"Sen bu dünyanın en güzel hissisin."
*
"Hala anlatmayacak mısın ne konuştuklarınızı?"
"Anlatmayacağım Kenan. Israr etme artık."
Kenan bir iç çekip bakışlarını yola çevirdi. Direksiyonu tutan parmaklarının boğumları beyazlamıştı. Halil'le ne konuştuğumuzu öğrenmek için deliriyordu. Dünden beri başımın etini yemişti ama yine de söylememiştim. Sadece bilmesi gerektiğini düşünmüyordum, o kadar. Ama Kenan yapısı gereği ısrar etmekte de keçi gibi inatçıydı.
"Nasıl ısrar etmeyeyim gülüm ya? Abim de bir şey demedi zaten."
"Bininci kez söylüyorum Kenan, önemli bir şey değildi. Öyle olsaydı ilk sana söylerdim, inan bana."
"İnanıyorum gülüm." Dedi, bakışlarını birkaç saniyeliğine yoldan çekerek bana çevirdi. Elimi tutup tersini uzunca öptü. "Bu dünyada en çok sana güveniyorum."
O an ondan sakladığım şeyler yüzünden suçluluk duygusuna kapıldım. Gerçek şuydu ki ona söyleyip söylememe arasında kararsızdım. Bana inanıp inanmayacağı meçhuldü. Ya inanırsa? Bu ihtimal en kötüsüydü. O zaman nasıl bir tepki vereceğini kestiremiyordum. Kendi zamanıma gitmemi mi isterdi yoksa sonsuza dek burada kalmamı mı?
Bunun bir öneminin olmadığını kendime hatırlatmam gerekiyordu. Çünkü ben seçimimi çoktan yapmıştım. Sonsuza dek kalmayı seçmiştim.
Zorluklarıyla başa çıkmayı seçmiştim. Şimdi olduğu gibi.
Sabah Kenan erkenden kapıya dayanıp karakola gitmemiz gerektiğini söylemişti. Hayali bir arabayı bulamayacaklarına göre başka bir şey vardı. Kenan'ın polis arkadaşı Serkan ona detaylardan bahsetmemişti. Ne yazık ki...
Karakola vardığımızda endişeliydim. Serkan'ın bizi ne için çağırdığını bilseydim hazırlıklı gelirdim. En azından söyleyeceklerimi düşünürdüm. Şimdi ise yalanlarım ortaya çıkacak diye korkuyordum.
Odaya girmeden önce olabilecek türlü senaryoları çoktan kafamda canlandırmış ve ona göre cevap hazırlamıştım. Serkan geçen seferki gibi odasında yoktu. Yine geçen sefer bizi odaya alan memur bu sefer de bizi buyur etmişti.
"Ne getireyim abi, ne alırsın?"
"Musti, bana çay yengene de şekerli, bol köpüklü bir kahve getir oğlum. Hadi."
Mustafa bana döndü. Geçen sefer bana yenge dediği için onu terslediğimden manalı bir bakış attı. Ve odadan çıktı. O gidince Kenan tuttuğu kahkahasını bıraktı.
"Gülme!"
"Tamam gülüm, tamam." Dedi ama gülmeye devam etti. Taa ki odanın kapısı açılıp beklediğimiz adam içeriye girinceye kadar. Serkan koltuğundaki yerini aldığında ifadesinden hiç de iç açıcı şeyler söylemeyeceğini anlamıştım.
"Hoş geldin kardeşim, sen de hoş geldin yenge."
"Hoş bulduk kardeşim de iyi haberlerin vardır inşallah."
"Ne kadar istesem de haberler pek de iyi değil kardeşim." Sesini ayarlamaya çalıştı. "Elimizde büyük bir dava var. Hal böyle olunca üstelerimizden sizinki gibi hırsızlık, kapkaççılık gibi davaları kapatma emri aldık."
Duyduklarımdan sonra başta ne diyeceğimi bilemedim. O yüzden Kenan benim yerime konuşmuştu. "Ne diyorsun sen Serkan?"
"Şunu diyorum kardeşim. Üzülerek dosyanızı kapatmak zorundayım."
"Ne demek dosyayı kapatıyorum? Bu kızın arabası kayboldu, parasını çaldılar." Kenan bana baktı. "Arabanın içinde önemli dosyaları vardı. Bari... Bari onları bulsaydık."
Bakışlarım hızla Kenan'ı buldu Benim için çaresizce çabalaması yüreğimi sızlatmıştı. Birileri tarafından değer görüldüğünü bilmek her insan için büyük bir olaydı. Ama sevdiğin adam tarafından önemsendiğini bilmek... İşte bu bambaşkaydı.
"Kenan."
"Hayır gülüm." Dedi kalın bir sesle. "Yapılacak bir şey vardır illa ki, değil mi? Ben bu işin peşini bırakmam Serkan, söyleyeyim sana."
"Kenan dedim. Beni dinler misin lütfen?" Kahve gözleri beni bulduğunda biraz rahatladım. Öfkeli hali bir başka oluyordu. "Arkadaşın mecbur olduğunu söylüyor. Eminim elinden gelen her şeyi denemiştir. Bu şekilde davranarak onu da zan altında bırakıyorsun."
Kenan sesli bir soluk bırakarak arkadaşına döndü. "Kusura bakma kardeşim."
"Ne kusuru kardeşim." Dedi gülümseyerek. "Konu sevdiklerin olunca gözünün nasıl döndüğünü iyi bilirim."
İşte Kenan'ın yüzündeki gerçek bir tebessümdü. Kara kaşlarının altından beni bulduğunda dünyamı sarsacak bir görüntü sunmuştu. Onu seviyordum. Her şeyden vazgeçecek kadar çok seviyordum hem de.
Serkan'ın odasından çıktığımızda Kenan biraz daha durulmuş gibiydi ancak öfkesi yerli yerinde duruyordu.
"Kenan. Bir sakin olur musun artık? Dosyanın kapanması benim için önemli değil."
"Benim için önemli gülüm! Her şeyin o arabanın içindeydi. Paraların, kıyafetlerin, dosyaların... Her şeyin! Bunu kaybetmene izin veremem."
"Kenan, anlamıyorsun." Dedim gülümseyerek. Birkaç adım atıp önünde durdum. "Hayatımda istediğim her şeye sahibim zaten. Başımı sokabileceğim bir evim var, para kazandığım bir işim var. Yarın bir gün arabamı da alabilirim... Her şeye sahibim. Sana sahibim."
"Bana sahipsin." Dedi başını aşağı yukarı sallarken. Önüme düşen saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdıktan sonra avuç içi başımın yanını tuttu. "Ben de sana sahibim."
Kahve gözleri doğrudan gözlerime bakıyordu. Öylesine derin bakıyordu ki, sanki onları okuyor gibiydi. Okusun istiyordum. Onu ne kadar çok sevdiğimi, onun için neleri göze alıp ve nelerden vazgeçebileceğimi gözlerimde görsün, bilsin istiyordum.
Benim sevdam tehlikeydi, ateşti. Gerekirse tüm tehlikeyi üzerime alır, ateşi kendime gömlek yapardım ama ona zarar gelmesine asla izin vermezdim.
Daha önce bir başkasıyla bu duyguları hissetmediğimden emindim. Kenan, varlığından bile haberim olmadığım o duygularımı ortaya çıkartıyordu. Kıskançlık, gözü karalık, pervasızlık... Konu o olunca hepsine razıydım.
"Sen nasıl bir lütufsun bana?"
Düşüncelerimi bilmeden bana iltifat etmesi kendimden soğumama neden oluyordu.
Başımı avucuna daha fazla ittim. Alnıma bir öpücük koydu. Ve ben o an geriye kalan her şeyi unuttum. Önemli olan tek şey oydu. Onun hayatta kalmasıydı!
Dernekten önce Kenan bizi kahvaltı yapmamız için bir lokantaya getirmişti. Onunla yalnız kalmayı seviyordum. Bu anlarımız diğer tüm anılarımdan daha değerliydi benim için.
"Bugün dernekte önemli bir işiniz var mı? Alparslan abiden izin alayım diyorum, sana Ankara'mı gezdireyim."
Hızla dudaklarımı büzdüm. "Bugün bir köye gideceğiz. Filiz kesinkes orada olmamı istedi. Zaten benden pek hoşlanmıyorlar. Böyle gitmemezlik edip gözlerine daha fazla batmak istemiyorum. Ama söz veriyorum, ilk boş zamanımda yanında olacağım. Seninle Ankara'yı gezmeyi çok istiyorum."
"Sen emret gülüm, ben sana yedi cihanı gezdiririm."
"Yanımda sen olacaksan olur." Dedim gülümseyerek. Bir parça peynir attım ağzıma. "Sana bir şey soracağım."
"Sor gülüm."
"O dosyaların benim için önemli olduğunu nereden biliyorsun?"
"Bana o dosyaların kaybolduğunu anlattığın gün gözlerinin nasıl parıldadığına şahit oldum. Üzerinde çok durmadın, bu da senin için ne kadar önemli olduğunu gösterir."
"Önemliydi. Ama artık önemli olup olmadığını bilmiyorum."
Kenan yanımdayken onun hayatını yazdığım sayfaların ne önemi vardı bilmiyordum. Seçimi yapmıştım. Buraya kalmayı seçmiştim. Onu seçmiştim. Bir zamanlar hayatımı adadığım satırlar kanlı canlı karşımdaydı işte. Geriye kalan hiçbir şeyin önemi yoktu.
"Bu ne demek şimdi gülüm?"
"Öyle işte." Dedim, omuzlarımı silkerek. Sorgulamadığı için seviniyordum.
Kahvaltıdan sonra Kenan beni derneğe bırakmıştı. Öğleden sonra bir düzine kadın olarak küçük bir minibüse doluşup köyün yolunu tuttuk. Yoldayken neden Alparslan'ın da bizimle gelmediğini sorduğumda Filiz, bunun sadece kadınların ilgilendiği bir konferans olduğunu söylemişti.
Ben bir şey sormadan asla benimle konuşmuyordu. Bu planlarım için hiç iyi değildi. Valinin oğluna ulaşmak için onun bağlantılarına ihtiyacım vardı. Ve bunun için de Filiz'le arayı iyi tutmam gerekiyordu.
Yola çıkmadan önce elime çalışmam için bir kağıt tutuşturmuştu. Çalışabilirdim, ezber yapabilirdim, tabii son ses şarkı açıp ona eşlik etmeseydiler... Onların tuzları kuruydu. Hem tecrübeli olduklarından ve çalışıp geldiklerinden endişelenecek bir şeyleri yoktu. Filiz'in bunu benim için bir test olarak hazırladığı açıktı. Ona kendimi kanıtlamam gerekiyordu.
Kötü bir el yazısıyla yazılmış olan satırları defalarca okudum. Göz aşinalığı yaptım. Böylece hatırladığım kelimeleri doğaçlama için kullanabilirdim.
Geldiğimiz köyün adı Küçükören'di. Kimse bana bu bilgiyi vermemişti, girişteki tabeladan okumuştum. Diğer köylerden farksızdı. Minibüsün meydana girdiğini gören köylünün meraklı bakışlar bizi bulmuştu.
"Kübra." Dedi, Filiz en önden arkaya seslenerek. "Siz burada kalın, ben muhtarla konuşup geleceğim."
Gitmeden önce başıyla işaret edince onunla gitmemi istediğini anladım. Ne de olsa onun yardımcısıydım. O önde ben arkada ilerlemeye başladık. Çok yürümemiştik. Buradaki diğer yapılar gibi kerpiçten olan küçük bir dükkâna girdiğimizde muhtarı masasında kafasını dosyalara gömülü bir halde bulduk. Bizi gözünce hızla yerinden kalktı.
"Ooo Filiz hanım! Buyurun, buyurun. Hoş geldiniz güzel köyümüze." Dedi Filiz'le tokalaştıktan sonra benimle tokalaştı.
"Hoş bulduk muhtar."
"Oturun bir şeyler ikram edeyim. Ne içersiniz?"
"Oturmayalım muhtar. Doğrudan işimizi halledip yola koyulalım." Muhtar başını eğerek kabullendi. "Köylü geleceğimi biliyor muydu?"
"Biliyorlar, biliyorlar. Söylediydim, anons da geçtim."
Filiz gözlerini kıstı. "Bana söylemediğin bir şeyler olduğunu seziyorum muhtar... Köylü gelemeyecek değil mi?"
Muhtar altmışlarında yaşlıca bir adamdı. Yine de Filiz'in karşısında utanıp mahcup olmuştu. "Burası köylük yeridir Filiz hanım. Cahıl doludur. Kimse söyleyeceklerinizi dinlemek istemez."
Bakışlarımı hızla Filiz'e çevirdim. Aynı senaryoyu binlerce kez duymuş gibi bir yüz ifadesi vardı. Belli etmemeye çalıştığı sıkıntılı bir iç çekti. "Biz yine de konferansımızı yapacağız. Gelen gelir. Gelmeyene kapı kapı biz gideriz."
Muhtar itiraz edecek gibi olunca Filiz selamını vererek dükkândan çıktı. Ben de peşinden ilerledim tabii. Filiz diğerlerine olanları kısaca anlattı. Onlarda pek şaşırmamıştı.
Konferansı köydeki çoğu etkinliğin yapıldığı boş bir arazide yapacaktık. Muhtar kimsenin gelmeyeceğini söylemişti ama yardımlarını da geri çekmemişti. Birkaç adamını bize sahneyi kurmamızda ve sandalyeleri düzmemizde yardımcı olması için yanımıza yollamıştı. Konferansın birazdan başlayacağına dair yaptığı anonstan sonra oturup insanların gelmesini bekledik ancak gelen yoktu.
Yarım saat bir saate dönüştü. Muhtar haklıydı, kimse gelemeyecekti.
Sıkkınlık ve bıkkınlıkla oturup insanların gelmesini bekliyorduk hala. Filiz birden patladı. Zaten sıktığı dişlerinden ne zaman patlayacak diye düşünüyordum, çok bile dayanmıştı.
"İyi!" dedi. Sahneye çıkıp kızlara bağırdı. "Madem konferansa kimse gelmiyor, konferans onların ayağına gider."
Kızlar hep bir ağzından bağırdı. Ardından eşyalarımızı toparlayarak köyün meydanına doğru yürümeye başladık. Tüm gün boyunca hiçbir iş yapmayan köyün erkekleri kahvede oturuyordu. Geldiğimizi gördükleri gibi meraklı bakışlarınızı bize yöneltmişlerdi. Filiz vakit kaybetmeden onlara seslendi.
"Selamın aleyküm ağalar. Ben deniz MHP'nin Sincan Kadın Kolları Başkanı Filiz Akyürek. Buraya davamız adına sizlere konferans vermeye geldik. Ancak görüyorum ki dinlemeye pek hevesiniz yok. Olsun. Biz yine de konferansımızı yapacağız. Dinlemek isteyen buyursun."
Köylüden ses seda çıkmayınca Filiz konuşmaya başladı. Daha sonra diğerleri sözü ele aldı. Bu işe yabancı olduğum için yalnızca onları izlemekte yetiniyordum. Ne yaptıklarını, nasıl yaptıklarını, insanlarla konuşmalarını ve kriz durumlarında nasıl idare edebildiklerini... Hepsini teker teker aklıma not ediyordum. Benim sıram geldiğinde ise heyecanımı saklamaya çalıştım. Çocukluğumdan bu yana ilk defa bir topluluk önünde konuşma yapacaktım ve bu beni haliyle germişti.
Derin bir nefes alıp konuşmaya başladım. "Merhaba. Benim adım Meryem Başer. Kadınlar Kolu Başkan Yardımcısıyım..."
Konuşmaya devam ettikçe gerginliğimin bedenimi yavaşça terk ettiğini fark ettim. Göz ucuyla Filiz'e baktığımda bakışlarında garip bir gurur ifadesiyle beni izlediğini gördüm. Konuşmam bittiğinde sözü tekrardan o almıştı.
Konferans bittiğinde çoğunluğun dikkati hala üzerimizdeydi. Anladığım kadarıyla iyi geçmişti.
Başarmıştık.
Yine vakit kaybetmeden yola koyulduğumuzda güneş batmak üzereydi. Yol kenarında bir çeşmede durup dinlenmeye başladık. Kızlar yanında getirdikleri azıktan bir şeyler yiyordu. Ben düşünemediğim için yanıma bir şey almamıştım. Bu yüzden Filiz'in uzattığı sandviç ekmeğini görünce şaşırdım.
Önce uzattığı ekmeğe sonra ona baktım. "Al hadi, hak ettin." Dedi.
İçinde peynir ve domates olan ekmekten bir ısırık aldım. "Bu beni kabul ettiğiniz anlamına mı geliyor?"
Bir kahkaha attı. "O kadar uzun boylu değil kızım."
"O zaman merak ettiklerimi sana sorabilirim değil mi?"
"Sorabilirsin de, ne soracaksın?"
Bir ısırık daha alıp çiğnedim. Gerçekten acıkmıştım. "Bu muhtarı nereden tanıyorsun? Yani, burada konferans vermeye nasıl karar verdin?"
Bir iç çekip konuşmaya başladı. "Konferansları planlarken nerede olacağını ve kimlere hitap edeceğimizi, kimlerle uğraşacağımı bin kere düşünürüz. Burayı seçmemin nedeni kavga ve dövüşten uzak ve gelişmeye can atan insanlarıydı. Muhtar köyü kalkındırmak için çok çabalıyor. Yanlış insanların elinde yanlış fikirlere kapılmalarını istemedim. Muhtarı nasıl tanıdığıma gelince ben çok fazla insan tanırım." Dedi övünerek.
"Tüm muhtarları tanır mısın? Yoksa bakan, milletvekili, vali gibi insanları da tanıyor musun?"
"Yeteri kadarını tanıyorum." Deyip kestirip attı.
Filiz valiyi tanıyordu. İçimdeki ses asla yalan söylemezdi. Filiz tanıyorsa Alparslan'da tanırdı.
"Ama herkes dost değildir. Bu lafımı da unutma."
Bunun ne anlama geldiğini biliyordum. Kadir'i araştırırken babasını da araştırmıştım elbette. Eski vali yalnızca beş yıl görev yapabilmişti. Oğlunun ses getiren ölümünden sonra kirli çamaşırları ortaya çıkmış ve istifaya çağırılarak işini kaybetmişti.
İyi olmuştu. Çünkü eski vali pisliğin tekiydi!
Moladan sonra yola devam ettik. Akşam saat sekizi gösterirken şoför bizi derneğin önüne bırakmıştı. Minibüsten inerken Kenan ve Alparslan'ın kapıda beklediğini gördüm. Sigara içiyorlardı. Kenan sigarasını fırlatıp beni kolları arasında aldığında ona sıkıca sarıldım. Sadece birkaç saat geçmişti ama benim için bir ömür gibiydi. Kokusunu duymadan geçen bir ömür.
"Seni çok özledim." dedim, boynuna doğru.
O da kulağıma fısıldamıştı. "Hoş geldin gülüm."
"Yuvaya hoş geldiniz dişi kurtlar!" Alparslan'ın sesi bizi ayırdı. "Yüzlerinizdeki gülümsemeye bakılırsa konferans iyi geçmiş."
"Geçti geçti ama çok yorgunuz be reis. Yarın halledelim olur mu?"
"Tamam, siz bir dinlenin. Sonra konuşuruz zaten. Haydi bakalım, herkes evli evine köylü köyüne."
Kabalık dağıldı. Biz de Alparslan'a veda ettikten sonra eve doğru yürümeye başladık. Gece vakti, yıldızların altında, hafif esen rüzgara karşı el ele yürüyorduk. Derlerdi de inanmazdım. Sevdiğin adamla Ankara'nın sokakları gezmek bir başka güzel derlerdi. Öyleymiş...
"Ne yaptınız gülüm bugün, nasıl geçti?"
"Başta biraz şaşırdım çünkü ilk defa bir köyde konferans verecektim. Çocukluğumdan beri ilk defa topluluk önünde konuşma yaptım biliyor musun? Gergindim ama konuşmaya başlayınca bi rahatladım. Gerçi bir ara konferansın iptal olacağını düşünmüştüm çünkü muhtar kimsenin katılmayacağını falan söylemişti. Gerçekten de kimse gelmedi biliyor musun? Biz de meydana gidip-"
Ne yaptığımın farkına vardığımda gözlerimi devirdim. "Çok konuştum değil mi?"
Kenan gülümseyerek başını iki yana salladı. "Sen konuş gülüm. Sabaha kadar dinlerim ben seni."
Yürümeyi kestiğinde beni de durdurup ona bakmamı sağladı. Avuçları yanaklarımdaydı. "Sen istersen bağır çağır, bana türkü gibi gelir. O kadar çok seviyorum seni. Uyandığım günün her sabahında rabbime dualar ediyorum ki o güzel gönlüne benim gibi bir adamı sığdırdığın için. Kafamı yastığa koyduğum her an yanında uyuyup uyanmanın hayalini kuruyorum. O yüzden gülüm, sen sakın bir şeyi fazla yaptın diye kendine dert edinme. Ben senin o çocuksu heyecanını görmek için canımı feda ederim. Canımı."
Sözleri gözlerimi doldurduğunda beni alnımdan öpüp göğsüne çekti.
O, feda ettiğim her şeye değerdi.
Savaşmaya değerdi.
Bölüm Sonu!