İçeriğe geç

FARKLI ZAMANLARA AİDİZ

Bölüm 19 · 11 dk okuma

FARKLI ZAMANLARA AİDİZ

Bölüm 19

Bölüm 18 - Miting

"Dalından kopan yaprağın akıbetini rüzgar belirler."

Alparslan Türkeş

*

Kenan'la baş başa geçirdiğimiz o saatlerin sonunda beni akşam yemeği için evlerine davet etmişti. Suna'ya haber verdikten sonra eve geçtik. Ayşenur ve Bekir beni görünce doğrudan kollarıma atılmışlardı. Huriye teyzeyle Halil de hoş geldin demişlerdi ancak seslerinde soğukluğu fark etmiştim.

Yemeği yedikten sonra sofrayı beraber toplamaya başladık. Ayşenur de bulaşıkları yıkıyordu.

"Ayşenur." Dedi Huriye teyze. "Bulaşıkları bitirdiysen bize bir müsaade et kızım haydi. Meryem ablanla konuşacaklarım var."

"Tamam anne."

Ayşenur gittikten sonra Huriye teyzeyle baş başa kaldık. Benimle ne konuşacağını az çok biliyordum. Kendimi buna hazır etmiştim zaten.

"Gel kara kızım, otur şöyle."

Sandalyelerden birine geçip oturdum.

"Bak kızım, ben sana zamanında sordum. Benim oğlanı istiyon mu diye. Sen ne dedin, istemiyom Huriye teyze dedin. E ben de daha ısrar etmedim emme şimdi karşıma geçip birlikteyiz diyonuz kızım. Ben hiçbir şey anlamıyom."

"Haklısın, Huriye teyze. Seni de böyle duruma soktuğum için özür dilerim." Masada ona doğru yaklaştım. "Sen o gün bana sorduğunda sözlerimde ciddiydim. Eğer bu vurulma olayı yaşanmasaydı böyle de devam edecekti ama yaşandı işte. Kenan vurulduğunda... Ben- Kenan vurulduğunda ben onu kaybetmek istemediğimi anladım. Ben onu seviyorum, Huriye teyze."

Kenan'ın vurulma olayını ne zaman dile getirsem gözlerim doluyordu. Tıpkı şu anda olduğu gibi.

Huriye teyze avuç içini yanağıma götürdü. "Oy, kara kızım benim." Beni göğsüne doğru çektiğinde birbirimize sarıldık. "Essah mı diyon sen?"

Başımı aşağı yukarı sallayarak onu onayladım.

"Benim gelinim mi oluyon sen şimdi? Amannn! Başka bir şey dileyeydim keşke."

Gelin mi?

"Emme duuurr." Dedi beni kendinden uzaklaştırırken. "Sen şimdi bir daha gitmeyecen değil mi? Bak bu sefer de gitme lafını çıkartırsan seni töbe billah affetmem, haberin ola."

Akmayan göz yaşlarımı hızla sildim. "Kenan'la o meseleyi daha konuşmadık."

"Aman konuşun konuşun da tatlıya bağlayın." Dedi. Bana tekrardan sarıldı. "Oyy. Kızım benim. Ben seni çok seviyom biliyon mu?"

Geri çekildiğimizde gülümsedim. "Biliyorum, Huriye teyze. Ben de seni seviyorum." Dedim. "Sana bir şey diyeceğim. Halil abi ne diyor bu duruma?"

"Hee... Ecük kızgın biliyon mu? Emme ben onu yumuşatacam. Sen merak etme."

Huriye teyzenin benim tarafımda olması yani Kenan'la ilişkimize onay vermesi iyi bir şeydi. Ancak beni asıl endişelendiren Halil'di. Bana söyleyeceği her şey kabulümdü ama Kenan'a zorluk çıkarmasını istemiyordum. Buna izin veremezdim.

"Haydi kızım sen bize bir kahve yap da keyfimiz yerine gelsin."

Kalkıp kahve yapmaya başladım. Kahve faslından sonra Kenan beni hemen üç ev uzaklıktaki eve bıraktı. İçeriye girmeden önce kapıda durduk.

"Bıraktığın için teşekkür ederim." Dedim, gülümseyerek.

"Rica ederim gülüm."

"Kenan?"

"Efendim gülüm?"

"Bugün abinle konuştun mu?"

"Konuştum gülüm." Dedi. Ne konuştuklarını ağzından cımbızla alacaktım sanırım. Ona sıkılmış bir surat yaptım. "Pek sıcak bakmadı. Ama alışır merak etme. İyi tanıyorum ben onu. Önce bir mırın gırın eder sonra bir şey demez. Sen onu kafana takma, tamam mı? Mutlu olmamıza bakalım biz."

Başımı salladım.

Birkaç adım atarak önümde durdu. Huriye teyzenin son anda üzerime verdiği şalın iki yakasını birleştirdi.

"Üşüme hadi, gir içeri."

Öylece bakakaldım ona. Kahve gözleri yüreğime usul usul işlerken onu buyur ediyordum. Konuk olarak da değil, sahibi olmak için meydan okuyordu. Sanırım yeniliyordum.

O gece ilk defa yatağa rahat bir uyku çekeceğimi bilerek girmiştim. Ertesi sabah normal rutinimden daha erken uyanınca Kenan için tatlı yapmaya karar verdim. Diğerlerini uyandırmadan malzemeleri çıkartıp hamuru fırına verdim. Beklerken de kahvaltıyı hazırlamaya başlamıştım.

"Kaldır ellerini!"

Duyduğum bu kaba sesle domates doğrayan bıçağın yanlışlıkla parmağımı kesmesine izin verdim. Acısını bile duymadan arkamı döndüğümde Basri amcanın elindeki tüfekle karşılaştım.

Gözlerim irice açıldı. Ellerimi hızla yukarıya kaldırdım.

"Kimsin sen?"

"Basri amca! B- benim, Meryem."

Ha siktir!

Suna'nın daha önce bundan bahsettiğini hatırlıyordum. Basri amcanın hafızası gitmiş olmalıydı. Bu yüzden beni hatırlamıyordu ve az sonra elindeki tüfekle beynimi deşecekti.

"Ben tanımıyom Meryem falan! Kimsin sen, ne arıyon evimde?"

"Basri amca. Bak, benim adım Meryem. Suna'nın arkadaşıyım ben."

"Suna'nın bütün arkadaşlarını tanıyorum ben. Yalan mı söylüyon sen bana? Hırsız mısın yoksa?" Dedi elindeki tüfeği bana doğru uzatırken.

Korkuyla geri çekildim. "Yalan söylemiyorum Basri amca. Hırsız olsaydım senin adını nereden bilecektim. Suna'nın kızın olduğunu nasıl bilecektim. Lütfen bırak şu tüfeği, bak bir kaza çıkacak şimdi."

Basri amca afalladı. Aklara karışmış kalın kaşlarını çattı. Tüfeği indirir gibi oldu. Tam da rahatladığımı sandım ama tüfeği tekrardan kaldırdı. Korkuyla geri sıçradım.

"Baba!"

Suna merdivenlerden koşarak indikten sonra babasının elindeki tüfeğe sarıldı. Ben de o fırsattan yararlanıp Basri amcanın görüş alanından kaçtım.

"Ne yapıyon baba sen? Delirdin mi, kızı vuracan?!" Suna tüfeği babasının elinden aldı.

Korkudan tir tir titriyordum. Yutkunurken parmağımın acısını yeni yeni duymaya başladım. Sol elimin işaret parmağı kanıyordu.

"Baba? Ne yapıyon sen Allah aşkına?"

Basri amca başını eğdi. Sanırım hatırlamaya başlamıştı. "Bilmiyom kızım." Dedi. Başını benden tarafa doğru çevirmeye başlayınca istemsizce gerildim. " Sen de kusura bakma kızım. Bana ne oldu bilmiyom, unuttum herhalde."

Sorun değil diyecektim ama dilim varmadı. Suna'yla göz göze geldik. Bana mahcup bakışlarını atarken babasının koluna girdi.

"Gel baba, seni yerine yatıralım."

Suna babasını götürürken yanık kokusu burnuma doldu. Koşarak fırının ağzını açtım. Kahretsin ya! Kek yanmıştı. Tepsiyi fırından çıkartıp kenara bıraktım. Kokunun çekilmesi için de pencereleri açtım.

Parmağımdaki kanı yıkadıktan sonra dolaptan çıkarttığım yara bandını sarmaya başladım. Suna içeriye girdi.

"Kız Meryem... Kusura bakma nolur. Böyle bir şey yapacağını bilseydim hiç gel bizde kal demezdim. Sana karşı çok mahcubum."

"Sorun değil Suna. Mahcup olunacak bir şey yok. Hastalık bu, olur böyle şeyler."

"Doğru diyon. Ne yapacam ben bu adamla? İyice kötüye gidiyo."

"Bence siz bugün bir hastaneye gidin. Doktor bir ilaç falan yazar, ne yapacağımızı biliriz."

"İyi dedin onu. Ben kahvaltıdan sonra doktora götüreyim." Başını arkaya çevirip masaya bakarken yanmış keki gördü. "Kek mi yaptıydın?"

"Ya erken kalkmıştım. Ben de kek yapayım dedim ama bu hengamede yandı."

"Bir dahakine daha iyisini yaparsın. Sıkma canını."

Bir iç çekip kalktım. İki elden kahvaltıyı hazırladık. Basri amca utancından aşağıya inmediği için kahvaltısını yukarı çıkartıp Suna yaptırmıştı. Bulaşıkları yıkayıp giyindikten sonra evden çıkmaya hazırlanıyorduk. Kapıyı açtığım gibi Alparslan'la karşılaştım. Tam da zile basmak üzereydi.

Suna arkamdan konuştu.

"Senin ne işin var burada sabah sabah?"

"Çalışanımı almaya geldim. Gelmişken de bir günaydın diyeyim dedim ama siz nereye böyle? Hayırdır?"

"Suna, Basri amcayı hastaneye götürüyor. Biraz rahatsızlandı da."

"Tamam, ben götürürüm sizi. Haydi."

Alparslan arkasını dönmüş arabasına doğru ilerlerken Suna ile göz göze geldik. "İyi o zaman. Akşam evde görüşürüz." Dedi.

Kapıyı kapattıktan sonra Suna babasını arabaya bindirdi. Kendi de yanındaki yerini aldı. Alparslan camı açarak bana seslendi.

"Sen Filiz'in yanından ayrılma. Diğerleriyle beraber gidin, ben yetişeceğim." Dedi ve gitti.

Mitingden bahsediyordu. Bugün miting vardı. Filiz'in yanından ayrılma demişti ama kadınla birbirimizden hoşlanmıyorduk. Alparslan hastaneden dönene kadar idare edecektim artık.

Ağır adımlarla derneğe doğru yürüdüm. Kendimi, anne babası olmadan ilk defa okula giden çocuklar gibi hissediyordum. İçimdeki çekingenlik hissini binadan içeriye girer girmez atmaya çalıştım. Gider gibi olsa da Filiz'i görünce olduğu yerde kaldı.

"Günaydın." Dedim.

Ama ya beni duymadı ya da duymazlıktan geldi. Hızlı adımlarla bir odaya girmişti. Peşinden odaya girdiğimde büyük bir kalabalıkla karşılaştım. Herkes karınca gibi hızla hareket ediyordu. Çoğu pankart hazırlıyor, diğerleri de ona yardım ediyordu.

"Kolay gelsin." Dedim, önümdeki birkaç kişiye. Dönüp selam verdiler.

İstemesem de Filiz'in yanına geçtim. Bir grupla konuşuyordu. Geldiğimi görünce hemen sustu. "Yapabileceğim bir şey var mı?" diye sordum nezaketen.

Yüzüme bile bakmadan bir grubu işaret etti. "Onlara yardım et. İstedikleri ne varsa onları yap işte."

Resmen beni sinek savar gibi başından savmıştı. O, ben yanlarında yokmuşum gibi diğerleriyle konuşmaya başlayınca fazlalık olduğumu anladım. Dediği grubun yanına geçtim. Onlar da tıpkı Filiz'in bana davrandığı gibi davranmıştı. Beni bir ayakçı gibi çalıştırdılar. Yok kalemdi, yapıştırıcıydı! Resmen beni köle yapmışlardı.

Pankartlar hazırlanınca gruplar toplandı. Alparslan olmayınca konuşmayı yapacak olan kişi Filiz'di.

Filiz otuzlarının sonlarında, bir kadına göre iri yapılı bir kadındı. Dominanttı. Konuşmasını yaparken onu dinleyen insanlara baktım. Ona inananları tek bir sözüyle peşinden yürütecek bir liderdi. Ondan ne kadar haz etmesem de bu yeteneğine hayran kalmıştım.

O konuşmasını bitirdiğinde kalabalıktan büyük bir alkış tufanı koptu. Onların arasında ben de vardım. Yumruklar havada, sloganlar atılmaya başladı. Filiz çıktığı kürsüden inerken hemen yanına geçtim. Durup beni süzdü.

"Sen nereye?"

Şaşırmaktan alıkoyamadım kendimi. "Ben de geliyorum?"

"Sen gelmiyorsun."

"Neden?"

"Çaylaksın henüz. Bu mitinge katılamazsın. Bir sonrakine artık. Tabii o kadar kalmayı başarabilirsen."

Ben ne demek istediğini anlamaya çalışırken salonu çoktan boşaltmışlardı. Ne demek ben gelemiyorum? Yok çaylakmışım, bir dahaki sefere katılacakmışım. O da eğer dernekte kalmayı başarabilirsemmiş!

Çok çabuk sinirlenmezdim ama sinirlendiğimde ise kendimi kaybetmeye meyilli oluyordum. Tıpkı şu anda olduğu gibi.

"Ben şimdi sana gösteririm çaylağı!"

Kenarda duran arta kalmış malzemelerin başına geçtim hızlıca. Sloganımı büyük harflerle yazdıktan sonra binadan ayrılarak bir otobüse atladım. Çok geçmeden otobüs beni Adalet Sarayının önünde bıraktığında beklediğimden de büyük bir kalabalıkla karşılaştım. Sadece dernekten insanları görmeyi bekliyordum ama bu kalabalık bana sürpriz olmuştu.

Hızla aralarına karıştım. İnsan duvarını aşıp ön tarafa doğru ilerlemeye çalıştım. Filiz'i elinde megafona bağırıp yumruğunu havada tutarken gördüm. Kaşlarını çatmış dikkatle odaklandığı şeyi yapıyordu. Filiz aşılıyordu.

Bakışlarımı ondan çekerek kalabalığın elindeki pankartlara baktım.

"Esra için adalet!"

"Çocuklar okula, tacizciler mahpusa!"

"Çocuklarımız geleceğimiz, çocuklarımızı koruyun!"

"Ülkemde tecavüzcü istemiyorum!"

"İDAM!"

Gülümsedim. İçimi tarifsiz bir his kaplamıştı. Yaptığım pankartı açıp havaya tuttum ve diğerleri gibi bağırmaya başladım.

Filiz elini kaldırdığında kabalık sustu. "9 yaşında bir kız çocuğu düşünün. Hayaller kurup sokaklarda oyunlar oynayan bir kız çocuğu. Okuluna gittiği yolda üç tane şerefsizin toplu tecavüzüne uğruyor..."

Ölüm sessizliği vardı.

"Ne oldu? Toplu tecavüz dediğim için rahatsız mı oldunuz? O kız çocuğunun ailesini düşünün. Artık hayaller kurup, sokakta oyunlar oynayan bir kızları yok. Evlerinin tam orta yerine ateş düştü. Bunun hesabını kim verecek?"

"Yönetim!" diye bağırdılar hep bir ağızdan.

"Bizler çocuklarımızı okula gönderirken, acaba yolda başına bir şey mi gelir diye düşünmek zorunda değiliz! Çocuklarımız okumayı hak ediyor! Sokakları temiz bırakın, çocuklar oynamak istiyor!"

"Çocuklar okula, tacizciler mahpusa!"

Kalabalığa uyarak ben de bağırmaya başladım. O sıra Filiz'le göz göze geldik. Beni görünce yeşil gözlerini irice açtı. Oh olsun! Sözünü dinleyeceğime o kadar emindi ki beni karşısında görünce şaşırmış olmalıydı. Megafonu arkadaşına vererek çıktığı yerden indi. Kalabalığa aşıp yanıma geldi.

"Senin ne işin var burada? Ben sana gelmeyeceksin demedim mi? Neden beni dinlemedin?"

"Alparslan'la konuştum. Haberi var."

"Reisle konuşmuşmuş! Kızım sen benim başıma bela mı olmak istiyorsun? Pankart yapıp gelmişsin bir de!"

"Ne alakası var şimdi?"

Öfkeyle soludu. "Bir bildiğimiz var da konuşuyoruz değil mi? Birazdan burayı polisler basacak. Herkesle beraber nezarethaneye atılmak mı istiyorsun? Kafayı mı yedin kızım sen? Hemen geri dönüyorsun, hemen!"

"Hayır." Dedim, kararlılıkla. "Dönmüyorum."

Bana umutsuz bir vakaymışım gibi baktı. Gözlerini devirdi. "Ben uyarımı yaptım, ne halin varsa gör. Beni de reisle yüz göz etme!" dedi ve gitti.

Pankartı kaldırıp bağırmaya devam edecekken onunla karşılaştım. Göz göze geldiğimiz gibi bedenimi iğrenç bir elektrik dalgası çarpmış gibi hissetmiştim. Onun burada ne işi vardı? Beni takip ediyor olamazdı. Bu gerçekten de tesadüflerin en berbatıydı.

Valinin oğlu arkasındaki korumalar ve yalakalarıyla kasım kasım kasılıyordu. O an yüzüne tükürmek için deli bir istekle doldum.

Yüzüme bakmaya devam ediyordu. Kaşlarımı çattığımda gülümsedi. Başını eğerek selam verdi. Onu görmezden gelip bağırmaya devam ettim. Onun orada olup beni izlediğini bilmek beni çıldırtıyordu.

Siren sesleri duyuldu. Kalabalık heyecanlandı. Sesleri artık daha fazla çıkıyordu. Polisler kalabalığı dağıtmaya ant içmiş gibi coplarla insanlara vurmaya başladı.

"Sesinizi çıkartmadıkça nice Esralar gidecek. Susmayın! Sizi ezdirmelerine müsaade etmeyin." Filiz bağırdı. Bu sefer derme çatma kürsülerin üzerinden değil, insanların arasından. "Safları sıklaştırın. Bir tane yoldaşımızı bile almalarına izin vermeyin!"

Ne yapacağımı bilmiyordum. İlk defa topladığım o gazete kupürlerinde gördüğüm mitinglerden birindeydim. Polislerin acıması yoktu. Bile bile kendime işkence ettirecek değildim ama diğerlerinin de dayak demesini izlemek istemiyordum. Yardım etmeliydim. Direnmeliydim. Direnmiştim. Ta ki bileğimden tutulup çekilene kadar.

"Kenan?"

"Gel hadi!"

Kenan beni peşinden sürüklemeye başladı. Kalabalığı ite kalka adeta kaçıyorduk. Ne zaman gelmişti, hep burada mıydı, beni nasıl bulmuştu, bilmiyordum. Tek bildiğim yanımda olduğu için mutlu olduğumdu.

Kenan'ın avucundan bileğime doğru yayılan sıcaklığa öylesine dalmıştım ki nasıl olduğunu bile anlamadan arabaya bindirilmiştim. Kenan şoför koltuğuna binince arabayı çalıştırdı ve yola koyulduk.

Miting yerinden yeterince uzaklaştığımızda Kenan konuştu.

"Gülüm, senin orada, o kalabalıkta ne işi vardı Allah aşkına? Kendini öldürtmeye mi çalışıyorsun?" dedi, bağırmamak için ses tonunu ayarlamaya çalışmıştı.

"Ne alakası var Kenan? Dernek için çalıştığımı biliyorsun."

"Biliyorum bilmesine, onu konuyu zaten ayrı konuşacağız da..." Sinirle soludu. "Gülüm, bak orada polisler vardı. Bu adamların şakası yok, acımadan vuruyorlar. Ya sana bir şey olsaydı? Kolay kazanmadım ki kolay kaybedeyim? Kurban olayım bir daha yapma şunu?"

"Neyi yapmayayım Kenan? Ben de senin yaptığın gibi çalışıyorum işte. Saygı duyacağın yere karşı çıkıyorsun?"

"Adam gibi iş yapsan karşı çıkmam!"

"Düzgün konuş!"

Benimle bu şekilde konuştuğuna inanmıyordum. Bilerek yapmadığını emindim. Bana bir zarar geleceğini sandığı için korkmuştu. Ama öfkelenmekten de alıkoyamadım kendimi.

İkimizin hızla inip kalkan göğsünden başka ses yoktu. Kenan arabayı kenara çekip durdurdu. Direksiyonu tutan parmaklarının boğumları beyaz olmuştu.

"Özür dilerim, gülüm. Kendimi kaybettim."

Kollarımı göğsümde bağlayıp camdan tarafa doğru çevirdim kendimi. "Az önce ilk kavgamızı bu yüzden yaptığımıza inanamıyorum."

Parmakları uzanıp çenemi kavradı. Başımı ona döndürmemi sağladı. Bakışlarının üzerimde olduğunu biliyordum. Ona bakmamı istiyordu. İnatçı adam! Kahvelerimi kahveleriyle birleştirdim.

"Yüzünü çevirme bana."

Başparmağı çenemi okşamaya başladı. Öylesine güzel bakıyordu ki ona kızgın kalmam imkânsızdı.

Göğsümde bağladığım kollarımı açtı. Elimi tutup parmaklarımızı birbirine geçirdi. "Bağırmamalıydım... Ne bileyim gülüm ya, polisler sana bir şey yapacak diye çok korktum. Yanında da kimse yoktu."

"Alparslan'ın haberi vardı. Birlikte gidecektik. Sabah Suna'nın babası ufak bir kriz geçirdi. Alparslan da onları hastaneye götürdü. Yetişeceğini söylemişti ama işi uzadı sanırım."

"Yok, oradaydı. Sen görmemişsin. Senin de orada olduğunu söyleyince aklımı kaybettim gülüm ya."

"Korkma artık, hem alış bence sen bunlara. Ben bu işe devam edeceğim."

"Bak hala ne diyor?"

"Hiç yeniden başlamayalım Kenan. Ne söylersen söyle beni kararımdan vazgeçiremezsin... Bugün havaya kaldırdıkları o pankartları okuduğumda nasıl duygulandığımı tarif bile edemem. Orada olmalıydım sevgilim. O küçük kızın davasını savunurken kendimi tanıyamadım. Sanki başka bir Meryem'dim. Güçlü bir ben. O yüzden lütfen, bana karşı çıkma. Yanımda ol. Desteğine ihtiyacım var."

Elimin tersine bir öpücük kondurdu. "Ben her zaman yanındayım gülüm. Sen istemesen bile başının belasıyım."

"Sen yanımda ol da, bela olmana da razıyım."

Bölüm Sonu!

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.