İçeriğe geç

FARKLI ZAMANLARA AİDİZ

Bölüm 24 · 10 dk okuma

FARKLI ZAMANLARA AİDİZ

Bölüm 24

Bölüm 23 - Cenaze ve Düğün

"Bir çift göze aşık olursun, sonra bütün gözlere kör."

Cemal Süreyya.

*

"Babaaa!!!!"

Suna'nın yürek burkan feryadını duyduğumda merdivenleri çıkıyordum. Olduğum yere çakılı kaldım. Bu ölüm feryadıydı. Ardından acı çığlıklar ve gözyaşlarının takip ettiği ölüm feryadı!

Kadir'le karşılaşmamdan sonra Kenan'ları da alarak eve dönmüştük. Huriye teyze kızların bu kadar emek verdikten sonra gitmelerine izin vermemişti ve hep birlikte akşam yemeği yemiştik. Aslında bulaşıklardan sonra biraz oturup Kenan'la vakit geçirmek istiyordum ama Suna, Basri amcanın evde yalnız olduğunu söyleyince elimizdeki çökelekliyle eve dönmüştük.

Suna tabağı mutfağa bırakırken ben de üzerimdeki hırkayı portmantoya astım.

"Uyanmadı mı Basri amca?"

"Bu saate kadar uyanması gerekiyodu. Belki de uyanıp kahveye gitmiştir. Ben bir bakayım."

Ne olduysa ondan sonra olmuştu zaten. Suna yukarıya çıktıktan iki dakika sonra çığlığı evi inletmişti. Merdivenleri hızla çıkıp Basri amcanın odasına girdiğimde Suna'yı yerde yatan babasının başı ucunda bulmuştum.

Arkadaşımın gözleri yaşlı, bedeni ürkekti. Hıçkırarak ağlıyor, babasının adını sayıklıyordu. Hemen yanına çöküp onu kendime çektim.

"Ölmüş Meryem. Babam ölmüş."

Saçlarını okşayıp onu kendime daha çok çektim. Acı acı iç çekişleri, ağlamalarına karıştı. Gözyaşları tişörtümü ıslatıyordu ama umursamadım. İlk defa böyle bir şey yaşıyordum. Ne yapacağım hakkında hiçbir şey bilmiyordum ama arkadaşımın yanında olmam gerektiğine emindim. Onu böyle bir durumunda yalnız bırakamazdım.

Suna uzun süre ağlamaya devam etti. Onu kendi haline bırakmıştım. Ağlamaları yavaş yavaş kesilince omuzlarında tutup onu geriye çektim.

"Ben hemen geleceğim tamam mı? Hemen geleceğim."

Suna beni anladığını belli ederek başını salladı. Onu arkamda bırakıp gitmek istemiyordum ama mecburdum. Ona son kez baktıktan sonra evden çıkıp Kenanların kapısını çaldım. Şansıma kapıyı açan da oydu.

"Ne oldu gülüm, ne bu halin?"

Cevap veremedim. Dilim tutulmuş gibiydi. Kenan'ın arkasından abisi ve annesi çıktı.

"Meryem?"

"Kara kızım, hayırdır inşallah?"

Konuşmak için dudaklarımı aralamıştım ama kelimelerim beni bırakmıyordu. Kenan birkaç adım atarak önüme çıktı.

"Söylesene gülüm! Kötü bir şey mi oldu?"

"Basri amca." Dedim, en sonunda. "Ölmüş."

Huriye teyze hızla eline ağzına kapamıştı. Halil'le Kenan da şaşırmıştı ama tepki vermediler.

"B-ben ne yapacağımı bilmiyorum. Suna çok ağladı. Ba-basri amca öylece yerde yatıyor. Nefes alıp almadığına bakamadım. Doğruca buraya geldim. Bir şey yapın."

"Kenan?" dedi Halil, portmantodan aldığı ceketi üzerine gidiyordu. "Sen gidip Basri amcaya bak, ana sen de ambulansı ara. Ben de Alparslan'ı alıp geliyorum. Haydi!"

"Hemen oğlum." Dedikten sonra Huriye teyze içeride kayboldu. Halil ayakkabıları giyerek karanlık sokakta koşar adım ilerlerken Kenan'da benimle birlikte eve gelmişti. Merdivenleri çıkıp odaya girdiğimizde Suna'yı bıraktığım gibi bulduk. Ben hemen yanına geçerken Kenan da Basri amcanın başına çömeldi. İki parmağıyla kulağının altındaki damarı buldu. Birkaç saniye bekledi, bilmiyorum belki de bir dakika. Sonra bakışları beni buldu. Başını iki yana salladığında Basri amcanın gerçekten öldüğünü anlamıştım.

Suna da anlamıştı. Sanki Kenan onaylamadan önce babasının ölmediğine inanmak istiyordu. Hayatta kalan tek aile üyesinin de öldüğünü kabullenmek istemiyordu.

Biraz sonra Huriye teyze geldi. Suna'yı bir anne edasıyla bağrına bastı. Sırtını okşayıp saçlarını düzeltti. Ona teselliler verdi.

Halil ve Alparslan içeri girdiğinde oturma odasındaydık. Suna'nın çökmüş halini gören Alparslan olduğu yere çivilenmişti. Sevdiği kadının yaşlı gözlerine bakarken tek kelime bir edememişti. Koskoca Ülkü Ocakları Başkan Alparslan Türkoğlu sevdiği kadının tek bir damla gözyaşında dağılmıştı.

Bileğimdeki saat gecenin iki buçuğunu gösteriyordu. Bir saat önce ambulans gelip Basri amcanın cesedini götürmüştü. Biz evdeydik. Huriye teyze gitmek istememiş ve yanımızda kalmıştı. Suna bir süre sonra ağlamaktan uykuya kalınca Huriye teyze de yere yatak yapmış yanında uyumuştu. Benim ise uykum yoktu. Bu yaşananlar en az Suna kadar beni de yıpratmıştı. Ne yapacağımı bilmediğim için kendimi aptal gibi hissediyordum.

Üzerime hırkamı alarak dışarı çıktığımda Alparslan hızla önüme geçti. "Suna'm nasıl?"

"Az önce uyudu. Huriye teyze de yanında şimdi."

Alparslan rahatlamış gibi elleriyle yüzünü sıvazladı. Sonra birkaç adım atarak uzaklaştı. Halil kan kardeşinin peşinden ilerledi.

"Sen nasılsın gülüm?"

Kenan önüme düşen saçlarımı arkaya atıp beni kendine çektiğinde ona sarıldım. "Bilmiyorum hayatım. Suna çok üzüldü. Onu bulduğum anki hali gözümün önünden gitmiyor. Alparslan nasıl?"

"Ben hayatımda ilk defa onu böyle gördüm. Alparslan abi deli doludur, kolay kolay bir şeye canı sıkılmaz. Çabuk öfkelenir ama üzülmesi... Suna'ya çok üzüldü. Onu çok seviyor."

Kim sevdiği birinin üzüldüğünü görüp kahrolmazdı ki?

"Bundan sonra ne olacak?"

Kenan omuzunu okşadı. "Bilmiyorum gülüm. İnan bilmiyorum."

*

Otopsi raporunda Basri amcanın solunum yetmezliğinden öldüğü açıklanmıştı. Suna bunu öğrendiğinde kendisine çok kızmıştı. Hasta olduğunu bildiği halde onu yalnız bıraktığı için kendisini suçlamıştı. Huriye teyze dahil hepimiz onun bir suçu olmadığına onu ikna etmeye çalışmıştık. Zor olsa da bu biraz başardığımızı düşünüyorduk.

Suna başta çok ağlamıştı ama şimdi ferahtı. Onu anlayabiliyordum. Bu yaşına kadar kendi başına çalışarak babasına bakmak zorunda kalmıştı. Bir nevi babası onun prangalarıydı. Ölümüyle prangalarından kurtulmuş oldu.

Basri amcanın ölümü Suna'yı özgür bırakmıştı.

Kayan başörtümü bir kez daha düzelttim. Basri amcanın cenazesini az önce mezarlığa defnetmiştik ve şimdi de kuran okutuyorduk. Cenazeye çok fazla insan gelmişti. Erkekler dışarıda oturuyordu, biz kadınlar olarak da içerideydik. Mahalleli ellerinde kazanlarla yemekler getirmişti. Cengiz'in annesi Fatma teyze de helva kavurmuştu. Çok güzel kokuyordu ama midem almıyordu yemeye. Suna da tek bir parça bile götürmemişti ağzına. Gelen misafirlerin başsağlıklarını dinliyordu.

Huriye teyze onun yanındaydı. Ona son kez baktıktan sonra benim için verdikleri tabağı alarak evden çıktım. Kenan hemen karşıdaki sıralı sandalyelerde oturuyordu. Beni görünce oturduğu yerden kalkarak yanıma geldi.

"Sana getirdim. Yemek yedin mi?"

Başını yana eğdi. Kahve irisleri parıldıyordu. Tabağı tuttuğum elimin üzerine elini koydu. "Kurban olurum sana. Yedim ben, sen yedin mi asıl?"

"Canım istemiyor."

"Olmaz öyle." Çatalı alarak pilava daldırdı ve bana uzattı. "Aç ağzını."

Canım gerçekten yemek istemiyordu ama onu kırmak da istemiyordum. Dediğini yaparak saman tadındaki pilavı yemeye çalıştım. Göz ucuyla etrafa baktığımda çoğu bakışların üzerimizde olduğunu fark ettim. Lokmamı güçlükle yutarken Kenan nereye baktığımı gördü. Omuzunun üzerinden onlara baktı. Çoğu bakışlarını kaçırmıştı.

Bakanlardan biri de Salih'ti. Bana öfkeyle bakıyordu. Onu reddettikten sonra Kenan'la birlikte olmam hoşuna gitmemişti anlaşılan. Keşke umurumda olsaydı.

"Bakma sen onlara." Dedi. Parmakları oyalı başörtüme uzandı. Sürekli kaydığı için benim yerime düzeltti. "Çok yakışmış."

Cenazedeydik, gülmemem gerekiyordu. Utanarak bakışlarımı kaçırdım.

"İleride kapanmayı düşünüyor musun?"

"Kapanmamı ister miydin?"

Omuzlarını kaldırıp indirdi. "Senin kararın. Her türlü kabulümsün."

Kapanmayı hayatım boyunca hiç düşünmemiştim. Annem de açıktı zaten. Kapalı olsaydı ben de kapanır mıydım emin değildim. Kendimi böyle daha rahat hissediyordum.

Kenan'ın beni büyülenmiş gibi izleyen kahve gözlerine baktım. Beni düşünmesi, fikirlerime önem vermesi çok hoşuma gidiyordu. Sanki gerçekten karı kocaymışız gibi... Sırf bu hareketleri yüzünden evliliğe sıcak bakıyordum.

Kapının açılma sesini duyunca başımı oraya çevirdim. Suna uzaktan gelen akrabalarını yolcu ediyordu. Amcasına ve yengesine sarıldı. Onlar giderken Suna bir kez daha ağlamaya başlamıştı. O sırada Alparslan'ın kükreyen sesini duyduk.

"Yeter!" diye bağırdı.

Sesi bir mahalleyi ayağa kaldıracak kadar güçlüydü. Tüm başlar ona çevrilmişti.

"Yeter bu kadar yas! Ölen öldü, Allah rahmet eylesin. Haydi, şimdi herkes evine! Haydi!!"

Millet öylece ona bakıyordu. Alparslan'ın bu gereksiz çıkışmalarına alışmış gibilerdi. Ben neden böyle söylediğini anlamaya çalışırken bir kez daha bağırdı ve insanların ufaktan kaçmalarına neden oldu.

Daha sonra Alparslan ağlayamaya devam eden Suna'nın kolundan tuttu. "Sen de benimle geliyorsun!" dedi.

Kızı zahmetsizce çekiştirip götürürken bakakalmıştım. Kendime geldiğimde arkalarından Suna'nın adını seslendim. Suna omuzunun üzerinden bana endişelenmemem gerektiğini söyleyen bir bakış atana kadar peşlerinden ilerlemeyi düşünmüştüm.

"Suna'ya bir şey yapmaz değil mi?"

Kenan delirmişim gibi bir bakış attı. "Alparslan abiden bahsediyoruz. Konuşur geri getirir, merak etme sen."

"Umarım."

*

Yazardan

Önce annesini kaybetmişti, sonra mutlu olma şansını. Ve şimdi de kalan tek ailesini, babasını kaybetmişti. Bir de bu adam vardı işte. Keçi gibi inatçı, onun sevgisini elde etmekten asla vazgeçmeyen bu koca adam!

Onu ilk gördüğü anı hatırlamaya çalıştı. Üç kuruş para kazanmak için girdiği fabrikaya giderken önünü kesmişti. O an, onun kara gözlerinde gördüğü kararlılık bugün hala devam ediyordu. Aynı kararlılık aynı heyecanla peşini bir an olsun bırakmamıştı. Nedenini merak ediyordu? Onun gibi bir adam neden kendisi gibi sıradan bir kadının peşinden giderdi ki? Neresi beğenmişti? Neresi güzeldi? İri gözlerini mi, incecik dudaklarını mı yoksa herkesin dilinde olan huysuzlukları mı?

Neden bunca yıl sonra bile onu sevmekten vazgeçmemişti?

Neden?

Artık içini kemiren bu soruları ona sorabilirdi.

Öncesinde onu nereye götürdüğünü bilmediği adama izin vermek istiyordu. Islanmış yanaklarını gelişigüzel sildi. Daha önce bir elinin parmak sayısını geçmeyecek kadar bindiği arabanın camından dışarıyı seyretti. Bir sokakları daha önce görmemişti. Nereye gittiklerini bilmiyordu.

"Nereye götürüyon beni?"

"Adam gibi konuşacağımız bir yere!"

Araba durana kadar başka bir şey konuşmamışlardı. Geldikleri yer bir tepeydi. Alelade bir tepe de değildi. Bu tepe onların daha önce de geldikleri, Suna'nın Alparslan'ı ilk kez reddettiği o tepeydi.

Arabadan ilk Suna inmişti. Alparslan kapıyı sertçe kapatarak kadının karşısına geçti.

"Niye geldik buraya?"

"Dedim ya adam gibi konuşacağız diye!"

"İyi! Kendin konuş. Başsağlığına gelen insanları niye kovdun onu anlat!"

Suna kollarını göğsünde bağlayarak ondan uzaklaştı. Öğlen saatlerinde farklı görünen manzaraya kaşlarını çatarak baktı.

"Ulan-"

Alparslan kendisine inatçı diyen ama asıl inatçı olan bu kadının yanında öfkesini kontrol etmekte zorlanıyordu. Sabırlı olmaya çalıştı. Buna mecburdu.

"Suna'm, sultanım, ay yüzlüm... Gelenler seni ağlatıyordu, o yüzden kovdum onları." Dedi, bir iç çekerek. Siyah paltosunu geri çekerek kaba ellerini beline yerleştirdi. "Bak güzelim, bu zamana kadar her dediğine sustum ama bu saatten sonra beni susturamazsın. Beni niye istemediğini bana söyleyeceksin!"

"Sana hiçbir şey söylemek zorunda değilim Alparslan!"

"Zorundasın!" diye kükredi adam. Sevdiği kadının korkuyla geriye çekildiğini fark edince bu sefer sesini alçalttı. "Nasıl bir yürekmiş bu sendeki? Ulan taş olsa çatlar! Ya uğruna ciğerimi çıkartıp vereceğim o kör gözlerin? Seni deliler gibi sevdiğimi nasıl görmezsin ulan? Sana taptığımı, baş tacı yaptığımı, yoluna paspas olduğumu nasıl görmezsin!"

Gözleri doldu. Canı yanıyordu ama sormak zorundaydı.

"Beni niye sevmiyorsun?"

"Sen niye beni seviyosun?!"

Bu ne demekti şimdi? Nasıl bir soruydu bu? Onu niye seviyordu?

"Neyimi seviyosun? Niye vazgeçmiyosun benden? Niye seni her reddettiğim günün akşamına kapımda bitiyosun? Benden ne istiyosun sen Alparslan? Ne?"

"Seni istiyorum." Dedi usulca.

"Senden seni istiyorum Suna'm... Seni niye seviyorum öyle mi? Ulan ben gözlerimi seninle açtım be. Yüreğime işleyen o ela gözlerini, aklıma kazınan o yüzünü seviyorum. Utandığın zaman kaçırdığın bakışlarını, heyecanlandığın zaman parmaklarınla oynamaya başlamanı seviyorum. Kızdığında çattığın kaşlarını, öfkelendiğinde astığın suratını, saçlarını alımla geriye savurmanı seviyorum. Senin fark etmediğin ama uğruna aklımı oynattığım her ufak detayına kadar seviyorum seni."

Şimdi Suna'nın da gözleri dolmuştu. Bunları duymayı beklememişti.

"Sen bana bir kere gül diye kapında yatıp kalktım ben. O yüzünü bir kere olsun görebilmek için katlandığım bütün o şaklabanlığa. Yav 33 yaşında adamı küçücük bebelerin dilinde sakız ettin ulan. El insaf be."

"Beni niye reddedip durduğunu söyle artık."

Suna dayanamadı. Madem her şey ortaya çıkıyordu, onun da söyleyecekleri vardı elbet. "Anam söz verdirdi! Babam rıza göstermedi. Ne yapacaktım? Onların rızası olmadan seninle evlenecek miydim? Mutlu olur muydum?"

"Şimdi daha mı mutlusun?"

"Değilim!" diye patladı. "Oldu mu? Duymak istediğin bu muydu?"

"Yapma Suna'm. Senin mutsuzluğunla mutlu olabileceğimi mi sanıyorsun? Beni hiç tanımamışsın."

Onu nasıl tanıyabilirdi ki? Ona yaklaşmaktan korktuğu gibi onu tanımaktan, tanırsa ona bağlanacağından korkmuştu. Onunla konuştuğu her an anasına verdiği söz gözlerinin önüne geliyordu. Babasının attığı tokat yanağını ilk günkü gibi sızlatıyordu.

Karşısındaki bu iri bedenin üzerine doğru yürümesini izledi. Ellerini avuçları arasına almasına izin verirken kalbi yerinden çıkacakmış gibi çarpıyordu. İlk defa birbirlerine dokunmuyorlardı ama ilk defa böyle hissettiğine emindi. Vücudu alev almış gibiydi.

"Bak biliyorum, kimsem kalmadı diye üzülüyorsun ama ben varım. İzin verirsen kocan olarak arkanda dururum..." Sesi yalvarır gibiydi artık. "Hadi Suna'm, hadi sultanım. İzin ver. İzin ver de biz de mutlu olalım artık. Sen evet de, hemen şimdi belediyeye gidip yıldırım nikahını basayım! Yeter ki evet de bana."

Sevmeye korktuğu adam karşısında yalvarıyordu. Onun için, onun sevgisi için savaşıyordu. Hiçbir şeyin önemi kalmamıştı artık. Ne annesine verdiği sözün, ne de babasının rızasının. Ömründe hayatında bir kerecik kendi dilediği gibi yaşamak istiyordu. Mutlu olmak istiyordu.

"Evet."

"Ney?"

"Evet diyom Apo! Seninle evlenirim diyom. Hemen şimdi gidip nikâhı basalım diyom!"

"Ne diyon sen?" Otuz iki diş birden gülümsemeye başladı adam. Heyecandan ne yapacağını şaşırdı ve kızı kucaklayarak etrafından döndürdü. "Allah be!"

Suna utançtan kızarıp bozarırken bakışlarını kaçırmakla meşguldü. Alparslan'ın onu kucağından indirip uçuruma doğru kollarını açarak bağırmasını seyretti.

"Duydun mu Angara'm! Suna'm bana evet dedi!"

"Deli."

Alparslan omuzunun üzerinden ona baktı. "Senin delinim ulan!" dedi. Kızın yüzünü avuçlarının arasına alarak. En yeni duygularla izledi onu. Sonra elini tuttu. "Hadi hadi, vakit kaybetmeyelim. Daha fazla bekleyemem!"

Genç kadın bir kahkaha attı. Alparslan yalnızca arabaya binerken bırakmıştı elini. Bu durumdan asla şikâyetçi değildi. Hoşuna bile gitmişti. Onu seviyordu. Çok uzun zamandır seviyordu, kabullendiğinden daha uzun bir zamandır. Şimdi ise onunla evleniyordu. Tek pişmanlığı bunu daha önce yapmamış olmasıydı. Bugünden sonra onu mutlu eden her şeyi yapacaktı. Sevdiği adamla evlenmek de dahil...

Bölüm Sonu!

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.