"Aya mı gülümsedin? Bu ne güzel gece?"
Attila İlhan
*
Düğünden döndükten sonra herkes kendi odasına çekilmişti. Ne yoldayken ne de eve girdiğimizde Huriye teyzenin ağzını bıçak açmamıştı. Yeni tanıştıkları yabancı bir kızın oğluyla dans etmesi hoşuna gitmemişti sanırım. Yarın yüzünü ekşiterek evinden gitmemi ima ederse ne yapacağımı bilmiyordum. İstenmediğim yerde bir saniye bile kalmazdım ama gidecek bir yerim yoktu. Nereye giderdim, nasıl yapardım hiç bilmiyordum. Bunu düşünmekten gözüme uyku girmemiş, yatağımda bir o yana bir bu yana dönüp durmuştum.
Ayşenur çoktan uyumuştu, onu uyandırmamak için aşağıda, pencerenin yanındaki koltukta oturuyor, gece karanlığını seyrediyordum.
Eskiden sakinleşmek ve kafamı toparlamak için balkonuma çıkar, telefonumdan müziğimi açar ve yıldızları izlerdim. Ama bu yıldızlar tıpkı benim onlara yaptığım gibi onlar da beni yabancılıyordu. Beni sakinleştirmiyor, huzursuzlaştırıyordu.
Yıldızlar soluklaştığında Kenan'ın yüzü ortaya çıktı. Bana bakıyor, gülümsüyor ve bana daha önce sahip olmadığım bir şeyi vaat ediyordu. Mutluluğu.
Sorun da buydu ya. Kenan bana mutluluk değil yalnızca acı verirdi.
Ben ne kadar tam tersini istesem de gerçek buydu.
Bir soluk verip yıldızları izleyeme devam ettim. Kapı çaldığında beni yerimden sıçrattı. Hızla bileğimdeki saatime baktım. Saat 2'ye doğru geliyordu. Gecenin bu saatinde kim gelebilirdi ki? Başımı uzatıp kapıda kimin olduğuna baktım. Kenan gelmişti. Bir kez daha zile bastığında yerimden kalktığım gibi kapıyı açtım.
"Salih'in anasının sana görücü çıktığını bana neden söylemedin?!"
"Ne?"
"Cevap ver bana Meryem!"
Gecenin bu vaktinde kapının önünde bağırarak bana hesap soruyordu. Hem de ağzı yüzü morluklar içinde!
"İçeri geç."
Kenara geçtiğimde ayakkabılarını çıkartarak içeri girdi. Beden dili bile öfkeli olduğunu bağırıyordu. Kapıyı arkasından kapatıp ben de peşinden gittim. Öfkeden yerinde duramıyordu.
"Ne oldu sana? Ne bu halin?" Cevap vermedi. Burnuma dolan kokuyla yüzümü ekşittim. "İçtin mi sen?"
"Az içtim. Sarhoş değilim." Çattığı kaşları yüzünden alnında çizgiler oluşmuştu. Ellerini beline yerleştirerek kişisel alanıma girdi. "Şimdi söyle bana. Yasemin'in gelin hamamında Halime teyze sana görücü çıkmış. Niye bana söylemedin?"
Kollarımı göğsümde bağladım. "Sana söylemem mi gerekiyordu?"
"Söyleyecektin tabii!"
"Öyle mi? Kimsin ki sen?"
"Meryem!"
Gözlerimi devirdim. "Otur şuraya, yarana bakayım." Dedim. Oturup oturduğuna bakmadan yanından ayrıldım. Banyodan ilk yardım setini ve buzdolabından da kremi alarak içeriye geçtim. Kenan dediğimi yaparak koltukta oturuyordu. Yanına oturdum ben de.
Başta dokunmak istemedim ama dokunmadan ona yardım edemezdim. Çenesini tutarak bana bakmasını sağladım. Alnındaki çizgiler kayboldu. Öfkesinin dağılmıştı.
Yüzünü inceledim. Sol gözünün altında morluk vardı. Alt dudağı da patlamış ve kanı üzerinde kurumuştu. Seti açarak bir pamuk ve tentürdiyot çıkarttım.
"Kavga mı ettiniz?"
Cevap vermedi.
"Benim Salih'le bir ilgim yok Kenan. Annesi o gün bir şeyler geveledi. Suna söyleyene kadar anlamamıştım bile. Duyduğum gibi kaçtım zaten. Ne işim olur benim evlenmekle? Kimseyle evlenemem ben."
En azından geçmişte kimseyle...
Şişedeki sıvıyı pamuğa döküp dudağına değdirdiğimde acıyla tısladı.
"O zaman niye benimle oynadın?"
Şaşkınlıkla ona baktım. "Karşıma geçip benimle oynayan sensin!"
Dudağındaki kanı silip temizledim. Kremin kapağını açtığımda Kenan'ın sözleri beni durdurdu.
"Kabul etmeyebilirdin. Beni orada bırakabilir, yerine gidip oturabilirdin. Ama yapmadın. Neden?" Bakışlarımı kaçırdım. "İtiraf et Meryem. Sen de benim sana yandığım gibi yanıyorsun."
Umutsuzca iç çektim. Bu adam beni mahvedecekti.
Bir damla kremi gözünün altına usulca sürdüm. Yüzümü inceliyordu. Dayanamayıp ona baktım. Kahve gözlerinin içinde kırgınlık vardı. Hüzün vardı.
"Ah be Kenan. Şu kısacık zamanda nasıl bu kadar alıştın bana?"
"Çok alıştım be kara kız. Sana çok alıştım. Sensiz yapamam artık."
Çok geçti.
Onu vazgeçiremezdim. Kendim bile ne istediğimi bilmezken bunu yapamazdım.
İlk yardım setini kremle birlikte kenara bırakarak ayağa kalktım. "Gel hadi, seni yerine yatıralım."
"Olmaz. Laf ederler şimdi. Gidiyorum ben." Dedi ve ayağa kalktı ama ben onu tutmasaydım neredeyse düşecekti. Kolunu omuzuma attım.
"Nasıl gideceksin acaba? Daha ayakta duramıyorsun."
Onu merdivenlerden yukarıya çıkartırken ne kadar ağır olduğunu fark ettim. Özellikle de kendinde değilken. Ağırlığını tamamen bana bırakmadığını hissediyordum. Öyle olduğu zaman onu taşımak bir hayli zor olurdu.
"Ceketin nerede senin?"
"Hatırlamıyorum. Cengiz eve götürdü herhalde."
Onu son gördüğümden bu yana gömleğinde bir düğme daha açılmıştı. Yeleğinin düğmeleri hepten açıktı. Kavga ederken olduğuna emindim. Benim için kavga ettiğine hala inanamıyordum. Beni kıskandığına...
"Meryem."
"Efendim."
Kenan'ın üzerime eğilmesiyle sırtımı duvara çarptım. Tabii o da benimle geldiği için duvarla onun arasında ezilmiştim.
"Meryem."
Saçlarımı mı koklamaya çalışıyordu o?
Dengemi bulup onu üzerimden ittim. Merdivenleri kaldığımız yerden çıkmaya devam ettik.
"Meryem." Dedi bir kez daha. Sanki adımı ezberlemeye çalışıyormuş gibi.
Cevap vermedim. Odasının önüne ulaştığımızda ses yapmadan kapıyı açtım. Bekir, Kenan'ın yatağında uyuyordu. Kenan'ı da Halil'in yatağına götürdüm.
"Meryem." Dedi, ben onu yatağa oturturken. Yeleğini çıkartmasına yardımcı oluyordum. "Hangi masaldan çıktın böyle?"
Bakışlarımı kaldırıp gözlerinin içine baktım. Mayışmış gözleri üzerimdeydi.
"Ah bir söyleyebilsem."
Ama söyleyemezdim. Gelecekten geldiğimi ne ona ne de bir başkasına söyleyemezdim. Bana inanmazlardı. Bana deli damgası yapıştırıp, beni bu evden kovarlardı. Beş parasız sokakta kalmaktansa böylesi daha iyiydi.
Kenan'ın omuzlarından tutarak onu yatırdım.
"Meryem?"
"Efendim Kenan?"
Pikeyi üzerine örttüğümde gözlerinin hepten kapandığını fark ettim. Uykuya daha fazla direnemiyordu.
"Gitmeyeceksin değil mi? Gitme Meryem."
Göğsüm sıkışmaya başladı. Son zamanlarda bu histen nefret etmeye başlamıştım.
"Gitme."
Onu arkamda bırakıp kendi kaldığım odaya, yatağıma girdim. Odalar yan yana olduğundan tam da duvarın arkasında olmalıydı. Parmaklarım soğuk ve sert olan duvara uzandı. Sanki ona ulaşabilecekmişim gibi parmaklarımın uçlarıyla dokundum.
Geçmişte veya kendi zamanımda yaşamış ve onun hakkında hiçbir şey bilmemiş olsaydım eğer, her şey çok farklı olurdu.
Farklı bir zamanda olsaydı ona kesinlikle aşık olurdum.
Ama şimdi... Öleceğini bildiğim bir adama aşık olamazdım. Olamam.
*
Ertesi sabah Yasemin'in düğünü yüzünden bir haftadır ertelediğim işi yapmak için hazırlanmıştım. Bu sefer diğerlerine nerede olacağımın haberini verdim. Ayakkabılarımı giyip dış kapıyı açtığımda karşımda Hülya'yı gördüm. Eli havada kalmıştı.
"Buyurun?"
Yazmasının altından ördüğü sarı saçlarının bir tutamını parmaklarının arasına doladı. "Ay hiç buyurmayım. Kenan evde mi?"
Kenan'ı ne yapacaksın acaba?
"Yok evde. Bana söyle ne söyleyeceksen."
"Dün akşam düğünde ceketini unutmuş. Geri vereyim dedim ama bulamadım. Ben de aldım, yıkadım." Yeni fark ettiğim siyah ceketi bana uzattı. "Bunu ona verirsin değil mi?"
Bir cekete bir ona baktım. Sinsi gülümsemesi, bunun benim için hazırlanmış bir oyun olduğunu bas bas bağırıyordu. Umursamadım. Ona sahte bir gülümseme sunarak ceketi elinden aldım.
"Zahmet etmişsin, sağ ol."
Bir şey söylemesine izin vermeden kapıyı suratına kapattım. Huriye teyze mutfaktan çıktı. "Kim gelmiş kara kızım?"
"Hülya." Dedim. Ceketi göstererek. "Dün Kenan ceketini unutmuş, o da yıkayıp getirmiş sağ olsun."
"Bu kız da Kenan diye ölecek." Dedi, başını iki yana salladı. Ceketi elimden aldı.
"Ben gidiyorum Huriye teyze. Görüşürüz."
"Allah'a emanet ol kızım. Erken gel ha, akşama tavuklu pilav yapıyom."
"Tamam, gelirim."
Evden çıktıktan sonra otobüs durağına kadar yürüdüm. Kenan'ın bana verdiği paradan kalanla otobüs biletimi alacaktım. On dakika anca beklemiştim ki otobüs geldi. Daha doğrusu bir dolmuş. Sıram geldiğinde bende bindim. Parayı uzatırken şoförü fark ettim.
"Cengiz?"
Başını kaldırıp bana baktı. "Meryem?"
Şaşkınlıktan olduğum yerde durduğumu fark edince diğer yolcuların geçmesi için kenara geçtim. Onlar arkaya doğru ilerleyince Cengiz aracı hareket ettirdi. Tekrardan yanına geçtim.
"Dolmuş sürdüğünü bilmiyordum."
Başını kaldırıp bakmadan önce vitesi değiştirdi. "Sürmüyorum aslında. Arada bir babama yardım için çıkıyorum." Dedi. Yürüyüşlerde en ön sırada olması dışında onun hakkında hiçbir şey bilmediğimi hatırladım. Onu tanımak istiyordum. "Sen nereye gidiyorsun böyle?"
"Kütüphaneye."
Şaşırdı. "Kitap okumayı sever misin?"
"Çok severim."
Babamın bizi terk etmeden önce yaptığı iyi şeylerden biri de bana kitap okumayı sevdirmek olmuştu. Bu sayede araştırmayı öğrenmiş, şimdi ki mesleğimi elime almıştım. Okumayı çok seviyordum.
"Ben de okurum." Dedi. Önüne döndü. Dolmuşunu dikkatle sürmeye devam etti. Başını kaldırıp saniyelik olarak bana baktı. "İstersen... Yani kitap okumak istediğinde çekinmeden söyle. Ben de çok var. Okuman için verebilirim."
"Çok iyi olur. Teşekkür ederim."
Cengiz çekingen tiplerdendi. Doğuştan mı böyleydi yoksa sonradan mı böyle olmuştu öğrenmek istiyordum.
Yan profilinden onu inceledim. Kendi zamanımda moda olan bir saç stiline sahipti. Üzeri hariç başının tamamı sıfıra vurulmuştu. Dönemin bıyık modasını uymayıp sakal bırakmıştı. Tıpkı onu gördüğüm o fotoğraflardaki gibiydi. Asi ve bilge.
Kütüphanenin olduğu durakta Cengiz'e teşekkür ederek indim. Burayı bulmam kolay olduğu için seviniyordum. İçeri girip doğrudan beni ilgilendiren bölüme gittim. Geçen hafta baktığım kitapları alarak bir masaya oturdum ve okumaya başladım.
Sayfaları çevirirken keşke bunları yanımda götürebilseydim veya fotoğraflarını çekebilseydim diyordum içimden. Önemli olduğunu düşündüğüm pek fazla sayfa yoktu. Çoğu zamanda yolculuğun imkansız olduğunu bastıra bastıra açıklıyordu zaten. Yine de okumayı bırakmadım. Bileğimdeki saatten tam dört saattir burada olduğumu fark ettim.
Hava geç kararıyordu ancak Huriye teyze akşam yemeği sofrasını erkenden kuruyordu. Kitapları topladığım gibi yerlerine yerleştirdim. Binadan çıkarken bir yandan da aklımla konuşuyordum.
4 saatlik çalışma. 0 sonuç.
Umudumu henüz yitirmek istemiyordum. Başka bir kütüphaneye gidip oradaki kitapları okuyacaktım. Gerekirse Ankara'daki bütün kütüphaneleri teker teker gezecek ve kendi zamanıma giden o yolu bulacaktım.
Binanın dış kapısından çıktığımda bir adamla burun buruna geldim. Başımı kaldırıp kim olduğuna bakmaya bile gerek duymadım. Kokusundan tanımıştım onu.
"Senin ne işin var burada?"
"Seni almaya geldim."
Kaşlarım kendiliğinden havalandı. "Beni mi almaya geldin?"
Buna neden bu kadar şaşırdığımı bilmiyorum. Birden anaokulumdaki bir gösteri de, orada olacağını söyleyerek gelmeyen babamı hatırladım. Gösteri boyunca gözlerim kalabalığın içinde babamı aramıştı. Bu yüzden gösteriye odaklanamamış ve tüm gösterinin mahvolmasına neden olan bir hata yapmıştım. O günden sonra bir daha asla insan içinde gösterilere çıkmamıştım.
Önce kahvaltı yapıp yapmadığımı sorup şimdi de beni almaya gelerek içimdeki ilgi açlığını bir şekilde doldurmayı başarıyordu.
Başıyla onayladı beni. "Cengiz bahsetti. Kütüphaneye bırakmış seni."
"Öyle oldu ama yolu biliyorum. Beni almaya gelmene gerek yoktu." Dedim. İnsanların girip çıkması için kapının önünden çekildim. Otobüs durağına doğru yürüyordum. O da peşimden geliyordu. Beni almaya gelmişmiş. Sen önce Hülya'dan ceketini al.
"Ne ceketi?"
Hassiktir! Sesli mi söylemiştim ben onu?
"Meryem?" Cevap bekliyordu. Ne diyecektim ki şimdi? "Bu da ne demek şimdi? Ne Hülya'sı ne ceketi?"
Cevap vermeden durağa kadar ulaştım. İnsanların arasında ısrar etmeyeceğini düşünmüştüm ama yanılıyordum. Dirseğimden yakaladığı gibi beni ona çevirdi.
"Cevap bekliyorum kara kız?"
"Bana kara kız deyip durma! Annen de diyor zaten."
"Ne diyeyim o zaman?" Tek kaşını kaldırdı. Kurnazca gülümsedi. "Gülüm diyeyim mi?"
Omuzunun arkasından bize kıkırdayarak bakan liseli genç kız grubuna gözüm takıldı. Alay konusu olmuştum resmen! Kolumu ondan kurtardım.
"Hiçbir şey deme Kenan!"
Gelen dolmuşa bindim ondan kurtulma amacıyla ama hemen arkamdan geldiği için ondan kurtulmam pek de mümkün değildi. Parayı şoföre uzatarak dolmuşun en arkasına doğru ilerledim.
"Bu ceket meselesini hala söylemedin?"
"Sen akıllı bir adamsın Kenan. Kendin çözmeye çalış." Dedim arkama bakmadan.
Durdu. Durdu. "Dün akşam düğünde çıkarttığım ceketi Hülya mı almış?"
Bingo!
Nefesini ensemde hissettim. Bu hareketi tüylerimi diken diken etmeye yetmişti bile. Kulağıma fısıldayarak, "Sen beni mi kıskandın?" diye sordu.
Sözleri beni öylesine dumura uğratmıştı ki kala kalmıştım. Şoförün ani freni yüzünden tutunmaya fırsat bile bulamamış doğrudan Kenan'ın göğsüne düşmüştüm. Gözlerim far görmüş tavşan gibi açılmıştı. Göğsünün sıcaklığı sırtıma yayılmaya başlayınca hızla çektim kendimi. Ona döndüm.
"Ne kıskanacağım seni be? İyice saçmalamaya başladın."
Kenan'ı kıskanmak mı? Daha neler! Ben Kenan'ı kıskanamazdım. Kıskanç bir kadın değildim bir kere. Fatih'le çıktığımız zamanlarda bile onu kıskanmamıştım. Bu durumun beni aldatmasında payı olmuş olabilirdi ama ben kimseyi kıskanmazdım! Kıskanmam.
"Sen öyle diyorsan öyledir gülüm."
"Bak ya! Ne diyor hâlâ?"
Sırtımı ona dönüp tüm yolculuk boyunca sessiz kalmıştım. Gülüm neydi ya? Başka bir şey bulamamış mıydı lakap takacak? Ona söylüyordum ama ben de iyice saçmalıyordum. Sanki tek derdim adamın bana lakap takmasıydı!
Otobüsten indikten sonra durakla ev arasındaki yolda yanımda değil de arkamdan yürüdü. Böylesinin daha iyi olduğuna karar verdim. O yanımda olduğu zaman kafam karışıyor, aklım duruyordu. Ve mantıklı kararlar alamıyordum. Üzerimdeki etkisinden nefret ediyordum.
Eve girdiğimizde Huriye teyze sofrayı çoktan kurmuştu. Halil de buradaydı. Kapıdan içeriye girer girmez bakışları doğrudan beni bulmuştu. Sonra da arkamdan gelen Kenan'a kaydı. Halil, Kenan'ın bana olan takıntısını doğru bulmuyordu. Ben de ona katılıyordum. Bakışlarındaki ifadeye bakılırsa Kenan'ın abisinden işitecekleri vardı.
Sofraya oturmadan önce yardım etmedi demesinler diye ekmek tabağıyla sürahiyi masaya bırakıp yerimi aldım. Halil bir Kenan'a bir bana bakıyordu. Sanki söyleyeceği bir şey varmış da söyleyemiyormuş gibi. Kenan da abisinin bakışlarını daha içeriye girer girmez fark etmişti ama umursamazlıktan geliyordu.
"Meryem bacım?" dedi Halil. Söze böyle gidiyordu demek. "Sen bu söylediğin firmada işe ne zaman başlıyon?"
Hadi... Buyurun cenaze namazına.
"Daha var. Önce gidip görüşmem lazım tabii."
"İyi iyi." Tavırları bir babanınki gibiydi. "O zaman yakın zamanda git görüş. Bir an önce işine gir paranı eline al. Borcunu ödersin."
"Ne- ne borcu?"
"Geçen gün benden ayrı ev için borç para istedin ya. Hallettim ben o işi." Bakışlarım hızla karşımdaki Kenan'a kaydı. O da benim gibi donup kalmıştı. Kaskatı kesilmişti. Halil konuşmaya devam ediyordu. "Benim bir arkadaş var. Ona senin durumunu anlattım. Sağ olsun hiç düşünmeden açtı evini. Borcunu da bana değil ona ödersin artık."
Bakışlarımı Kenan'dan ayırmadım. Gözleri masada bir noktaya odaklanmış öylece duruyordu. Birazdan patlamaya hazır bir yanardağ gibiydi. Alevinin kimleri yakacağı belli olmayan yanardağ.
Halil'in teklifime önce hayır deyip daha sonra kabul etmesinin tek bir anlamı vardı. Kardeşini benden uzak tutmaya çalışıyordu. Ona hak veriyordum ama yine de... Mutlu olurum sanmıştım. Kenan'dan uzakta olmanın her şeyi çözeceğini düşünmüştüm. Peki neden huzursuz hissediyordum?
Kenan ellerini masaya sertçe vurdu. Halil dışında hepimiz yerimizden sıçramıştık. O ise yalnızca abisine bakıyordu. Korkutucu bir öfkeyle.
Biraz sonra masadan kalkıp gitti. Halil yemeğini yemeye devam ediyordu. Huriye teyze oğlunun masadan kalkıp gitmesinin nedenini az çok anladığı için üzerine pek varmamıştı. Ben ise kala kalmıştım. Ne hareket edebiliyor ne çatalı elime alıp yemek yiyebiliyordum.
Halil'in çatalı masaya düştü. Sesi irkilmeme sebep olmuştu.
"Size afiyet olsun." Dedi ve kardeşinin arkasından gitti.
Yemek yiyecek iştahım kalmadığı için izin isteyerek odaya çıktım. Üzerimi değiştirip doğrudan yatağa girdim. Aklımda Kenan vardı. Abisine attığı öfkeli bakışları gözümün önünden gitmiyordu.
Bu ayrı ev mevzusunun iyi olduğunu kendime söyleyip durdum. Sonuçta kendi zamanıma gittiğimde de ayrılacaktık. Böylesi daha iyiydi. Yoksa değil miydi?
Bölüm Sonu!