İçeriğe geç

FARKLI ZAMANLARA AİDİZ

Bölüm 18 · 10 dk okuma

FARKLI ZAMANLARA AİDİZ

Bölüm 18

17 - Yeni İş Yeni Aşk

"Uzaktan sevmediyseniz birini, hiç sevdim demeyin."

Cemal Süreyya.

*

Hayattaki en büyük eğlencem kitapların arasında kaybolmaktı. Bambaşka dünyalara konuk olup farklı maceralara atılıp farklı aşklara şahit olmak... Kenan'ın kollarından önce huzuru burada bulurdum.

Şimdi ise tozlu rafların arasındaki binlerce kitapla kendimi altın madenine düşmüş gibi hissediyordum. Adımımı attığı her yerde paha biçilmez eserler duruyordu. Parmaklarımın ucunu kitapların sert yüzeylerinde gezdirdim. İçlerinden bir tanesini elime alarak okumaya başladım.

"Ben aşk nedir bilmem."

Başımı kaldırarak bu içli sesin sahibine baktım. Cengiz yerden tavana kadar olan kitaplığın rafına yaslanmış bana bakıyordu.

"Eski kafalıyım. Bir seni bilirim. Bir de adın geçince sıkışan kalbimi."

"Atilla İlhan." Dedim gülümseyerek.

"Okudun mu hiç?"

"Çoğu kez." Kitabı kapatarak yerine bıraktım. "Şiirleri çok severim. Çok fazla türde kitap okudum ama dönüp dolaşıp geldiğim yer yine romantizm."

"Seni yargılamıyorum." Adımlarını tam önümde durdurdu. Uzun boyunun yettiği kadar yukarıya uzanarak bana bir kitap uzattı. "Ben de aynı durumdan mustaribim."

Bakışlarımı kitabın kapağına çevirerek başlığı okudum. Kürk Mantolu Madonna. Okumaya ilk başladığım zamanlarda okumuş ve neredeyse hayran olmuştum. Başrolün, bir tabloya daha doğrusu bir kadının tablosuna âşık olduğu bir hikâyeydi.

"Sende kalsın." Dedi.

"Teşekkür ederim."

Az daha buraya neden geldiğimi unutacaktım. "Bilim kurgu kitapları var mı?" diye sordum. Sol taraftaki kitaplığı işaret etti.

"Hepsi bilim kurgu." Dedi. "Ben seni yalnız bırakayım da rahat rahat oku."

"Cengiz?" dedim, arkasını dönmüş gidecekken. Durup bana baktı.

Ona doğru yaklaşarak sordum. "Siz Kenan'la ne zamandan beri arkadaşsınız?"

"Beraber büyüdük biz. Arkadaş değil, kardeşiz." Dedi, bir saniye bile beklemeden. Sesi az öncekinden daha tok ve ciddiydi.

"Doğru, bende ki soru... Sadece- Kenan'la birlikte olmamıza pek sevinmemiş gibisin." Dedim, geveleyerek. Cengiz'in ifadesi hızla düşünce yaptığım patavatsızlığı hemen anladım. "Ben de saçmalıyorum işte. Kurusa bakma lütfen."

"Sevinmedim."

Ne beklediğimi bilmiyordum ama bunu söyleyeceğini kesinlikle beklemiyordum.

"Bak, haklısın. Sonuçta kardeşim dediğin adam benim yüzümden vuruldu. Bana kızgınsan bile sana darılmam." Bir iç çektim. "Ben Kenan'ı seviyorum, Cengiz. Zaten onu sevmeseydim birlikte olma isteğini kabul etmezdim. Sadece ona zarar vermek istemediğimi bil yeter. Ona asla zarar vermem."

Bunu ilk defa sesli dile getiriyordum. Üstelik Kenan'a da değil. Yine de bir yanım rahatlamış hissediyordu.

"Sana kızgın değilim Meryem. Kenan'ın iyiliğini istediğinden de şüphem yok. Öyle olmasaydı o kurşunun önüne atlamazdın, bunu da biliyorum." Önce bakışlarını kaçırdı, sonra başını çevirdi. Doğru sözleri bulmayı çalışıyormuş gibiydi. Dudakları aralandı ama konuşamadan geri kapandı. Bir iç çekti. "Bilmiyorum. İlişkinize sevinmediğim için üzgünüm. Sevinmem gerekirdi..."

"Benim için değilse bile Kenan içi yaparsan sevinirim. Onun senden yani kardeşinden gelecek desteğe ihtiyacı var. Yanında olduğunu bilmesi gerekiyor."

Özellikle de annesi ve abisinin ilişkimize karşı çıkma ihtimaline karşı.

Cengiz gittikten sonra sıkıntılı bir iç çektim. Bugün buraya -Cengizlerin evine- gelme sebebim zaman yolculuğu ile ilgili kitapları incelemek içindi. Evlerinin üst katındaki bir odayı tamamen kitaplarla doldurmuştu. Onun bu tutkunu benimkinden de üstündü. Zaman kaybetmeden kitapları bulup okumaya başladım. Einstein'a göre geleceğe yolculuğunun mümkün olduğunu söylediği makalesinden başka bir şey bulamadım.

Ben geleceğe değil geçmişe gitmiştim. Bu da işime yaramazdı.

Kendi zamanıma geri dönme isteğimi geçici bir süreliğine askıya almıştım. Şimdilik Kenan'ın ve Halil'in ölümlerini engellemek için uğraşacaktım. Ancak yine de elimde olan her fırsatı değerlendirmeyi istemekten alıkoyamıyordum kendimi.

İç çekip odadan çıktım. Aşağıya indiğimde Fatma teyze elindeki seccadeyi katlıyordu. "Ne yaptın kızım, bulabildin mi kendine göre kitap?"

"Buldum Fatma teyze."

Tam o sırada Cengiz de elinde başka bir seccadeyle odadan çıktı. "Allah kabul etsin." Dedim. "Kitap için de teşekkürler. Ben gideyim artık."

Cengiz başıyla selam verdi. Fatma teyze, "İstediğin zaman gel kızım. Bir kapın da burada var ha, sakın unutma."

"Teşekkür ederim Fatma teyze."

Evlerinden çıktıktan sonra dünkü iş meselesini halletmek için Alparslan'ın ofisinin yolunu tuttum. Hatırladığım sokakları geçerken kapıdaki tabelayı gördüğüm gibi içeriye girdim. Duvardaki fotoğrafları saymazsak normal bir apartmanın girişiydi. Etrafı incelerken birinin donuk sesi kulaklarımı doldu.

"Sen kimsin?"

Sıçrayarak sesin sahibine döndüm.

"Şey... Benim adım Meryem. Alparslan'ı görecektim. Muhtemelen geldiğimi biliyor olmalısınız."

Hemcinslerine göre oldukça kalıplı olan bu kadın beni baştan aşağıya inceledi. Bakışlarının altından kendimi ezilmiş gibi hissetmiştim.

"Demek o meşhur Meryem sensin." Dedi, incelemeye devam ederken. "Reis burada yok. Camiye gitti, birazdan gelir."

Meşhur kelimesini bastırarak söylediği için adımı daha önce çoğu kez duymuş olmalıydı. Ve bakışlarındaki küçümsemeye bakacak olursak da çoktan benden nefret ediyordu.

"Siz burada mı çalışıyorsunuz?"

Kadın görünüşünden hiç beklenmeyecek bir kahkaha attı.

"Yanlış bir şey mi söyledim?"

"Hayır, hayır." Dedi ancak gülmeye devam ediyordu. Kadından acayip irrite olmuştum. Nihayet gülmeyi kestiğinde akmayan gözyaşlarını sildi. "Çalışmak ha? Çalışıyorum da diyebiliriz, doğru. Bu arada kaç yaşındaydın sen?"

"Meryem!"

Sonunda!

Alparslan'ın sesiyle tamamen ona döndüm. Arkasında birkaç adamla birlikte içeriye girmişti. Biraz daha gelmeseydi eğer bu önümdeki kadın herkimse yumruklarımla tanışmak zorunda kalabilirdi.

"İyi bulmuşsun burayı. Çok bekledin mi?"

"Pek sayılmaz."

"Bakıyorum başkanımızla da tanışmışsın."

Başkan?

Kafa karışıklığımı fark edecek olacak ki hemen açıklamasını yaptı. "Tanıştırayım, derneğimizin Kadın Kolları Başkanı, Filiz Akyürek." Dedi. Kadının şaşırmamı bekler gibi bir hali vardı. Ona bu zevki tattırmadım. "Bu da sana bahsettiğim genç hanım. Meryem Başer."

"Memnum oldum." Kadının uzattığı eli sıktım. Formaliteden uzattığı belliydi hemen sonra Alparslan'a döndü. "Benim ufak bir işim var, reis. Sonra size katılacağım."

Kadın binadan çıkarken Alparslan arkasındaki adamlardan birine seslendi. "Bir çay, bir kahve. Çabuk kap gel." Sonra bana döndü. "Ofise geçelim."

Alparslan'ın ofisi tam da onu yansıtıyordu. Koltuğunun arkasındaki duvarda Atatürk'ün bir resmi vardı. Yandaki duvarlarda ise Alparslan Türkeş ve uluyan kurt resmi vardı. Masasının üzerinde iki tane kahverengi çerçeveli resim, ebru sanatıyla yapılmış tabak ve birkaç ıvır zıvır vardı.

O koltuğuna geçip oturduğunda ben de masanın diğer tarafında kalan koltuklardan birine oturdum.

"Bak ben öyle lafı uzatmayı sevmem. Doğrudan iş konuşalım." Dedi. Bu yüzden onun bu azmine hayrandım. "Az önce başkanımızla tanıştın. Filiz biraz serttir ama iyi kızdır. Annesi babası da daha önce bu işi yapmış saygıdeğer insanlardır. Zamanının çoğunun onunla geçireceksin. Birbirinizden hoşlanmazsanız da sorun değil, zamanla alışırsınız."

Pek sanmıyordum ama elbette bunu zaman gösterecekti.

"Daha önce anlattım zaten. Bizim işimiz dışarıdan kolay görünür ama içeriye girdiğinde ne kadar zor olduğunu asıl o zaman anlarsın. Yaptığın işi sevmen lazım. Yoksa kendine de diğer herkese de işkence edersin."

Kehribar tesbihi elinde birkaç kez döndürerek masaya doğru eğildi. "Bak, benim senin bu işin altından kalkabileceğinden şüphem yok. Onu bir söyleyeyim önce. İsmail piçini nasıl dövdüğün de bütün mahallenin dilinde zaten. Esaslı kızsın, cesursun. Bize de tam böyle biri lazım." Koltuğunda geriye yaslandı. "Ben diyeceklerimi dedim. İstiyorsan hemen cevap verme. Bu işin artısını eksisini düşün sonra cevap ver."

"Düşünmeme gerek yok." Dedim anında. "Sen bu işi yapabileceğime inanıyorsan ben de kendime inanıyorum."

Zafer elde etmiş gibi gülümsedi.

"Ama bu iş hakkında hiçbir şey bilmediğimi unutmayalım."

"Merak etme sen. Bizimkiler sana her şeyi öğretecekler." Dedi. Arkamdaki kapalı kapıya baktı. "Bak, normalde bizim bu işte para kazanılmaz. Sen yabancı değilsin. Arada Kenan'ımın da hatırı var. Suna'mın evinde kalıyorsun zaten. Ben sana aylık cüzi bir miktarda ödeme yapacağım ama bundan kimsenin haberi olmayacak, anlaşıldı mı?"

Bu iyi bir şey değildi. Kabul etmemeliydim ama mecburdum.

"Anlaşıldı."

"Tekrardan aramızda hoş geldin o zaman."

"Hoş buldum."

Alparslan'ın bizim için söylediği içecekleri içtikten sonra üç katlı apartmanı gezmeye başladık. Beni diğerlerine tanıtıyordu. Katlardaki duvarları yıkarak büyükçe bir salon oluşturmuşlardı. Gençlerden oluşan beşli altılı gruplar etrafta aceleyle koşuşturuyorlardı.

Sormama gerek kalmadan Alparslan açıkladı. "Hafta sonu mitingimiz var. Onun hazırlığındayız." Dedi, grupları işaret ederek. "Belki duymuşsundur, geçenlerde bir çocuk öldürüldü. Ankara'nın çıkışında bir köyde okuluna gitmeye çalışan bir çocuğa toplu tecavüz edip öldürüyorlar. Biz de onun için bir farkındalık yaratıp, sesimizi duyurmaya çalışacağız."

Alparslan'ın çenesi kasılmıştı. Böyle bir şeyi dillendirmek bile zoruna gitmiş olmalıydı.

"Ben de katılmak istiyorum." Dedim.

Başını bana çevirdi. Uzun boyumla ben bile yanında kısa kalıyordum.

"İyi olur. Hem de ortamı görmüş olursun."

"Şimdi ne yapmam geriyor peki?"

"Benimle gelebilirsin."

Sesini duyduğum gibi arkamı döndüm. Kenan gelmişti. Alparslan'la selamlaştıktan sonra yanımda durdu. Artık onu gördüğümde yüzümden eksik etmediğim gülümsemeyi sunarak, hoş geldin dedim.

"Hayırdır, sen benim başkan yardımcımı nereye götürüyon?"

Kenan şaşırdı. "Oldu mu o iş?"

"Oldu tabii, ne sandın?" Dedi Alparslan gülerek.

"Hayırlı uğurlu olsun gülüm." Kenan elini belime atarak okşadı. Dokunuşu bedenimde titremeye neden olurken o bundan bihaberdi. Alparslan'a baktı. "Abi o zaman sen bize bir günlük izin ver."

Alparslan'a döndüm. Gözlerini kısarak bir bana bir Kenan'a baktı.

"Tamam hadi gidin. Ama yarın bekliyorum bak, söz verdin."

"Tamam söz." Dedim.

Kenan'la binadan çıktıktan sonra arabaya bindik. Kendi kendime gülümsemekle meşgul olduğum için bir süre boyunca konuşmadık.

"Kenan?"

"Efendim gülüm?"

"Nereye götürüyorsun beni?"

Bakışlarını yoldan çekerek bana baktı. Gözlerinin içi gülümsüyordu adeta. Onu gülümserken görmek daha önce gördüğüm hiçbir şeye benzemiyordu. Farklıydı, güzeldi.

"Baş başa kalabileceğimiz bir yere." Dedi.

"Nasıl bir yere?"

"E gülüm, sanki söylesem bileceksin? Sabret biraz. Güzel bir yere gideceğiz."

Dediğini yaptım. Neredeyse iki saat sabrettim. Yoldayken pek konuşamamıştık zaten. Ne konuşacaksak gideceğimiz yerde konuşacağımızı tahmin ediyordum.

Araba durduğunda inmeden önce geldiğimiz yere baktım. Kenan beni Nallıhan'a, Kuş Cenneti'ne getirmişti. Tam da ondan beklenilecek bir yerdi burası. Ruhunu yansıtıyordu sanki.

"Nallıhan Kuş Cenneti burası." Dedi Kenan. "Nasıl, beğendin mi?"

Renkli tepelerin üzerinden uçuşan kuşlara baktım. Buraya daha önce gelmiştim ama ilk defa renklerin bu kadar canlı olduğunu fark ediyordum. Burası gerçekten de cennetti.

"Çok." Dedim. Açık kalan ağzımı hızla kapattım. "Çok beğendim."

Beraber yürümeye başladık. Onu kendimden uzaklaştırmadan veya onu terslemeden doğru düzgün ilk defa baş başa kalıyorduk. Sessizce yanında yürümek bile yağmurdan sonraki toprak kokusu gibi rahatlatıcıydı. Huzur doluydu.

Parmaklarımı avucuna doğru uzattığımda iri elliyle elimi hapsetti. Bakışları üzerimdeydi ama kendimden hiç beklemediğim bir utançla dolduğum için ona bakamıyordum bile.

Onun avucundan benimkine doğru yayılan sıcaklık bedenimi esiri altına aldı. Kalbim yabancı bir heyecanla çarpıyordu. Sanki onun adını haykırıyormuş gibiydi.

"Gülüm?"

Yürümeyi kestiğimizde ona döndüm. Kahve gözleri yüzümün her yanında geziniyordu. Rüzgârdan önüme düşen saçları özenle kulağımın arkasına sıkıştırdı.

"Ben hayatımda hiç bu kadar kendimi kaybettiğimi hatırlamıyorum, Meryem'im. Sanki kalbimi göğüs kafesimden çıkartıp yerine seni koymuşlar gibi. Tek düşünebildiğim sensin. Aklımda da fikrimde de hep sen varsın."

Avuçları yanağıma uzandı. Elmacık kemiğimi başparmağıyla okşadı.

"Sen benim yenik düştüğüm savaşımsın."

Bileğini tutup yanağımı avucuna doğru bastırdım. Sözleri doğrudan yüreğime işliyordu.

"Sen bana tamam dediğinde dünyanın en mutlu adamı yaptın beni. Öyle mutlu oldum ki geriye kalan hiçbir şeyin önemi kalmadı. Ama..." Elleri çektiğinde üşüdüğümü hissettim. "Ama o gün söylediklerini de aklımdan çıkartamıyorum."

Ona, onun gibi bir adama âşık olmak istemediğimi söylemiştim.

"Vuruldum diye mi? Bana acıdığın için mi tamam dedin?"

"Hayır. Asla!"

Kahretsin! Gerçekten kahretsin, böyle düşüneceğini bilmem gerekirdi.

"Kenan." Dedim. Bir iç çekerek ellerine uzandım. "Ben o sözleri söylerken ciddi değildim. Ben... Ben canını acıtmak için onları söyledim. Belki o zaman benden uzak durursun diye."

Daha önce hiç bu kadar zorlanmamıştım.

"Görünüşe göre başardım da. Seni kendimden uzaklaştırdım. Özür dilerim Kenan... Canını yaktığım için, kalbini kırdığım için beni affet. Sen vurulduğunda, seni kaybedeceğimi sandığımda, o kadar korktum ki... Seni kaybetmek istemediğimi anladım. Yanında olmak istediğimi anladım."

Gözlerim doldu. Yanağımdan dökülen bir damla yaşı parmağının tersiyle usulca sildi. Başımın arkasından tutarak beni göğsüne çektiğinde sıkıca sarıldım ona.

"Ağlama gülüm. Asi bakışlım benim." Saçlarımı okşadı. "Buradayım bak, korkma."

Bana ihanet eden birkaç damla gözyaşım Kenan'ın gömleğini ıslattı. Göğsünden ayrıldığımda hızla ıslanmış yanaklarımı sildim.

Kenan elimi bırakmadan konuştu. "Gel hadi, yürüyelim biraz."

Yürümeye devam ettik. Öğle sonrası esintisi, çam kokusunu burnuma dolduruyor ve kendimden geçmeme neden oluyordu. Aşk sarhoşu terimini canlı canlı yaşıyordum.

Şu anda kendimi kaybetmeye ne kadar müsait olsam da düşünmemiz gereken şeyler vardı.

"Dün ben gittikten sonra sizinkiler bir şey dedi mi?" diye sordum.

Çenesini kaldırdı. "Demediler."

"Kızmış olmalılar."

"Niye kızsınlar gülüm?"

Uzun bir soluk bıraktım. "Yavuz ve Yasemin'in düğününden sonra annen benimle konuştu. Seni isteyip istemediğimi sordu bana. Sanırım aramızdaki durumu anlamış. Ben de gideceğim için istemediğimi söyledim. Ama dün herkesin içinde beraber olduğumuzu duyurduk. Bu yaptığım tamamen ikiyüzlülük oldu. Bilmiyorum... Belki de bu kadar erken açıklamamalıydık."

Yürümeyi kestiğimizde beni ona döndürdü. "Bir daha kendine ikiyüzlü deme. Kızacakları biri varsa o da benim. Bana kızsınlar. Sana olan sevdamı dağa taşa haykırmak isteyen benim."

Gülümsedim.

"Hem senin gibi birine kim kızabilir ki? Anam seni kendi kızı gibi seviyor. Abim desen Ayşenur'dan ayrı koymuyor. Sen güven bana."

"Tamam." Dedim.

Yürümeye devam ettik. Bu sefer koluna sarılmış ve başımı omuzuna yaslamıştım.

"Demek anam beni isteyip istemediğini sordu ha?"

"Daha çok şöyle bir şey dedi. Beni dana sana baya yanık kara kızım. Senden ala gelin mi bulacağım? İstiyon mu benim danayı?"

Huriye teyzenin ağzını taklit ederek söylediğimde Kenan bir kahkaha attı. Ona eşlik ederek ben de güldüm.

"Ee Meryem hanım? İstiyor musunuz bu danayı?"

Kahve gözleri güneşten parlıyordu. Kendimden emin bir şekilde cevap verdim.

"Çok."

Bölüm Sonu

Bölüm sonu

2 yorum