gidelim."

"İyi bakalım, kaçabildiğin kadar kaç."

Kenan gerçekleri hak ediyordu. Ondan sakladığım her sırrımı duymaya hakkı var. Lanet olsun! Şu düğünü atlattıktan sonra onunla evlilik hakkında konuşacaktım.

Kenan'a aklımdaki hediyeyi söylediğimde saatimi yaptırdığı dükkâna getirmişti beni. Dükkânın sahibi olan adam çok anlayışlıydı. Hediyenin yarından sonraki güne yetişeceğini söylediğimizde elinde yapmakta olduğu işi bırakıp bizim siparişimizi almıştı. Hediyenin parasını kendim ödemek istediğim için Kenan'la ufak bir tartışma daha yaşamıştık. Sonuç olarak o ödemişti.

Dükkândan çıktığımızda Kenan elleri cebinde önden yürüyordu. "Kenan?"

"Efendim gülüm?" dedi arkasını dönerek.

"Eve gitmeden önce Suna'ya bir şeyler almak istiyorum." Dedim, devam etmeden önce sesimi azalttım. "Biraz özel. Beni arabada bekler misin?"

Başını salladı ve arabaya doğru yürümeye başladı. O gözden kaybolunca tekrardan dükkana girdim.

"Bir şey mi unuttun kızım?" dedi Şakir abi.

"Hayır, hayır." Dedim. Az önce gözüme takılan çakmağı yerinden çıkartarak ona gösterdim. "Bunu satın almak istiyorum ama Kenan'ın haberi olmayacak."

Bana anlayışla gülümsedi. "Bir de üzerine K. M. yazar mısın?"

Şakir abi on dakika içerisinde halledip çakmağı bana verdiğinde parasını ödeyerek dükkandan çıktım. Yanına gitmeden önce Kenan için aldığım hediyeye baktım. Gri renkteydi ve kısaydı. Altında kalın harflerle K. M. yazıyordu. Onu almamın asıl nedeni çakmağın sağ alt köşesinde kazınan bir gül figürünün olmasıydı.

Bu, ona beni hatırlatan harika bir hediye olacaktı.

Bahanemi fark etmesin diye bir dükkana girip Suna için kırmızı dantelli bir gecelik aldım. Alırken de gülmemek için kendimi zor tutmuştum. Hala evlendiklerine inanamıyordum.

*

"Sen şimdi nikahtan sonra ayrı evlerde kaldık mı diyon?" diye sordu kızlardan biri. Sabahtan beri Suna'yı kıskaçları arasına almışlardı. Zavallı arkadaşım da sordukları her soruya kendince cevaplar veriyordu.

"Yok dedim ya kız! Alparslan düğün yapacam deyince ben de o zamana kadar seninle aynı evde kalmam dedim. Şart koydum!" dedi gülerken. Alparslan'ın İstanbul'dan getirttiği kuaför saçlarını yapıyordu. "Ben düğün yapmayız sanıyodum, illa düğün yapacağım diye tutturdu. Bu kadar sene beklemişim anlı şanlı düğünümü de yapacam dedi."

Suna, yüzünde daha önce görmediğim bir heyecanla anlatıyordu olan biteni. Onun bu tatlı heyecanlarını, yeni mutluluğunu izlemek çok hoştu.

"Evi var mıymış? Yoksa kaynanalı eve mi gelin gidecen?"

"Varmış." Dedi, göğsünü kabartarak. "Birkaç sene önce almış, evlenince otururuz diye."

"Ta o zamandan beri yatırım yapıyormuş yani."

Yasemin'in sözü hepimize kahkaha attırdı.

Bizim evdeydik ve evde tamamen bir kaos havası hakimdi. Saat sabahın dokuzuydu ve akşam yedide düğün başlayacaktı. Çoğu şeyle Alparslan'ın bizzat kendisi ilgileniyordu. En ince ayrıntısına kadar her şeyi daha önceden düşündüğü için şimdi de hayata geçiriyordu. Dün kadınlar arasında yaptığımız kına gecesini basarken de bunu bahane etmişti. Aklıma geldikçe hala gülüyordu. Şöyle demişti, 'Kuruyemişler taze mi diye bakmaya gelmiştim.' Yaşlılar onu kovaladığında da Suna'ya göz kırpıp kaçmıştı.

Daha bir saat önce kuaförü getirirken eksik bir şeyin olup olmadığını da sormuştu. Eksik bir şey yoktu, o her şeyle ilgilendiği için Huriye teyze de misafirlerle ilgileniyordu. Onlara ikramlarda bulunup ağırlıyordu. Suna'nın anne babası olmadığı için bu görevi o üstlenmişti bir nevi.

"Meryem?" dedi Suna, ona baktım. "Teyzemi yukarıya çağırır mısın? Onun da fikrini alalım. Kararsız kaldım ben."

"Tamam." Dedim gülümseyerek.

Odadan çıktığım gibi merdivenleri inmeye başladım. Duyduğum şeyler duraksamama neden olmuştu. Kimseyi dinlemek istemiyordum ama bana başka bir çare bırakmıyorlardı!

"...Ben de diyom ya işte, daha adamın kırkını bile beklemeden düğün yapıyorlar."

"Kız kırkını bırak iki haftayı bile zor beklemişler bacııım!"

"Ben de ne duydum. Bu Alparslan cenazenin olduğu gün kızı kaçırıp nikah kıymış ya."

"He bacım sus, sus. Kudurmuş bunlar. Hele o Suna yok mu Suna? Olmaz diye diye adama nikahı kıydırdı ya, pes vallaha. Allah bilir evlenmeden de mercimeği fırına vermiştir bunlar."

Yuh!

Daha fazla bu saçmalığı dinleyemezdim. Ağızlarının payını vermek zorundaydım.

Kalan birkaç merdiveni de hızla inerek küçük odaya hışımla girdim. Hepsinin bakışları da hızla bana dönmüştü. Öfkeliydim ve öfkeli olduğumu bilmelerini istiyordum. Konuşmaya başlamadan önce bizi başka kimsenin dinlememesi için kapıyı kapattım.

"Nasıl bir kadınsınız siz?"

"O ne demek kız?" dedi içlerinden biri.

"Nasıl olurda kendi hemcinsinizden birini bu derece aşağılayabilirsiniz? Bu hakkı size kim veriyor? Sizin de kızlarınız var, sizler de birer annesiniz. Başka bir kadının onurunu böylesine ayaklar altına alırken hiç utanmıyor musunuz?"

"Bana bakale sen!" dedi, ellilerinin başlarında olduğunu tahmin ettiğim bir kadın. Ayağa kalkıp ellerini belinin iki yanına yerleştirdi. "Sen kim oluyon da bize utanmaktan bahsediyon! Önce Halime'nin oğluna kuyruk sallayıp sonra Huriye'nin oğluynan adı çıkan sensin. Asıl utanmaz sensin kızım."

Birkaç adım atarak ona doğru yürüdüğümde korkarak geri çekildi. "Bana bak, benim hakkımda istediğinizi söyleyebilirsiniz ama arkadaşım hakkında o çenenizi kapalı tutacaksınız, anlaşıldı mı? Yoksa yaşlı maşlı demem saçını başını yolarım senin."

Kadın arka arka gidip koltuğa düştüğünde korkudan olduğu yere sinmişti. Güzel, korkmalıydı.

"Bugün onun en mutlu günü. O rezil ağzınızdan tek bir kötü kelime duyarsam en kirli çamaşırlarınıza kadar araştırır mahallenin girişine çarşaf diye asarım. Sonuçta ben bir gazeteciyim, unuttunuz mu?"

İşte bu son dediğimle hepsinin gözü korkmuştu. İyi olmuştu onlara. Bir daha kimsenin namusuna, onuruna dil uzatmamayı öğrenmeleri gerekiyordu. Odadan çıktığımda bile arkamdan konuşuyorlardı. Yüzsüzlük bu olsa gerekti.

"Şuna bak şuna, dağdan gelmiş bağdakine laf ediyo."

O dedikoducu kadınlara hadlerine bildirdikten sonra Suna'nın teyzesi Akgül ablayı yukarı götürmüştüm. Düğün saatine kadar Suna'yı süslemiştik ve muhteşem görünüyordu. Kabarık eteği ve dantelli gelinliğini söylenilene göre Alparslan yıllar önce yurtdışından getirtmişti. İncili mücevherleri ve saçlarının arasındaki ışıltılarla tam bir seksenler geliniydi.

Dışarıdan gelen davul zurna seslerini duyduğumuz an Suna heyecandan neredeyse bayılacaktı.

"Geldiler!"

"Sakin ol kızım," dedi Huriye teyze. "Endişeye mahal verme. Her şey yoluna girecek."

Suna'nın eli karnındaydı. Diğeriyle de kendini yelliyordu. Kendimi onun yerine koyabiliyordum. Heyecandan her an düşüp bayılabilirdi.

Halil elindeki kırmızı kuşakla odaya girdi. Arkasında da Kenan vardı. Suna tek çocuktu. Bu adeti yapması için ondan istediğinde Halil onu geri çevirmemişti. Kuşak üç kez bağlanmıştı beline. Sonra Halil duvağını kapattı. Kırmızı duvağı da başına örttükten sonra gitmeye hazırdık.

Suna, Halil'in kolunda dualarla evden çıkmıştı.

Düğünün salonda yapılacağını düşünsem de Alparslan bilerek mahallede yapmak istemişti. Amacının da evliliğini dosta düşmana duyurmak olduğunu söylemişti.

Suna'nın evden çıkışını izlerken ağlamıştı. Arkadaşımın hayatı boyunca sevileceğini bilmek de beni mutlu etmişti.

Yine davulla zurnalarla Alparslanların evinin önüne gelmiştik. Mahalle Yavuz ve Yasemin'in düğününden çok daha abartıyla süslenmişti. Bunun tek sebebin Alparslan'ın sabrının sonunda meyve vermesi olduğunu düşünüyordum. Masaların süslerinden tutun da orkestranın takım elbiselerine kadar her şey eksiksizdi. Tam da onlara yakışan bir düğündü.

Alparslan asla yerinde oturmuyordu. İlk danslarını çoktan yapmışlardı bile. Biz de oyun havasıyla kurtlarımızı döküyorduk. Kenan'ın delici bakışları sürekli üzerimdeydi. Sürekli birbirimize kaçamak bakışlar gönderiyorduk.

"Gülsüm nerde ya!" Dedi Suna, duymam için kulağıma doğru bağırmıştı. "Sabahtan beri görmedim zaten."

"Ben bir bakıp geliyorum."

Oynayanların arasından ayrılmadan önce Gülsüm'ün olduğu yere baktım. O da çoktan bana bakıyordu zaten. Yanına vardığımda onu kenara çağırdım. Başta gelmeye niyeti yoktu ama ısrarıma karşı çıkamamıştı. Bangır bangır çalan müzikten uzaklaştık.

"Ne oldu, niye çağırdın beni buraya?"

"Bak, benimle ne sorunun varsa var ama bugün Suna'nın en mutlu günü. Suna senin surat asıp bir kenara oturmanı hak etmiyor."

"Neyden bahsediyorsun sen? Ne sorunum olacakmış benim seninle?"

Ona yapma der gibi bir bakış attım. "Çocuk mu var senin karşında? Bakışlarının ne anlama geldiğini anlayamayacak kadar salak mıyım sanıyorsun? Başta beni Halil abiden kıskandın, sonra de Huriye teyzenin bana gösterdiği sevgiyi kıskandın, şimdi de arkadaşlarından mı kıskanıyorsun?"

"Ne kıskanmasından bahsediyorsun sen? Sen kimsin de ben seni kıskanacağım?"

"Doğru. Biz birbirimizin hiçbir şeyi değiliz ama birbirimizi görmeye devam edeceğiz. Bundan kaçamazsın. Bu yüzden o suratını düzelt ve arkadaşının en mutlu gününde yanında ol!"

"Sana ne be! Sana ne oluyor, bana emir mi veriyorsun sen?"

Gülsüm birkaç adım atıp bana diklenmeye başlamıştı. Rastgele havaya doğru salladığı elini bileğinden tutarak onu kendimi çektim. "Bana bak Gülsüm. Beni karşına alma. İnan bana, beni düşmanın olarak görmeyi istemezsin." Bakışlarını kaçırmamaya çalışıyordu ancak gözbebeklerindeki korkuyu hissetmiştim. "Beni sevmiyor musun? Umurumda bile değil ama o saklamayı bile beceremediğin öfkeni kontrol altına almaya çalış yoksa ben alırım. Bu da sana son sözüm olsun."

Onu arkamda bırakıp tekrardan meydana geldiğimde takı töreni başlamıştı bile. Nereden geldiğini bilmediğin Kenan bir anda karşımda belirdi.

"Neredesin gülüm sen ya?"

"Geldim işte. Hediye sen de değil mi?"

"Bende, bende." Dedi, ceketinin cebini işaret ederek. "Beraber vereceğiz?"

Hediye benim hediyemdi ama Kenan bunu alırken birlikte takmamızı istemişti benden. Zaten parasını da o vermişti. Vermesiydi bile bu isteğini asla geri çevirmezdim. Gülümseyerek başımı salladım ona.

Dernekten bir sürü insanın gelmesiyle beraber takı sırası uzayıp gitmişti. Neredeyse yirmi dakika sıra beklemiştik. Alparslan'ın seveni çoktu. Onu bu gününde yalnız bırakmak istemeyen çok fazla insan vardı ve bir de olayların üzerine sıcak sıcak dedikodu koparmaya gelen insanlar da vardı. Ne diyebilirdim ki?

Nihayet sıra bize geldi.

"Allah hayırlı uğurlu etsin abim."

"Sağ ol Kenan'ım."

Birbirlerine sarıldıktan sonra Kenan ceketinin cebinden çıkarttığı kutuyu Alparslan'a uzattı. Alparslan kutuyu açıp içindeki kehribar tesbihi görünce duraksamıştı. Başını hızla kaldırıp Kenan'a baktı.

"Lan oğlum- Ne yaptın la sen?"

"Valla benim fikrim değildi abi. Hepsi Meryem'den çıktı."

Alparslan tesbihi eline alarak havaya kaldırdı. Kara gözlerini kısarak inceledi. Kopardığı tesbihin aynısıydı ve yalnızca imamesi farklıydı. Gümüşten yapılma ay yıldız vardı. Bunu ben istemiştim, beğeneceğini düşünmüştüm. Gözlerinin hayranlıkla parıldamasına bakılırsa başarmıştım da.

"Meryem." Dedi Alparslan. Tesbihi sıkarak göğsüne götürdü ve başıyla selam verdi. Bu onun teşekkür etme şekliydi.

"Hani benim hediyem?" Suna'nın sesindeki sahte kızgınlık ona bakmama neden oldu.

"Hiç yalandan kıskanmış gibi yapma. Ben sana hediyeni çoktan verdim." Dedim. Dantelli gecelikten bahsediyordum elbette.

Suna anlayınca kızardı. Bakışlarını kaçırdı. "Ne hediyesiymiş bu?"

Alparslan sorusu Suna'yı daha fazla utandırmıştı. "Ben sana sonra gösteririm, sus."

Kendimi tutamayıp bir kahkaha attım. Hepsinin bana bakmasına neden olmuştum ama kendini tutamamıştım, ne yapayım.

Takı töreninden sonra pasta kesildi. İnsanlar taze yapılmış çikolatalı pastaları midelerine indirirken bir anons geçildi. Alparslan tüm heybetiyle smokininin ceketini çıkartarak ortaya geçmişti. O an Suna ile göz göze geldik. Ne olduğunu anlamaya çalışır gibi bir hali vardı ama ben çoktan anlamıştım. Alparslan karısı için dans edecekti. Halil'den aldığı tahta kaşıkları parmaklarının arasına geçirerek çalan şarkıyla birlikte oynamaya başladı. Karga sesine rağmen güzel dans ediyordu.

Kenan'ın bakışlarını yakaladığımda gözlerimle Alparslan'ı işaret ettim. Ne demek istediğimi anlamış gibi başını eğdi.

"Sende onun gibi oynayabilir misin?" demiştim.

"Ayıp ettin, oynarız." Demişti o da.

Yani aklımdan geçen diyaloglar bunlardı. Bir anlığına kaşıkları tutup oynayanın Alparslan değil de Kenan olduğunu hayal ettim. Zeybek oynayışına bakılırsa kaşıklarla harikalar yaratırdı. Alnından akan terleri geniş sinesine doğru akarken, dirseklerine kadar katladığı gömleğinin açıkta bıraktığı kol damarları gözlerimin önüne geliyordu.

Kahretsin! Bedenim alev gibiydi.

Kenan evlenmeden benimle hiçbir şey yapmayacağını söylemişti ama şu anki durumun bunu kabul etmek istemiyordu. Onu istiyordum. Bana dokunmasını, en mahrem yerlerimle oyunlar oynamasını istiyordum. Biraz daha düşünürsem aklımı oynatabilirdim.

Tekrardan göze göze geldik.

"Ne oldu gülüm?"

"Yok bir şey." Dedim bakışlarımızla konuşurken. "Ben şimdi gidiyorum, arkamdan gel."

Kenan beni başıyla onaylamıştı. Oturduğum masadan kalkarak kabalağın arasından sıyrıldım. Ayaklarım beni eve doğru götürüyordu. Arada bir arkama bakıp Kenan'ın peşimden geldiğine emin oluyordum. Tüm heybetiyle arkamdan gelirken bile gözüme aşırı çekici gelmişti. Kahretsin! Bugün bana dokunmak zorundaydı!

Bölüm Sonu!

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.