İçeriğe geç

FARKLI ZAMANLARA AİDİZ

Bölüm 23 · 10 dk okuma

FARKLI ZAMANLARA AİDİZ

Bölüm 23

Bölüm 22 - İki Düşman

"Biliyor musun, her şeyden haberim var ama bazı şeyleri bilmek istemiyorum."

Tolstoy

*

Başımı önümdeki gazete yığınından kaldırıp belimi esnettim. Bu sandalye gerçekten de rahatsız ediciydi. Bu işkenceye katlanmamın tek sebebi valinin oğlu hakkında edineceğim bilgiler yüzündendi.

Hafta sonuydu ve sabahın erken saatlerinde kalkıp doğrudan kütüphaneye gelmiştim. Yoldayken aldığım bir simit ve ayrandan sonra tekrardan acıkmıştım ama burayı bırakıp gidemezdim.

Bu âna kadar öğrendiklerim şunlardı;

Bir. Kadir 15 yaşındayken kapkaççılıktan on gün ıslahevinde yatmıştı.

İki. 18 yaşındayken ruhsatsız silah bulundurduğu için gözaltına alınmıştı ancak babasının nüfuzlu olmasından hızla serbest bırakılmış ve dosyası açılmadan kapanmıştı.

Üç. Yasaklı madde ticareti yapan bir örgütün başında olduğu haberi basına yansımış ancak ve yine babası sayesinde haber yalanlanmıştı.

Bunlar basit suçlardı ve kolaylıkla reddedilebilirdi. Bu yüzden kendi zamanımda yaptığım araştırmamı da listeye ekledim. Ölümünden sonra ortaya çıkan kumar ve vergi kaçakçılığı gibi gizli haberleri.

Tüm bunları kanıtlamam özellikle de bu zamanda ve tek başıma oldukça zor olacaktı. Bazen zaman yolcusu olduğumu birilerine açıklayabilseydim diyordum. O zaman belki de çoğu şey daha kolay olurdu. En azından kimseye yalan söylememiş olurdum.

Topladığım bilgileri bir dosyanın içine koyarak kütüphaneden ayrıldım. Eve geçmeden önce Alparslan'ın ofisine uğramam gerekiyordu. Dün özellikle gelmemi istemişti. Kapıdakilere baş selamı verdikten sonra doğrudan ofise çıktım. Alparslan masasında oturuyordu.

"Gel Meryem, gel." Dedi. Kehribar tesbihini sol elinden sağ eline aldı. "Kapıyı kapat."

Kapıyı kapatarak sandalyeye oturdum.

"Ne oldu, bir şey mi oldu?"

"Yok yav, bugün sen dernekte işe başlayalı tam bir ay oldu. Eh, sözümü yerine getirmeliyiz değil mi?" dedi, masasının çekmesinden bir zarf çıkartıp bana uzattı. "Bu senin."

Bu geçmişte kazandığım ilk paraydı. Bununla önce evin kirasını ödeyecektim. Ardından Kenan'a bir hediye almak istiyordum. Henüz ne alacağımı düşünmemiştim ama elbet bulurdum.

"Teşekkür ederim."

Zarfı Alparslan'ın elinden aldım. Ayağa kalkacağım sırada sesi beni durdurdu. "Eve mi gidiyon?"

"Evet?"

"Şey ya... Basri abi nasıl? Geçen geldim ama Suna'mı biliyorsun, geçiştirdi beni."

"İyi değil." Dedim, doğruyu söyleyerek. "Her geçen gün daha kötüye gidiyor. Aldığın ilaçları veriyoruz ama bilmiyorum, fayda etmiyor gibi. Basri amca o gün Suna'nın kendi kızı olduğunu hatırlayamadı. Sadece bir saniyeliğineydi ama Suna çok üzülmüştü."

Alparslan çenesini sıkarak duymadığım bir küfür söyledi. "İzin vermiyor ki amına koyuyum. İnatçı karı! Bir izin verse, bir daha üzülmesine gerek kalmayacak ama vermiyor işte!"

"Bana kalırsa çabalamaktan asla vazgeçme. Suna'nın yıkılmaz duvarlarını aşacaksın ama zaman gerekecek."

"O ne demek şimdi?"

"Hiçbir şey."

Gözlerini kıstı. "Bir şey biliyorsun sen. Söyle hele."

Kahretsin! Alparslan'ın ne kadar akıllı olduğunu unutmuşum... Onu biraz olsun tanıyorsam beni konuşturmadan buradan gitmeme izin vermeyecekti. Ancak ben de bu konuyu bilmesini istiyordum. İşin kötü tarafı ise Suna bana kızabilirdi.

"Anlatacağım ama bana bir söz vermelisin. Bu konuştuklarımız aramızda kalacak ve duyduklarından sonra Suna'ya hesap sormaya gitmeyeceksin... Suna benim en iyi arkadaşım. Aramızın bozulmasını istemiyorum ama bu anlatacaklarımı da duyman gerektiğini düşünüyorum."

"Söz veriyorum." Dedi.

Doğru kelimeleri bularak anlatmaya başladım. "Basri amcayı hastaneye götürdüğünüz gün Suna'yı sizi sordum. Seni neden sürekli reddettiğini. O da bana geçmişinizi anlattı, sana neden hayır dediğini falan..."

"Neden demiş?"

Bildiği için mi soruyor yoksa bilmediği için mi anlayamadım. Yine de devam ettim. "Suna'yı istemeye gittiğiniz akşam siz gittikten sonra ailesiyle kavga etmiş. Babası ona bir tokat atmış. Annesi de yemin verdirmiş. Eğer seninle evlenirse hakkını helal etmeyeceğini söylemiş ona."

Alparslan öfkeyle soluyordu artık. Onun bu halini görmemem için döner sandalyesini yana çevirmişti. Birkaç saniye geçti belki birkaç dakika. Masaya yumruğunu sertçe vurmasıyla adeta yerimden sıçramıştım. Yumruğunun arasındaki kehribar tesbihin boncukları etrafa saçıldı.

"Sordum ona. Beni niye istemediğini sordum! Bir kere bile ağzını açıp seni bu nedenden istemiyorum diyemedi!"

"Bence Suna da seni seviyor. Sevgisini senin kadar gösteremiyor belki ama seviyor. Ondan vazgeçme."

"Vazgeçmek mi?" Masaya ellerini koyarak bana doğru eğildi ve kelimelerini bastırarak konuştu. "Ancak ölürsem Suna'dan vazgeçerim."

Sözleri beni sevindirmişti. Aşkından vazgeçmeyen bir âşık... Bu tür şeylerin yalnızca kitaplarda, filmlerde olduğunu sanırdım. Güya zaman yolculuğu da efsaneydi. Daha ne kadar yanılacaktım acaba?

"Tamam, sen gidebilirsin artık. Söz verdim. Aramızda konuşanlar aramızda kalacak."

Sözlerine güvendim ve ofisinden çıktım. Mahalleye girdiğimde mis gibi kokular burnuma doluşmuştu. Hemen Huriye teyzenin bu hafta kışlık için çökelekli yapacağını hatırladım. Zaten köşeyi döndüğümde tezgâhları kurulmuştu. Yanları vardığımda gülümsedim.

"Oo, kolay gelsin hanımlar!"

"Kolaysa başına gelsin kızım." Dedi kadınlardan biri.

"Gel kara kızım, hangisinden yiyosan al bir tane. Kokmuştur şimdi."

"Ta sokağın başından geliyor kokusu zaten." Dedim. "Ama önce bir ellerimi yıkayıp geliyorum."

Eve girdiğimde doğrudan odama çıktım. Elimdeki dosyayı kıyafetlerimin arasına koyduktan sonra banyoda ellerimi yıkayıp aşağıya indim. Suna da babasının odasından çıkıyordu.

"Sen mi geldin?" dedi beni görünce.

Başımı salladım. "Basri amca nasıl?"

"Zorla uyuttum. Kahveye gidecem diyor, dinlemiyor beni!" dedi sıkıntıyla solurken. "Yoruldum artık."

Gözleri dolunca kendimi ona sarılırken buldum. Alparslan'a söylediklerim doğruydu. O gerçekten de benim en yakın arkadaşımdı. Onun üzüntüsü beni de üzüyordu. Artık onun da mutlu olduğunu görmek istiyordum.

"Derdini veren Allah dermanını da verir. Hiç üzülme."

"İnşallah."

Suna kendine gelince birlikte bizimkilerin yanına geçtik. Huriye teyze sıcağından bir çökelekli vermişti bana. Verirken de çökeleği övmekten geri durmamıştı. Suna kollarını sıvayarak sacın önüne geçip Fatma teyzeye yardım etmeye başlamıştı. Gülsüm de açılan hamura iç döküyordu. Yasemin yoktu. Annesi hastalandığı için ona bakıyormuş.

"Afiyet olsun kızımm. Haydi," dedi kadınlardan biri. "Yediysen kollarını sıyır da işe giriş."

Lokmam boğazımda kaldı. "Ben mi?"

"Hee sen." Dedi. Yandan bir bakış attı. "Yoksam bilmiyon mu?"

"Her şeyi bilir benim kara kızım."

Huriye teyzenin beni her fırsatta övmesi peki?

"Benim gelinlerim her şeyi bilir anam."

Ne?

Bu sefer gerçekten boğuluyordum sanırım. Katmer boğazımda kalıp beni birkaç saniyeliğine nefessiz bırakınca Suna'nın sırtıma vurması beni ancak kendime getirebilmişti. Bıyık altından gülmesine de yalnızca göz devirebilirdim.

"İyi misin kız, su vereyim mi?"

Başımı sallamakla yetindim. Suyu içtikten sonra biraz rahatlamıştım.

"İyi misin kara kızım?"

Tam iyiyim bir şeyim yok diyecekken kadınlar hep bir ağızdan bağırmaya başladılar.

"Amann! Essah mı diyon gı?"

"Ne zaman oldu gı bu?"

"Bize niye söylemiyon?"

Ve bunun gibi bir çok şey.... Gelin mi? Bu işi bu kadar çabuk ortalığa döktüğü için Kenan'a kızmalıydım aslında! Onu oyalamayı düşünürken anne faktörünü düşünmemiştim. Kahretsin! Nasıl çıkacaktım ben bu işin altıdan?

Huriye teyze gururlu bir gülümseme takındı yüzüne. Göğsünü kabarttı. "Daha yeni oldu gı. Gençler aralarında konuşup anlaşmışlar. Eh Meryem'den güzel gelin mi bulacam? Eğitim görmüş, görgülü, saygılı, hamarat... Kenan'ımlan da pek bir yakışıyorlar he. Boyu boyuna huyu huyuna."

"Halime oğlu Salih'e istediydi bu kızı. İşte kime niyet kime kısmet demişler."

"Bakın karılar. Hiç darılıp küsmek yok. Bu kız bundan sonra benim gelinim sayılır. Kenan'ın helalidir. Başka bir herifin adını anmayın daha. Duymayacağım ha."

"Aman eyi, eyi. Bir şey demiyoz."

Huriye teyze herkesin ağzını kapatmıştı. İş bitip evlerine dağıldıklarında asıl dedikodu o zaman dönerdi. Benim ise hiçbir şeyi umursadığım yoktu. Kenan'la iyi geçindikten sonra diğerleri beni ilgilendirmiyordu. Arkamdan istediklerini konuşabilirlerdi.

Huriye teyzenin övgülerini boşa çıkarmamak için kolları sıvamıştım mecbur. Kimsenin ne konuştuğunu umursamıyor olabilirdim ama bu konuda laf söylemelerine izin veremezdim. Zaten Huriye teyze bana ne yapacağımı teker teker söylemişti. Hamuru açıp, yağlayıp, iç koyuyordum. Suna da pişiriyordu.

Yorulduğum bir ara diğerlerinin sohbetine kulak kesildim. Fatma teyze Cengiz'den bahsediyordu.

"...He işte, ortalığın hastalığı diyorlar. İki gündür yataktan çıkartamıyom. Doğru düzgün yemekte yemiyor zaten. İki lokma yedirecem diye canım çıkıyor."

"E o zaman ben Cengiz abiye biraz çökelekli götüreyim. Hem o çok sever."

"Hee, bir götür bakalım. Belki yer."

Ayşenur heyecanla ayaklandığı sırada annesi kaşlarını çattı. Muhtemelen gitmemesini söylemek için ağzını açtığı sırada yerimden kalktım. "Yalnız gitme, ben de seninle geleyim."

Yorulduğumu bahane ederek eve girdim. Ellerimi yıkayıp dışarı çıktığımda Ayşenur sıcak çökeleklileri gazeteye sarmıştı. Birlikte yürümeye başladık. Cengizlerin evi pek uzakta değildi zaten. Çökelekliler soğumadan getirebilmiştik. Beşinci çalışta kapıyı açmıştı Cengiz. Bizi karşısında görünce şaşırmıştı.

"Sana çökelekli getirdik Cengiz abi."

Hala şaşkınlıkta olan Cengiz, "Eyvallah." Dedi yorgun bir sesle.

"Hasta olduğunu duyduk. Şimdi nasılsın?"

"Gördüğün gibiyim."

"Bak, eksiğin falan varsa yardım edebiliriz."

"Düşünmen yeterli." Dedi, elini göğsüne koyarak. "Ama ben başımın çaresine bakarım."

"Tamam ama bir şeye ihtiyacın olursa hiç çekinme."

Ayşenur hala sıcak olan hamur işini Cengiz'e uzattı. "Sen çok seversin diye getirdim. Yani Meryem ablamla birlikte getirdik. İstersen yine getiririz. Geçmiş olsun Cengiz abi."

Cengiz'le vedalaştıktan sonra eve doğru yürümeye başladık. Ayşenur'la Cengiz konusu hakkında konuşmak istiyordum. Onunla gelmemin sebebi de buydu zaten. Nasıl başlayacağımı düşündükten sonra yumuşak bir ses tonuyla konuştum.

"Ayşenur, ben senin ablan sayılırım. Biliyorsun değil mi? Bana her şeyini anlatabilirsin." Dedim. Bakışlarını benden kaçırıyordu. "Bana söylemek istediğin bir şey var mı?"

"Yok abla. Ne olabilir ki zaten?"

"Benim söyleyeceklerim var ama."

Adımlarını durdurduğunda onunla beraber ben de durdum. Gözlerindeki endişe ve yakalanma korkusunu fark etsem de söyleyeceklerimden geri durmadım. "Yaşın henüz küçük, elbette hoşlandığın erkekler olacak hayatında. Bu bir genç kız için en doğal şey... Senin yaşlarındayken ben de birinden hoşlanıyordum. Hatta âşık olduğumu bile düşünmüştüm. Komşumuzdu ve benden on yaş büyüktü. Bana sürekli çok iyi davranırdı. Ben babasız büyüdüm Ayşenur. Onun ilgisi o zamanlar aradığım bir şeydi. Sürekli onu görürdüm, artık dayanamayacak gibi olduğum bir gün hislerimi ona açıkladım. Beni kardeşi gibi gördüğünü söylemişti. Ve o günden sonra da bir daha asla benimle ilgilenmedi. Benden hep uzak durdu."

Yürümeye devam ettik. Bundan sonra söyleyeceklerimi kimse duymasın diye etrafı gözledim. Kimseler yoktu.

"Cengiz'e olan bakışlarını gördüm." Utanmaması için hızla devam ettim. "Abinle aynı yaşta olduğunu biliyorsun. Şu anda hissettiğin şeyler gelip geçici, inan bana. Gerçek aşkı bulduğunda çok daha farklı hissedeceksin emin ol. Lütfen sözlerimi yanlış anlama. Seni düşündüğüm için söylüyorum bunları. Benden başka kimse bilmeyecek zaten."

Ayşenur bir şey söylemedi. Sessizce yolumuza devam ettik.

Bu konuşmamızdan sonra ne yapacağını bilmiyordum. Belki de Cengiz'e karşı beslediği hislerine devam edecekti. Sonuçta bu sevdaydı. Geçici de olsa vazgeçilmesi zordu.

Akşam yediye kadar çökelekli yapmaya devam ettiler. Kadınlar ikişer tane alarak evlerine dağılmışlardı. Gülsüm, Suna ve ben de kalabalığı topluyorduk. Huriye teyzenin üstü başı un olduğu için hızla banyo kazanını yakmış ve girmeden önce de hala gelmeyen oğullarını çağırmamı istemişti. Benim de canıma minnetti zaten. Kenan'ı çok özlemiştim.

Üzerime bir hırka alarak evden çıktım. Şu sıralar akşamları daha fazla esiyordu. Zaten kış kapıdaydı. Günler geçip giderken henüz hiçbir şey yapamadığım için kendimi suçluyordum.

Onu gördüğümde ise kendime hâkim olamadım. Yine Halil'le aynı yerde konuştuktan sonra kendisini bekleyen korumalarına doğru gidiyordu. Ancak beni görünce duraksadı. Aramızda yirmi metre ya var ya yoktu. O kibirli yürüyüşüyle tam önümde durdu.

İğrenç gülümsemesi sinirlerimi bozuyordu. Karşımda baş selamı verdi. "Sizi bir yerlerde gördüğüme eminim." Dedi. O başını nasıl da ezmek istiyordum... "Hatırladım. Sizi mitingde görmüştüm. Adalet Sarayının önündeki mitingde."

"Daha önce de karşılaşmıştık." Dedim. Bilerek bunu söylemediğine emindim.

Başını sallayarak gülümsedi. Yüzümü incelerken midem bulanıyordu. "Beni her gördüğünüzde neden kaşlarınızı çatıyorsunuz?"

"Siz neden sürekli gülümsüyorsunuz?"

"Surat asmak için bir nedenim olduğunu sanmıyorum. Ama sizin var gibi."

"Var."

Bu saatten sonra ondan nefretimi saklayamazdım. Beni tanımasını istiyordum. Her daim ensesinde olduğumu, bir gölge gibi onu takip edeceğimi bilmesini istiyordum.

"Sizi ailemden birinin yanında görmek öfkemi uyandırıyor. Surat asmama neden oluyor."

"Aile?" diye sordu, sahte bir şaşkınlıkla. "Ha siz Halil'den bahsediyordunuz. Bir nişanlısı olduğunu duymuştum, o siz olmalısınız."

"Değilim."

"Peki o halde... Şöyle açıklayayım. Endişeleriniz olacaktır elbet, sizi anlıyorum-"

"Kim olduğunuzu biliyorum ve ne iş yaptığınızı. Neler yapacaklarınızı, gizli ne dolaplar çevirdiğinizi." Suratındaki ifadeye bakılırsa onu şaşırmıştım. "Ben de size şöyle açıklayayım, ailemin başına bir karabasan gibi çöküp musallat olmanıza izin vermeyeceğim."

"Dersinizi iyi çalışmışsınız anlaşılan."

"Çok iyi çalıştım hem de." Bu sefer gülme sırası bendeydi. "Hadi sizinle bir anlaşma yapalım. Siz Halil'le yaptığınız işe son verecekseniz ve ben de bildiklerimi yalnızca kendime saklayacağım."

"Afedersiniz, adınız neydi?"

"Meryem Başer." Dedim bastırarak. O kalın kafasına kazımak istiyordum adımı.

"Afedersiniz Meryem Hanım, ancak bana hiç de tehditler savunacak biri gibi görünmüyorsunuz."

Alay ederek gülümsemesi beni ciddiye almadığı anlamına geliyordu. "İnanın bana, ailem söz konusu olduğunda yapabileceklerimin bir sınırı yok."

Tek kaşını kaldırdı. "Gözü karalığınız kalbimi fethetti. Ancak hayır, anlaşmanızı kabul etmiyorum. Sizin sözde korkutucu, kapalı tehdidiniz yüzünden milyarlar kazanacağım bir işi bitiremem. Darılmaca yok."

Zaten bu kadar kolay kabul etmesi sorun olurdu.

"Sizi ifşa etmemden korkmuyorsunuz?"

"Araştırmanızı iyi yaptığınız belli. O zaman benim kimin oğlu olduğumu da biliyor olmalısınız. Size mi inanırlar yoksa bana mı? Siz karar verin."

"Sorun değil. Ben savaşmaya hazırım. Asıl soru, ensenizde bir nefesin sizi takip ettiğini bilerek yaşamaya devam edip etmeyeceğiniz?"

Bir kahkaha attı. "Ensemdeki nefes sizinki mi oluyor şimdi? Peki, o da kabul. İtiraf edeyim dişli bir rakibimin olması beni daha sıkı savaşmaya itiyor. Şimdiden hoşuma gitmeye başladı bile." Bir adım atarak aramızdaki mesafeyi azalttı. "Umarım savaşın sonuna kadar kalabilirsiniz. O zaman sizinle baş başa bir yemek yemeyi çok isterim."

Onunla baş başa bir yemek mi? Kendimi bir uçurumdan atmayı yeğlerdim.

"Merak etmeyin, bu konuşma aramızda kalacak. İyi akşamlar."

Akşamına sokayım!

Kadir gittiğinde hareket etmek için acele etmedim. Az önce bir savaş başlatmıştım. Onun yenileceği bir savaş... Kazanmak zorundaydım. Çünkü bir kumar oynamıştım. Sevdiğim adamın ve onun abisinin hayatıyla kazanmak zorunda olduğum bir kumar oynamıştım!

Bölüm Sonu!

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.