İçeriğe geç

FARKLI ZAMANLARA AİDİZ

Bölüm 16 · 12 dk okuma

FARKLI ZAMANLARA AİDİZ

Bölüm 16

Bölüm 15 - Kara Kız

"Sen; Aklım ve kalbim arasında kalan, en güzel çaresizliğimsin."

Cemal Süreya.

*

"Yine mi?"

Bir iç çekip pencereye doğru ilerleyen Suna'yı izledim. Perdeyi kenara iterek aşağıya baktı. Hemen yanına geçtim. Aşağıya bakmamla kahkaha atmam bir oldu.

Dışarıda bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyordu. Sabahtan yağmaya başlayan yağmur kimsenin başını pencereden çıkartmasına izin vermemişti. Görünüşe göre Alparslan hariç. Çünkü bırakın pencereden dışarı bakmayı adam, deli gibi yağan yağmurun altında hiç etkilenmemiş gibi duruyordu.

Onun bu azmine hayrandım.

Daha bir gün geçmişti ve tekrardan kapıya dayanmıştı. Bu sefer hangi şarkıyı çalacak diye düşünürken tanıdık bir melodi kulaklarımı doldurdu. Yine Sezen Aksu'dan Bir Zamanlar Deli Gönlüm şarkısıydı bu.

"Bu adamın şarkılarla alıp veremediği ne?"

"Ah bir bilsem."

Alparslan aşağıdan bağırdı. "Suna'm!" dedi. "Sultanım! Dün gece eşeklik ettim, affet. Beni dinlemezsen Sezen ablayı dinle!"

Ele avuca sığmazdı deli gönlüm

Bir zamanlar neredeydi, şimdi nerde

İster güneş ol yak beni

Yağmurum ol ağlat beni

Aklım başka, duygularım başka yerde

Gülümsemem karşıdan gelen adamla duraksadı. Ardından usul usul kayboldu. Onun boynu bükük, omuzları düşmüş hali göğüs kafesime taş basıyordu.

Beni gördüğü gibi yürümeyi bıraktı. Sanki oradan gözlerimin ardını görebiliyormuş gibi bakıyordu bana. Çok şey anlatıyordu bakışları. Yağmurun altında öylece durup ıslanırken yüreğimi dağlıyordu.

Pencerenin önünden ayrıldım.

Şarkı çalmaya devam etti.

Bir deli rüzgar savurdu beni böyle

Umutlu tutsak benim, altın kafeste

İster güneş ol yak beni

Yağmurum ol ağlat beni

Zincirleri yüreğimin artık sende

Şarkının sözlerinde kaybolurken bir yandan da Kenan'ı düşlüyordum. Ondan hoşlanıyordum. Kahretsin, ondan çok hoşlanıyordum! Bu hislerimin ne zaman baş gösterdiğini bilmiyordum ama bunu görmezden gelmek gittikçe zorlaşıyordu. Özellik de hala buradayken. Kendi zamanıma dönmeden hislerimden kurtulmanın imkânı yoktu. O bana böylesine derin bakarken olmazdı.

*

Ertesi günlerde kendimi yeni kaldığım eve alışmaya ve geçici bir iş bulmaya çalışırken bulmuştum. Suna'nın evinde onunla ve babasıyla beraber yaşamak zor değildi. Kısa zamanda onlara alıştığımı bile söyleyebilirdim. Suna bazı günler fabrikaya gitmişti. Basri amca zaten kıraathaneye gidiyordu. Çoğunlukla evde yalnız kalmıştım. Eh yalnız kalan insan ne yaparsa ben de onu yapmıştım. Temizlik.

Evin düzenini bozmadan elimden geldiğinde temizlik yapmıştım. Geri kalan zamanda ise civar yerleri gezerek iş bakmıştım. Henüz bulamamıştım ama pes etmeyecektim.

Bugün ise gençler olarak Yasemin'in evine akşam oturmasına gelmiştik. Fal baktırdığımız gün verdiğimiz sözü yerine getirmiştik bir nevi.

Kenan gelmemişti.

Henüz erken olduğu için mi gelmemişti yoksa hiç mi gelmeyecekti bilmiyordum. Soramayacağım için de olduğum yerde kendi kendimi yiyordum.

Kapı zili çalınca hızla ayağa kalktım. "Ben bakarım!" diyerek kapıya adeta koştum.

Kenan buradaydı. Gelmişti işte. Karşımda duruyordu.

Bir iç çektim. Onu en son gördüğüm gün yağmurun altında ıslandığı gündü. O günden beri iki veya üç kilo kaybetmiş gibi görünüyordu. Benim yüzümden yemeden içmeden kesildiğini bilmek beni daha fazla üzmüştü.

Yerimden çekilmediğimi fark edince başını yerden kaldırarak bana baktı. Ona kapıyı açanın ben olduğumu fark etti. Bir anlığına göz bebeklerinin parladığına yemin edebilirdim. Yalnızca bir anlığına. Sonra eski halini aldı.

"Hoş geldin."

Tekrar başını eğdi. Baş selamıyla, "Hoş buldum." Dedi.

Bir süre daha öyle kaldım. İçeri girmesi gerektiğini hatırlayınca kenara geçip ona yer verdim. Yanımda geçerken kendime engel olamayıp çam ve sigara kokusunu içime çektim. Bu kokuyu özleyeceğimi hiç düşünmemiştim.

Yasemin'in türlü ikramlar hazırladığı sofraya oturduk. Cengiz zaten sessizdi. Ona ek olarak Kenan ve ne hikmetse Alparslan da sessizdi. Ve Alparslan'ın sessizliği daha çok öfkeden kaynaklanıyor gibiydi.

"Hayırdır oğlum, ne bu öfke sabahtan beri?"

Halil tam da düşüncelerime tercüme olmuştu.

Alpaslan sıkıntılı bir iç çekti. "Yav, Ahi Evran tarafını solcular basmış. Bütün gün onunla uğraştım."

"Belli yüzünün halinden. Dayak diyip gelmişsin." Dedi Suna, sonra da ekledi. "Apo."

Apo?

Kimseden çıt çıkmadı. Alparslan'ın çenesinin hemen yanında ufak bir kızarıklık vardı. Ancak yakından dikkatle bakılırsa fark edilecek bir kızarıklıktı. Benim ve muhtemelen diğerlerinin de şaşkınlığının sebebi ise Alparslan'ın böyle bir rahatlıkla konuşulacak bir adam olmadığıydı.

Kızacak mı diye düşünürken Alparslan gülümsedi. Görünüşe bakılırsa onunla yalnızca Suna bu şekilde konuşabilirdi.

"Sen bir de karşı tarafı gör yavrum." Dedi, ona doğru eğilirken.

Ben de çoğu gibi bıyık altından güldüm. Sohbet eşliğine yemeğimizi yemeye devam ettik.

"Halil abi şekeri uzatır mısın?"

Halil şekeri uzatırken Kenan'ın bakışları hızla beni buldu. Onun istediği gibi abisine abi dediğim için şaşırmıştı. Ben de bu yüzden yapmıştım zaten. İşe de yaramıştı. Bana bakmıştı.

Göz göze gelince gözlerini kaçırdığında hayal kırıklığımı belli etmedim.

"Ne yaptın bulabildin mi iş?"

"Yok abi, bulamadım." Dedim Halil'e.

"Sen iş mi arıyon bacım?" dedi bu sefer Alparslan. Onu başımla onayladım. "Ben de tam sana göre bir iş var. Ama önce söyle bakalım. Sağcı mısın solcu mu?"

12 Eylül 1980 darbesinde Sağcı ve Solcu kavramları Kenan Evren tarafından kaldırılmıştı. Alparslan'ın neden hala o terimleri kullandığını bilmiyordum. Sandığımdan daha Milliyetçi olmalıydı.

"Ulan Alparslan, kızın solcu olacağı varsa da korkusundan söylemez artık." Yavuz bir kahkaha attı.

"Ne işi bu?"

"Bizim derneğin Kadınlar Kolu'na bir başkan yardımcısı arıyoruz. Ben sende o potansiyeli gördüm ama senin bu iş için saf milliyetçi olman gerekiyor. Öyle kolay bir şey değil ha, köylere gidip konuşmalar yapacaksın, toplantılar düzenlenecek, gerekirse protestolara katılıp kavgalara karışacaksın, kanınla savaşacaksın."

"Başladı gene!"

Suna iç çekip gözlerini devirdi.

"Kızın başını mı yakacan?" dedi, Alparslan'a. Sonra bana döndü. "Kabul etme sakın. Siyasetle uğraşanın akıbeti belli."

"Suna." Dedi Yasemin. "Kızın aklı var. Bırak kendisi karar versin."

Suna omuzlarını kaldırıp indirdi. Beni düşündüğünü biliyordum ve bunun için ona minnettardım. Ama Yasemin'in de dediği gibiydi. Buna kendim karar vermek istiyordum.

"Para kazanacak mıyım?"

"Para işini boş ver. O sonraki iş. Sen bana bu işi yapmaya hevesli misin ondan haber ver?"

"Suna'nın evinde bedavaya oturduğumu biliyorsun. Bu işe ihtiyacım var ama tecrübem olmadığını bilmelisin. Bahsettiğin o toplantılar ve konferanslar hakkında hiçbir şey bilmiyorum."

"Onu dert etme. Bizimkiler seni yapman gerekenler hakkında bilgilendirecekler. Sen şimdi işi kabul ediyor musun?"

Bakışlarımı çevirdiğimde Kenan'ı bana bakarken buldum. Bakışlarında fark ettiğim şey kendimi garip hissetmeme neden olmuştu. Kenan bu işi kabul etmemi istemiyor muydu?

Ben de istemiyordum. Demek istediğim kim bilmediği bir işe bodoslama atlardı ki? Görünüşe göre ben! Ama bu işe gerçekten ihtiyacım vardı ve tam bir haftadır gezdiğim bütün iş yerlerinden daha mantıklı geliyordu. Konuşmadan önce derin bir nefes aldım.

"Kabul ediyorum."

"Hayırlı uğurlu olsun o zaman. Aramıza hoş geldin." Dedi, ben uzattığı elini sıkarken.

Diğerleri de hayırlı olsun dileklerini söylerken Suna başka bir şey demişti. "Hiç iyi etmedin, ben sana söyleyim."

İyi mi yaptım kötü mü, bunu zaman söyleyecekti.

"Ben bir sigara içip geliyorum." Dedi Kenan.

Bir kez daha gidişini izlemek zorunda kalmıştım. Ve ilki kadar nefret etmiştim. Sanki benden gidiyor gibiydi. Gitmesini istemiyordum. Gitmek istemiyordum...

Kenan balkonda sigarasını içip gelinceye kadar Alparslan bana işin ufak çaplı detaylarından bahsetmişti. Yarın geri kalanları konuşmak için beni ofisine çağırmıştı. Kenan döndüğünde ise kızlarla beraber sofrayı topluyorduk. Bulaşıkları yıkadıktan sonra benim kahvemle beraber çayları içeriye götürdük. Yavuz bir ara evin içinde kayboldu. Geri döndüğünde elinde bir saz vardı. Onu doğrudan Cengiz'e uzattı.

Kaşlarım şaşkınlıkla havalandı. Cengiz saz da mı çalabiliyordu?

"Çal bakalım kardeşim, kulaklarımızın pası silinsin."

"Cengiz." Dedi Alparslan. Suna'ya doğru gülümseyerek baktı. "Sunam'ı çal."

Cengiz sazın tellerine dokunduğu an kendimi başka bir dünyada buldum. Öğle güneşinin yaktığı buğday tarlasında esintiye karşı koştuğum bir dünya... Sesi de tıpkı parmaklarından dökülen notalar gibi büyüleyiciydi. Hafif kadife tınısı türküye renk katıyordu.

Türkü bittikten sonra tek alkışlayan bendim. "Ağzına sağlık Cengiz. Çok güzel söyledin."

Başını eğerek selam verdi.

"Kardeşim." Kenan, Cengiz'in omuzuna dokundu ancak bakışlarını benden kaçırmıyordu. Akşamdan beri ilk defa bu kadar uzun bakıyordu bana. "Kara Kız'ı çal."

Cengiz sazının tellerine vurdu ve daha önce duymadığım bir türküyü söylemeye başladı.

Ben o kara kıza yar olamadım

Yaklaştıkça gitti hep adım adım

Bu garip gönlümü ona adadım

O kara gözlere hiç doyamadım

Bu garip gönlümü ona adadım

O kara gözlere hiç doyamadım

Türkünün bana hitap edildiğini anlamak için çok zeki olmaya gerek yoktu. Bir başkası için yazılmıştı ama benim için yazılmış gibiydi. Sanki sözleri Cengiz değil de Kenan söylüyordu. Ve doğrudan yüreğime işliyordu.

Gönlüm usanmadı sendeki nazdan

Çok haber bekledim bahardan yazdan

Umudumu kestim ben kara kızdan

Teselli bulurum ben bu dertli sazdan

Umudumu kestim ben kara kızdan

Teselli bulurum ben bu dertli sazdan

*

Ertesi sabah Alparslan'ın ofisine gitmeden önce Huriye teyzenin yanına gittim. Henüz birkaç gün olmuştu ve evlerin yakın olmasına rağmen burnunda tüttüğümü defalarca kez dile getirmekten çekinmemişti. Kahvaltı yaptığımı söylesem bile beni zorla kahvaltı masasına oturtmuş ve bir şeyler yemem için ısrar etmişti.

Ona iş bulduğumu söylediğimde çok sevinmişti ancak işin ne olduğunu öğrendiğinde ise sadece sen bilirsin demekle yetinmişti. Siyaseti duyan herkes gibi o da korkuyordu tabii. Onu teselli edecek cümlelerim yoktu bu yüzden sessiz kalmıştım.

Evden çıkmadan önce Bekir peşime takılmış ve abilerinin dükkanına gitmek istemişti. Beraber kıraathaneye doğru ilerliyorduk.

"Abla ya, bıraksana elimi. Çocuk muyum ben?"

"Annen seni bana emanet etti. Bırakamam." Dedim, elini daha sıkı tutarken.

"Abla bırak ya, kızlar bakıyor. Benim de korumam gereken bir imajım var."

Bir kahkaha attım.

İmajmış.

"Senin yaşında-" Sözlerim görüş alanıma giren şeyle yarıda kesildi.

Gülümsemem hızla soldu. Olduğum yerde kaskatı kesildim.

Gördüğüm manzara öfkeden kanımı kaynatmaya yetmişti. Hayatımda hiç kimseye karşı hissetmediğim bir nefretle dolup taştım. Çünkü karşımda her şeyin sorumlusu o adam duruyordu.

Valinin oğlu. Kadir Bektaş!

Halil'le beraber kıraathanenin yanındaki arada konuşuyorlardı. Demek çoktan tanışmışlardı. O gece uyarı olsun diye söylediklerimi dikkate bile almamıştı. Nasıl almasını beklerdim ki? Elbette doğru olduğunu düşündüğü şeyi yapacaktı. Halil şu anda ailesini düşünerek para kazanmanın derdindeydi. Ona kızamazdım bile. Ama o şerefsiz... O Kadir denen şerefsiz bütün öfkemi hak ediyordu.

"Abi!"

Bekir'in sesiyle ikisi de bize döndü. Onunla göz göze gelmek midemi bulandırmıştı.

Bekir elimi bırakarak abisine doğru koşarken, ayaklarımı yürümeye zorladım. Onlara doğru yaklaştığımızda birbirlerine baş selamı vererek vedalaştılar. Kadir kendini bekleyen iki korumasına doğru giderken yanımdan geçmek zorundaydı. Bir anlığına bakışlarını yüzüme çevirdi.

Sanki ağır çekimdeydik.

O tıpkı onu ilk gördüğüm fotoğraftaki gibiydi. Boyu benden birkaç santim kısaydı. Siyaha çalan kirli sarı saçları ve sinekkaydı tıraşı vardı. Üzerine giydiği pahalı kumaşlardan yapılma giysileri, zengin gülüşüne hava katıyordu. Ne kadar zengin görünürse görünsün, gözlerinin içindeki o bayatlığı buradan fark edebiliyordum.

Bakışlarımızı birbirimizden ayırmadan yürümeye devam ettik. O kendi yoluna ben de kendi yoluma. Arkamı dönüp baktığımda onu da bana bakarken buldum. Kurnazca gülümseyerek bir baş selamı verdi. Ardından da arabasına binip gitti.

"Abim!" dedi Bekir, Halil onu kucağına alırken.

"Aslanım." Halil kardeşine sarıldı. Yanaklarını sıkıp saçlarını karıştırdı. "Ne yapıyon la sen burada?"

"Seni görmeye geldim."

"Hoş geldin bacım." Dedi Halil, bana baş selamıyla.

"Hoş buldum abi." Dedim, başımla az önce Kadir'in gittiği yeri işaret ettim. "Kimdi o adam?"

"Bir arkadaş ya." Önemli bir şey değilmiş gibi beni geçiştirmeye çalışıyordu. Bekir'i kucağından indirdi.

"Oğlum sen hadi içeriye geç bakalım. Kenan abin sana gazoz açsın. Hadi."

Bekir gittikten sonra bana döndü.

"Sana bahsetmiştim hatırlıyor musun? Birlikte iş yapacağız hayırlısıyla."

Kendi zamanıma ne zaman döneceğim belli değildi ama eninde sonunda dönecektim. Ama dönmeden önce Halil'in hayatta kalması için bir şeyler yapmak istiyordum. Ve yanı sıra Kenan'ın da...

Sıkıntılı bir iç çektim. "Abi. Emin misin bak? Korumalar falan, bu adam tekin birine benzemiyor."

Kaşlarını çattı. "Eminim ben de... Bir şey mi biliyon yoksa?"

"Bir şey bilmiyorum ama görünen köy kılavuz istemez. Adamın gözleri velfecri okuyordu. İşine karışmak istemem ama bu adamı iyice araştırdın mı?"

Komik bir şey söylemişim gibi güldü. "Merak etme sen. Halil abin yaş tahtaya basmaz." Dedi omuzumu patpatlarken. "Sen nereye gidiyorsun şimdi?"

"Alparslan'ın ofisine. Dünkü işi konuşacağız."

"İyi o vakit. Sonra görüşürüz. Bu iş meselesi şimdilik aramızda kalsın."

"Kimseye söylemem zaten. Görüşürüz."

Halil'in yanından ayrılır ayrılmaz Alparslan'ın dün gece tarif ettiği ofisine doğru ilerlemeye başladım. Aklımda ise az öncekiler vardı. Onu karşımda görmeyi hiç beklemiyordum. Kaldı ki şaşkınlığımı hala üzerimden atamamıştım. Her şeyin sorumlusu olacak olan o pislik tam da beklediğim gibi çıkmıştı.

Araştırmamı yaparken annesi ile konuşma fırsatım olmuştu ama kadın oğlunun arkasından tek bir kötü kelime söylememişti. Bir anne olduğu için elbette oğlunu koruyacaktı. Zaten ona inanmayıp zamanında yanlarında çalışan başka bir kadınla konuştuğumda gerçekleri öğrenmiştim. Kadir Bektaş, içkisi ve kumarı dâhil bütün kötü alışkanlıklara sahip bir pisliğin tekiydi. Belge dışı birkaç araştırmamda ise vergi kaçakçılığına kadar her türlü boku vardı.

Halil sözlerimi yine kulak ardı etmişti. Beni asla ciddiye almayacaktı. Bir şey yapmalıydım ama ne?

"Bırak dedim!"

"Kes lan! Sikecem senin belanı, bekle sen!"

Ne oluyor ya?

Başımı seslerin geldiği yöne doğru çevirdiğimde adamın biri bir kadını dövüyordu. Etrafta toplanan kalabalıktan tek ses çıkmıyordu. Kenarda yaşlıca bir kadın adama durmasını için söylese de adam durmadan kadına vurmaya devam ediyordu. Kaşlarım aniden çatıldı. Az önceden kalma öfkem yeniden kendini gösterdi. Durmadım ve onlara doğru yürümeye başladım. Adamın kadına vurmak için kaldırdığı elini havada yakaladım.

"Sana noluyo la!? Sen kimsin?"

"Asıl sana ne oluyor? Sırf erkeksin diye bir kadına el kaldırabileceğini mi düşünüyorsun? Adamlık öğretmediler mi sana?"

"Sen kimsin de adamlığı senden öğrenecem la?" Elini ellerimin arasından hırsla çekti. "Kocasıyım la ben onun. İstediğimi yaparım. İster döverim ister sikerim! Sana noluyo, oropsu!"

Bu sefer bana vurmak için kaldırdığı elini bileğinden tutarak büktüm ve sırtına doğru çevirdim. Acıyla inlerken dizlerinin tersine vurup yere düşmesini sağladım.

Kulağına eğilerek konuştum. "Sana o hiç kazanamadığın adamlığı seve seve öğretirdim ama bu kadar insanın içinde rezil olmayı istemezdin değil mi?"

Kafasını arkaya attığında yüzüme vurdu. Acıyla geriye çekildim, o da bu fırsattan yararlandı.

"Bana adamlık öğretecekmiş. Öğretsene la!"

Elini kaldırarak bana bir tokat attı. Öylesine sert bir tokattı ki kendimi yerde buldum. Yanağım yanıyor, kulağım uğulduyordu.

"Lan!"

"Meryem!"

Önce Kenan'ın sonra Cengiz'in sesi kulağımı doldurdu. Ardından görüş alanıma Kenan'ın sırtı girdi. Az önce kavga ettiğim adamı onun bana yaptığı gibi tek yumrukla yere sermişti. Üzerine çıkıp onu dövmeye başladı.

"Meryem?" Cengiz hemen yanıma çömeldi. Çenemi tutarak başımı ona çevirdi. Yanağımdaki kızarıklığa bakıyordu muhtemelen. Bakışlarım Kenan'da olduğu için umursamadım. "İyi misin?"

Elini tutup kendimden çektim. "Kenan." Dedim. "Kenan'ı tut."

Cengiz yanımdan kalkıp gitmeden önce beni inceledi. İyi olduğumdan emin olmaya çalışmıştı. O, Kenan'ı öldüresiye dövdüğü adamdan ayırırken Alparslan ve Halil de geldi. Onlarla birlikte ancak ayrılmıştı adamdan. Kulaklarım uğuldadığı için konuştuklarının çoğunu anlamadım. Kenan bana doğru geliyordu. Hemen önümde durup beni ayağa kaldırdığında başım hafiften döndü.

"İyi misin gülüm?" Sesi çok uzaktan geliyordu sanki. Başımı avuçlarının arasına aldı. Çevirip yanağıma baktı.

Başımı sallayıp iyi olduğumu söyleyecektim ancak omuzunun üzerinden onu gördüm. Elinde bize doğrulttuğu silahla az önceki adamı.

"Kenan!"

Hiç düşünmeden kendimi onun önüne attım. Nasıl oldu bilmiyorum ama silah patlamadan önce Kenan bana kalkan olmayı başarmıştı.

Kurşun atılmıştı atılmasına ama sanki kalbimi nişan almıştı.

Bölüm Sonu!

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.