"Her şeye rağmen gözümün önünde güzel bir gelecek canlandırmaktan kendimi alıkoyamıyorum."
*
Yasemin ve Yavuz'un düğünü tam da hayal ettiğim gibiydi. Bir keresinde küçükken mahallemizde tıpkı böyle bir düğüne katıldığımı hatırlıyordum. Gelin ve damada o kadar imrenmiştim ki kendi düğünümün de onlarınki gibi olmasını istemiştim.
Şimdi ise düğün kelimesi bana çok uzaktı. Fatih'le iki yıl çıkmıştık. Başlarda ondan gerçekten çok hoşlandığımı sanmıştım ama zaman geçtikçe bunun bir yanılsama olduğunu fark ettim. Aramızda tutku yoktu, hatta benim açımdan sevgi bile yoktu. Biz sevgili gibi davranan iki yakın arkadaş gibiydik. Belki de bu yüzden aldatılmıştım. Fatih'le bir ilişki her zaman çok kolay olmuştu benim için. Tek pişmanlığım ayrılmakta geç kaldığımdı.
Mahalle meydanında oynayan gelin ve damadı izledikçe kendi kötü anılarımdan sıyrıldım. İkisi de çok mutlu görünüyordu. Birbirlerini ne kadar çok sevdiklerini o akşam anlamıştım.
Bakışlarım birden onların arkalarında kalan masaya uzandığında onunla göz göze geldim. Akşamın başlangıcından beri belki de onuncu kez. Bana gülümseyerek yanındaki Cengiz'le konuşmaya devam etti.
O kendi arkadaş grubuyla aynı masadayken ben de Huriye teyzelerin olduğu masadaydım. Cengiz'in annesi, Gülsüm, Gülsüm'ün annesi ve Suna da yanımızdaydı.
Ona baktığımda oynayanları izlediğini gördüm. Müzik sesimi bastırdığı için bağırmak zorunda kalacaktım. Ben de yerimden kalkarak yanına oturdum. Kulağıma eğildim. "Nasılsın Fatma teyze?"
"Eyiyim yavrum. Sen nasılsın? Sağlığın sıhhatin yerinde mi?"
"Yerinde sağ ol." Dedim. "Ben buraya geldiğimden beri Kenan'la Halil'i evinde ağırlıyorsun. Kusura bakma lütfen."
Gözleri irileşti. "O nasıl söz yavrum? Öyle şey olur mu hiç?" Elimi tutup üzerine hafiften vurdu. "Sen bize tanrının misafirisin. Huriye sevabını alıyor, ben niye almayayım? Hem Halil'i de Kenan'ı kendi evladım gibi severim. Cengiz'imden ayrı koymam. Onların bir yüklüğü yok ki bana. Akşam geliyorlar sabah gidiyorlar. Sen boşu boşuna kendine dert edinme hiç. Gönlünü ferah tut."
Onu Huriye teyzenin gününde gördüğümde nur yüzlü olduğunu düşünmüştüm. Şimdi onunla konuşunca asıl nurun onun yüreğinde olduğunu görebiliyordum. Çok iyi bir kadındı.
Fatma teyzeyle konuşmayı bitirdiğimde yerime geçtim. Düğün ara vermeden devam ediyordu. Bir ara Suna'yla Yasemin beni oyun kaldırmak istemişti ama kabul etmemiştim. Kenardan izlemek daha zevkliydi.
Oyunlar oynanmaya devam ederken bir anons yayıldı mahalleye. Damadın arkadaşlarından bir gösteri olacağını duyurdular. Suna'yla bakıştık. O kıkırdayınca ben de ona eşlik etmiş bulundum.
Biraz sonra Neşet Ertaş'ın sesi hoparlörlerden gelmeye başladı. Kenan, Cengiz, Halil, Alparslan ve Salih, damat olan arkadaşlarının yanına sahneye çıktılar. Hepsi de uzun ve kalıplıydı. Jilet gibi takım elbiselerinin içinde çok havalı görünüyorlardı. Şarkı çaldı, onlar oynadı.
"Bahçe duvarından aştım.
Sarmaşık güllere dolaştım.
Öptüm, sevdim, halleştim."
Hepsi aynı anda hareket ediyor şarkıya göre ritim değiştiriyordu.
"Yanıyorum, yanıyorum, yanıyorum hele.
Mayil oldum gonca güle.
Acem şalı, ince bele."
Alparslan şarkının sözlerini mırıldanırken onu izleyen başka kimseye aldırış etmeden Suna'yı işaret etti. Suna utanıp kızardı. Başını benden tarafa doğru çevirince Alparslan bir kahkaha attı. Hoşuna gitmiş olacak ki bağıra bağıra şarkıyı söylemeye devam etti bu sefer.
Yavuz ve Halil de aynı şeyi sevdiklerine yapıyorlardı ama dozunu kaçırmadan tabii.
Danslarının senkronizasyonuna o kadar dalmıştım ki bir an Kenan'la göz göze geldik. O da şarkıyı söylüyordu. Gözlerini gözlerimden kaçırmadan şarkının son sözlerini söylemeye başladı.
"Bir bakışta yaktın beni.
Derdinen bıraktın beni.
Yaktın beni, yaktın beni."
Bakışlarımı kaçırdım. Ona bakmayı reddediyordum. Bakışları insanlar arasında yanlış anlaşılmaya neden olacaktı. Dengesiz adam!
Masadakilere göz gezdirdim. Hepsi de onları izliyordu. Ayrı olarak Ayşenur gözlerinden kalpler çıkacakmış gibi hayranlıkla izliyordu. İstemsizce bakışlarını takip ettim. Cengiz'e bakıyordu. Ayşenur, Cengiz'e bakıyordu!
İç sesim, ne oluyor bu aşağılık yerde diye bir çığlık attı.
Götüren götürene anasını satayım.
Cengiz'in donuk ifadesine bakılırsa Ayşenur'un hisleri tek taraflıydı. Hem Cengiz onun abisi yaşındaydı. Üstelik henüz bilmiyordum ama onun da bir hikâyesi olduğuna emindim. Acıklı bir hikâye. İçime doğuyordu.
Bir ara Ayşenur'la bu konu hakkında konuşmalıydım. Bende o yollardan geçmiştim. Onu en iyi ben anlardım.
Şarkı bitti. Erkekler alkışlar eşliğinde yerlerine geçip oturdular. Yeni şarkı çalmadan önce Yasemin gelinliğinin etekleri tuta tuta bu tarafa doğru gelmeye başlamıştı. Nereye gideceğini düşünürken tam önümde durdu.
"Dün oynamadın, bugün oynayacaksın valla. İtiraz kabul etmem."
Kolumu tuttuğu gibi beni kaldırmaya çalıştı. Kaşlarım arşa çıkacaktı neredeyse.
Huriye teyze şaşkınlığımı yakaladı. "Kırma kızı, kalk. Kalk da oyna haydi. Boşuna mı giydin elbiseyi? Meydanda şöyle bir salın da millet kız görsün."
Masadakiler kalkmam için ısrar ettiler. Yasemin kolumu çekiştirirken daha fazla direnemedim. Beni boşalan sahneye götürmesine izin verdim. "Şarkıyı çaldırayım geliyorum." Dedi ve beni ortada bırakıp gitti. Ortada kalmanın utancıyla olduğum yere sindim. Yasemin şarkıyı çalan adamla konuştuktan sonra yanıma gelmesini bekledim ama o kocasının yanına geçip oturdu.
Daha ne olduğunu anlayamadan davulların sesi mahallede yankılandı. Zeybek çalıyorlardı.
Beni asıl şaşırtan şey Kenan'ın oturduğu yerden kalkmasıydı. Takım elbisesinin ceketini çıkartırken ben de herkes gibi nefesimi tuttum. Ağır ağır karşıma geçti. Az önce oynadığı için hala nefes nefeseydi ve alnından terler akıyordu.
Hoşuma giden neydi bilmiyorum. Alnından akan terleri mi, giydiği beyaz gömleği yırtacakmış gibi göğüs kafesinin kalkıp inmesi mi yoksa karşıma geçmeye gösterdiği cesareti mi?
Türkü çalmaya devam ediyordu. Gözlerini gözlerimden kaçırmadan bir dizinin üzerine çöktü. Yerdeki toprakla ellerini yıkadı. Ayağa kalktığında dans etmeye başladık. Benim güvercin gibi açtığım kollarımı onun kartal misali kolları tamamladı. Daha önceden konuşup anlaşmış gibi aynı adımları atıyorduk.
Kenan bir kez daha önümde diz çöktü. Ben oynarken dudaklarında sıcak bir tebessüm vardı. Beni onaylayan bir ifadeyle başını eğdi.
Ayağa kalktı. Bu sefer dizleri toprağa değdire değdire oynadı. Onun bu hareketi göğüs kafesimin yakınlarında ufak bir cereyana sebep oldu.
Gözlerini gözlerimden bir an olsun çekmiyordu. Bir erkeğin bu kadar güzel bakabileceğini bilmiyordum. Bir erkeğin zeybek oynayışının dahi kalbimi bu denli hızlandıracağını bilmiyordum.
Ama bilmeliydim.
Bu günden sonra aramızdaki hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını bilmeliydim.
Davul zurna eskilerin en güzel ezgilerinden birini çalmaya devam ederken biz de oynamaya devam ettik. Kenan az önceki yorgunluğuna rağmen hiç zorlanmadan her hareketin hakkından geliyordu. Dans eden adamlardan hoşlanmam diyordum. Fena halde yanılmıştım. Kenan'ı oynarken izledikçe... Eh, duruşu ve asaleti onun yerine konuşuyordu zaten.
Türkü bittiğinde ikimizde yerimizden kımıldamak için acele etmedik. Kenan gözlerini çekmemekte ısrarcıydı. Yine ilk kaybeden ben oldum. İnsanlar bizi alkışlarken hızla yerime geçip oturdum. Suna koluma girmiş, kulağıma eğilerek bir şeyler söylüyordu. Onu duymadım. Hemen çaprazımda oturan Huriye teyzeyle ufak bir göz göze geldik. Utancımdan yüzüne bakamamıştım. O da pek bir şey söylememişti zaten. Şarkılar çalınmaya, oyunlar oynanmaya devam etti ama benim aklım az önce yaşananlarda kaldı.
Saat yavaş yavaş on ikiye doğru geliyordu. Davul ve zurna bir an olsun durmamış ve çalmaya devam etmişti. Suna, Yasemin'in yanına gitmek istedi. Gülsüm gelmedi. Ben de gitmeyecektim ama Huriye teyzenin sessizliğiyle yalnız kalmak istemiyordum. El mahkum peşinden ilerledim.
Yasemin gelin damat masasında yalnız oturuyordu. Yavuz kalabalığın içinde oynamaya devam ederken o yorgunluktan kenara çekilmişti.
"Bu Gülsüm'ün neyi var? Niye gelmezdi yanımıza?"
"Bilmiyorum." Dedi Suna.
Benim yüzümden diyemedim. Varlığımı bir türlü kabullenmek istemiyordu. Beni sevmiyordu, ben de bunu umursamıyordum. Huriye teyze beni oynamam için yüreklendirirken kendisi yüz çevirmişti. Fark etmediğimi sanmıştı belki ama etmiştim.
"Ben de aynısı onun düğününde yaparım ama seyret. Oturup somurtmaya gelmiş baksana."
Gerçekten de öyleydi. Ona hak veriyordum.
Ben gelmeden önce bu kızlar arkadaşlardı. Benimle ne sorunu olursa olsun, kendi arkadaşının düğününde bunu yapmamalıydı.
"Kız Suna?"
"He?"
"Şu Alparslan abi seni mi çağırıyor? Vallaha da seni çağırıyor."
Suna başını çevirerek orada olacağını bildiği adama baktı. Alparslan başıyla kalabalığın arkasında kalan sokağı işaret ediyordu.
"Git hadi." Dedim.
"Gitmem."
"Kız dellenme yine." Yasemin arkadaşının kolunu dürttü.
"Gitmem dedim." Omuzunu silkti. "Ne diyeceğini biliyom. Gitmeyeceğim."
"Ya pişman olursan?" Dedim bu sefer. Onu Alparslan'la konuşmaya ikna etmek istiyordum. Mutlu olma şansını elinin tersiyle itmesini istemiyordum. Tereddüt içinde bana baktı. "Git hadi. On dakika içinde dönmezsen seni almaya gelirim."
Sözüme güvendi. Ayağa kalkarken süzülmeyi ihmal etmedi. Yasemin'le kıkırdadık. Suna kalabalığın arasında gözden kayboluncaya kadar izledik.
Yasemin kolumu dürttü. "Kız, itiraf edeyim seni bilerek orada bıraktım ama Kenan abinin oyuna kalkmasını ben bile beklemiyordum. Herkes şaşırdı. Hülya hasedinden çatladı, çatladı!"
"İyi hatırlattın. Bu yaptığını da unutmayacağım Yasemin. Yazdım bir kenara."
"Aman ne var canım- Kız benimki de saf gibi ortalıkta göbek atsın. El âlemin adamları sevdiklerini kuytu köşelere çağırıyor, bir de benimkine bak."
"Ne diyorsun anlamadım?"
"Kenan abi diyorum. O da seni çağırıyor diyorum. Bak diyorum." Çenemi tuttuğu gibi başımı çevirmeme neden olduğunda Kenan'ı gördüm. O da başıyla ara bir sokağı işaret ediyordu. Başımı olumsuzca iki yana salladım. Az önceki zeybek olayından sonra yan yana görülmesek daha iyiydi. Ama Kenan'ın annesinden aldığı inat damarı büyüktü. Kaşları çattı. Ben de inat ettim. Bu sefer yanıma gelip beni götürmekle tehdit edince dayanamadım. Çünkü ne söylerse yapabilecek bir kapasitesi vardı. Ayağa kalktım ve dediği sokağa doğru yürümeye başladım. Yasemin'in arkamdan güldüğünü duyar gibiydim.
Kalabalıktan uzak olan o sokağa girdiğimde Kenan benden daha sonra gelmişti.
"Ne oldu? Neden çağırdın beni?"
"Konuşacaklarım var."
"İyi. Söyleyeceklerini söyle gideyim."
Söylemedi.
O ne kadar bana bakmakta ısrarcıysa ben de bakışlarımı kaçırmakta o kadar ısrarcıydım. Yüzünden başka her yere bakıyordum.
Beyaz gömleğini dirseklerine kadar katlamış, elleri kumaş pantolonun cebindeydi. Nasıl terlediyse artık, gömleğinin ilk üç düğmesi açıktı ve esmer tenini ortaya çıkartmıştı.
"Ben gidiyorum."
"Bekle."
Dirseğimi tutarak beni durdurdu. Başımı kaldırarak ona baktım. Nemli saçlarından asi birkaç tutam alnına dökülmüştü. Doğrudan gözlerimin içine bakıyordu. Kahve gözleri karanlıkta bile parıldıyordu.
"Şaşırttın beni kara kız. Böyle oynayabildiğini bilmiyordum."
Bilmediğin çok şey var.
Bakışlarımı kaçırdım. "Sen de... güzel oynadın."
Parmaklarını ensesine atıp karıştırdı. Başını eğerek gülümsemesini saklamaya çalıştı. "Yaptık bir şeyler."
Bu hali çok tatlıydı. Dudaklarım yukarı kıvrıldı. O görmeden hızla kendimi toparladım.
"Beni buraya bunu konuşmak için mi çağırdın?"
"Yok." Dedi başını kaldırdı. Cebinden çıkarttığı saatimi bana gösterdi. "Bunu vermek için çağırdım."
Nasıl kırıldığını bile fark etmediğim saatim sapa sağlam karşımdaydı. Anneannemin anneme, annemin de bana verdiği aile yadigârımız olan saat... Bu tür şeylere fazla önem verirdim. Öyle ki boynumda hiç çıkartmadığım bir kolyem bile vardı.
"Bu kadar mutlu olacağını bilseydim daha önceden verirdim." Bakışları gülümsememdeydi. "Aslında verecektim o akşam ama neyse."
"Hangi akşam?"
"Boş ver onu şimdi. Şakir abi yeni gibi yaptı saatini." Tersini çevirdi. "Özel olarak istedim, buraya da adının baş harfini yazdı. Umarım kızmazsın."
Parmağımı harfin üzerinde gezdirdim.
M
"Kızmadım." Dedim, hoşuma bile gitmişti. "Teşekkür ederim."
"Bileğini getir, takayım."
Ona sol bileğimi uzattım. Siyah kolçaklı saatimi bileğime takmasına izin verdim.
Gitmeden önce son kez ona baktım. Gülümseyerek, "Teşekkür ederim, Kenan."
Onu arkamda bıraktığımda şaşkınlıktan küçük dilini yuttuğuna yemin edebilirdim. Ona iyi davranmama alışık değildi.
Yasemin'i bıraktığım gibi tek başına bulmuştum. Yanına oturdum. "Hayırdır kız, yüzünde güller açıyor?"
Ona saatimi gösterdim. "Saatim kırılmıştı, Kenan yaptırmış. Onu verdi."
"Başka bir şey yok yani?"
"Ne olacak acaba?"
Ağzını fermuar gibi kapattı. "Bir şey demedim."
Biraz sonra Suna geldi.
"Ne diyormuş Alparslan abi?"
"Her zamanki şeyler. Alacam seni diyor. Ben de bok alırsın dedim."
"Yüzüne?" Yasemin şaşırdı.
"He."
Yasemin Suna'nın koluna bir yumruk attı. "Kız sende bu inat oldukça bu adamın çekeceği var valla." Dedi gülerek. Dayanamayıp bende güldüm. Suna da belli etmek istemiyordu ama zor tutuyordu kendini.
Kenan'ın masalarına baktım. Alparslan arkadaşlarının yanına yeni gelmişti. Yüz ifadesine bakılırsa Suna doğruyu söylüyordu. Tespihini hızla sallayarak yerine oturdu. Halil destek verir gibi sırtına vurdu birkaç defa.
Kehribar renkli tespih adamın iri parmaklarının arasında hızla dönerken sahibi kalın kara kaşlarının altından Suna'ya baktı. Bakışlarında çok iyi bildiğim bir ifade vardı. Kendinden emin bakıyordu. Suna onu yüz defa reddetse o bin defa ısrar ederdi. Benim en çok merak ettiğim şey ise Suna'nın inadının nasıl kırılacağıydı.
Birden Kenan'la göz göze geldiğimde karnımda acı bir ağrı hissettim. Ağrı hızla geçti ama etkisi uzun süre kalacak gibiydi.
Bölüm Sonu!