Ölene kadar sorumlusun, gönül bağı kurduğun her şeyden.
Yeni bir yıl yeni başlangıçlar olur derler. Bugün 365 sayfalık kitabımın ilk sayfasını yazıyorum. Güzel bir sabaha uyanmamın yanı sıra, evde olduğunu belli etmeye çalışan annemin mis kokulu menemeniyle açtım tüm duyu organlarımı.
Hayat yeni başlangıçlara her zaman müsaittir aslında. Bu yıla başlangıcımı yeni birisini tanımaya çalışarak başlatmak istiyorum. Çünkü bazen bazı şeylerde bazı insanlar büyük farkındalıklar yaratabilirler. Evimin kapısını kapatarak ardımda bıraktığımda, benliğimin beni götürdüğü yere gitmek istiyorum.
Dışarısı mis kokulu bir Pazar günüydü, tepede duran güneş ise bu dediğimi onaylarcasına bana bir selam yollar gibi. Boşuna üzerime kaban geçirdiğimi düşünüyorum, keşke biraz camdan dışarısını gözetlemiş olsaydım. Kapımızın önünde adeta nöbet bekleyen sokağımızın köpeği Ozmo’ya biraz yemek veriyordum. Kendime verdiğim sözü çiğnememek adına gözlerimi başka yöne doğru yöneltirken, bir çift ayak sesiyle birinin bana yakınlaştığını hissettim. Hayır dedim içimden, ben bu adamı tanımak istemiyorum ki.
Kendimi bulacağım bu yılda ilk hedefim, görmek bile istemediğim bu adamı tanımaya çalışmak olamaz dememe kalmadan “Size git gide daha çok ısınmaya başlıyorum Sultan hanım.” Cümlesindeki tebessüm gizli değildi, bizzat sırıtarak kurulmuş bir cümleydi bu. Hayır yani gözleri de gülmüyordu, utanmasa otuz iki diş gözükecek kadar net bir dudak kımıldamasından bahsediyorum. İçimden bunları söylerken teşekkürler demeyi de ihmal etmedim tabiî ki. “Eğer siz de eşlik etmeyi kabul ederseniz biraz yürüyebilir miyiz, sizinle biraz konuşmak istiyorum” adam her cümlesinde nezaket ve kibarlık akıtıyorken, tabiki de kendisini reddedemedim. Sonra aklıma gelen şeylerle duruldum ve ters bir tavırla karşılık verdim. “Konuşmamız gereken konular olduğunun bende farkındayım Emir Akıncı ama kapımın önünden biraz daha uzakta.” Biraz ilerledikten sonra sakince konuştum. “Şimdi beni dinle. Odama girmen şikayetini geri çekmek için değildi, başından beri Biricik Uçar’ın dosyasının bende olduğunu biliyordun. Cihangir onu kullandığını biliyor mu? Ne tür bir manyaksın sen, beni bile kullandın.” Tabiî ki sakince devam edemedim ve sinirle cümlelerimi sıraladım. “Soru soruyorum ve net cevaplar istiyorum Emir. Bana neden en başından söylemedin? Kimin avukatı olduğunu neden gizledin? Ben senin avukat olduğunu bile bilmiyordum ki benimle konuşmuş olsaydın şu an dosya da elinde olurdu, bende hayatında olmazdım. Amacın tam olarak neydi söylesene bana bir sen? Konser bile bahaneydi değil mi? Benimle vakit geçirmek umrunda bile değildi senin. Ama beni bu kadar zaman habersiz ve merakta bırakmaya hakkın yok Emir Akıncı. Kimsin lan sen?” kin mi kustum yoksa nefretimi ateş gibi mi püskürdüm, belki ikisini bir arada yaptım emin değilim ama bir rahatlama geldiğini hissettim. “Söyleyemezdim Sultan, gerçekten söyleyemezdim.” Sustuk bir süre ve yürümeye devam ettik.
Neredeyse yürüyüşümüzün üçüncü kilometresini tamamlamak üzereydik fakat ikimizden de hala çıt çıkmıyordu. Derken Emir Akıncı, bastı gaza. “Sultan hanım ben sizi tanımak istiyorum. Kendimden size bahsetmek istiyorum. Nelerden hoşlanırsınız, neleri sevmezsiniz, alerjiniz var mıdır ya da bir hobiniz var mıdır öğrenmek istiyorum. Sizinle saatlerce yürümek istiyorum ben.” Ve ardından bir de rahatlamış, üzerindeki yükü atarak bir huh! sesi duydum. Ben haykırışlarımın ardından boş boş yürüdüğümüzü düşünürken, adam üç kilometre boyunca meğersem içinde kendini yiyormuş. Vay be! Her şeyi unutmuş gibi “Olur Emir bey” derken buldum kendimi. Sanki hiçbir şey söylememişim. Sanki hiç kan kusmamışım ve bu olayları yaşamamışım gibi hissediyordum. “Neden olmasın ki” diye de ekledim hatta. Çokta şey yapmamak lazım diye düşünüyorum artık. Terazi burcu olduğumu düşüncelerimle yeterince belli ettiğimin farkındayım fakat kaderi bilen var mı ki? Denersen sadece yanılırsın ama asla kaybetmezsin derdi annem. Olsun bakalım. “Sultan hanım bu kadar net bir cevap beklemiyordum, açıkcası çok mutlu oldum.” Gözlerimi devirirken buldum kendimi. “Öncelikle şu hanımı bir köşeye kaldıralım. Benim adım Hifa ve ben hanım hitabında değilim.”
“Tamam o zaman, Sultan.” O sırıtırken ben ”Hifa” diye yineliyordum kızarmışcasına. “Sultan olmak size çok yakışıyor.
“Tamam Sultan diyebilirsin, Emir.” Güzel cümlesinin ardından sırıtma sırası bana geçmişti bile.
‘Aşk diyoruz arkadaşlar. Ne kadar tuhaf bir duygu ki, beni bile buldu. Tüm vücudumu ele geçirebilecek bir gücü olduğunu bana hissettirdi. Herkesin tattığı şu saçma sapan illet nedir diye sorardım kendime. Belki de sadece sevdim ya da hoşlandım bilmiyorum. Fakat anladığım bir nokta var, ki bu önemli bir husus bence. İlk aşklar ya kavga ile başlarmış ya da ilk görüşte. Hangisi olduğunu seçemeyenlerde olabilir tabi. Sonuçta kavga ettiğin zaman da onu ilk kez görmüş olmuyor musun? Yıllardır ya da aylardır belki günlerdir tanıdığın insana, kavga ettin diye aşık olacak halin yok ya. Var mı yoksa, ben o mağdurlardan değilim.
Tüm duygularımı sadece bir blog sayesinde yüzlerce kişiye aktarıyor olmak bile bana huzur veriyor diyebilirim. Kimse tepki vermiyor ve sadece beğendiğini dile getirebiliyor, hemde tek bir kalp şeklindeki butona basarak. Duyurumu yapmış ve geri vitese çekilip aşka teslim olmuş durumdayım. Herkese saygılar.’
Bir bloga sığınırken ve dertleşirken yine bir blog üzerinden mutluluk duyurusu yapmak garip gelmedi değil tabi. Ne yaptığımı bende bilmiyorum aslında. İçimdeki mutluluğu yazarak anlatmak sanırım bana annemden yadigar diye düşünüyorum.
. . .
“Doktor hanım çok neşelisiniz fakat benim size biraz sıkıntılı dosyalarım var.” Şaşırmamış gibi takılıyordum. “Getir Leyla hanımcığım getir, ne yapalım görevimiz işte.” Önüme gelen ilk dosyaya baktım. Emre Eren Yurttaş. Borç harç meselesi gibi görünse de aslında ufak çaplı bir kan davası gibi bir şey. Aşiret paket diyebilir miyiz diye düşündüm ama görüşme yapmadan böyle bir kanıya varmakta haddim değil gibi geliyordu. İkinci dosya Yüsra Arduç. Takıntılı bir hasta gibi izlenim alsam da, görüşmeden teşhis koyamayacağım bir hasta daha oluşmuştu. Üçüncü dosyamıza bakamadan telefonum çalmaya başlamıştı bile.
Cihangir’in aradığını gördüğümde dosyaları bir kenara bıraktım. Sanırı bugün bir toplantı yapacaktık. Streslenir gibi olduğumdan çekmecemde duran tuzlu krakerimi çıkardım. “ablacım müsait misin acaba? Malum geçen gün işimize en çok lazım olacak avukatlardan birisini kovduğun için evden, senden haber bekliyoruz.” Kahkahalarla cevapladım. “Eee gelin ofisteyim ben. Hem ikinizle konuşmam gereken konularda var.” Şaşkın şakın bir ifadeye büründüğünü tahmin etmek güç olmamıştı. “Oha, vallaha de, arıyorum htta odasına gidip alıp geliyorum.” Diyerek telefonu kapattı. Nasıl bir strese girdiysem iki paket kraker yemişim fark etmeden.
Kapımın tıklatılma sesi ile içeri çağırdığımda Cihangir’in peşi sıra gelen Emir’i görmemle hıçkırdığımı fark ettim. Hem de ne hıçkırmak. İçeriye girdikten sonra oturmalarını söyleyerek birer kahve istedim. Kahveler geldiğinde bende zaten artık kendimi toparlamıştım. Evet dedim “Şimdi gençler şöyle bir durum var. Eğer size yardım etmemi istiyorsanız sizde bana yardım edeceksiniz. Ama öncelikle size bir sorum olacak. Ben sizin işinize ne konuda yarayabilirim tam olarak, siz zaten avukat değil misiniz?”
“Şimdi şöyle ablacığım, sen zaten bize avukat olmadığın için lazımsın. Bizim kanunen yapamayacağımız, yani atılamayacağımız bazı toplar var.” Gülümsedim. “Beni kullanacaksınız yani Cihangir, doğru mu anlıyorum. Neyse mühim değil çünkü benimde kanunen atılamayacağım toplar var ama sizinkinin tam tersi yani bende bir bakıma sizi kullanacağım.” Cihangir’in nasıl yani sorusuna bu defa Emir cevap vermişti. “Yani ona da bir hukuk eli değmesi gerekiyor. Kanunen yapmaya yetkisi olmadığı şeyleri, mesela araştırmalarını ya da izinlerini vesaire bizim üzerimizden halledecek.” Emir’in zekasına hayran kalırken Cihangir’in yorumuna kahkahayı basmamak elde değildi. Aniden cümle sonuna “Vay çakal doktor seni vaaay, kardeşini kullanacaktın demek.” Diyerek giriş yapmıştı. “Sus len. Sanki sen masumane niyetlerle mi geldin yardıma buraya çakal taksi.” Bu defa bizi izleyen Emir gülmeye başlamıştı. Gülümsemeyi bırakarak ani bir ruh haliyle konuya adapte etmeyi başarmıştı. Eee dedi “Senin dosyaları dökül bakalım.” Öksürerek boğazımı düzelttim ve konuşmaya başladım. “Şimdi iki tane hastam var fakat sadece dosyaları var yani henüz görüşmedim. Birisi aşiret paket gibi duruyor diğeri ise beni son derece şüphede bırakan birisi ama dediğim gibi görüşmeden yorum yapamıyorum tabii.”
“Ya Cihangir bir şey soracağım. Bildiğim kadarıyla doktorlarda aşiret paket adlı bir terim yok, sen ne düşünüyorsun bu konuda.”
“Abi vallaha bana sorma, ben avukatım.”
“Resmen dalga geçiyorsunuz benimle, pes ya.”
“Tamam tamam kızma ama bir şey daha soracağım, hastaların dosyaları sana nasıl geliyor hastalar daha gelmeden?”
“Çünkü bizim kliniğimiz sabıkalı klinik. Biraz değişik farkındayım fakat her gelen sabıkalı olmak zorunda, geçen sene normal insanlarda gelebiliyordu ama neden bilmiyorum” derken Cihangir lafımı bölerek araya girdi. “Ben biliyorum arkadaşlar, hemen sana da söyleyeyim Emirciğim. Benim ablacığım rahat durmadı ve biz suçlu peşine falan düştük. Mahkemelerde milleti süründürdük. Her şeye burnumuzu soktuk. Masumların peşinden koşturduk, al işte sonumuz. Sabıkasız hasta yok. Bende ofis ev ve klinik arası mekik dokuyorum. Hayatım leş oldu ya.” Kahkaha tuhanımız koparken hiçte bile deyiverdim. Masumun peşinde koşarım ben. “Abla sen doktorsun, o görev benim benim.” Yapsaydın o zaman deyiverdim bu defa. “İzin mi veiyorsun acaba?”
“Sus Cihangir çok konuştun, toplantı yapalım artık.” Kime diyorsam, cümlelerimi bile kıkırdayarak kuruyordum. Tamam diyerek pes etti. “İkinci hasta Yüsra Arduç. Kocasının eski eşinin onları rahatsız ettiğini iddia ediyor. Burnuma pis kokular geliyor yine, hadi hayırlısı bakalım. Biricik Uçar’a gelecek olursak” dedim ve çekmecemden dosyayı çıkarıp önlerine bıraktım. “İşte dosyası burada, ekstra bir bilgi için beni ararsınız zaten.” O sırada Emir’in pür dikkat bana baktığını fark ettim. “Emiir” dedim ellerimle gözlerinin önünde git gel yaparken. “Sultan” dedi bu defa “Sen evlensene benimle, olmaz mı?” herkesin şoku gözlerinden okunabilirdi şu an. Hıçkırmaya başladığım an da kekelemeye de başlamıştım. Kekeme de olsa olur demeyi başarmıştım fakat biraz düşüncesiz bir hareket olduğuna hepimiz emindik. Tamam dedi bu defa, istemeye gelelim biz seni. Hayda dedim içimden ama dışarıdan hala olur diyordum. Cihangir’in Leyla hanımı çağırışı ve Emir’i odadan çıkarışı her biri aniden gelişen olaylardı. Leyla’nın iyi misin sorularına şu an da cevap veremiyordum. Duyu organım açık fakat algım kapalı hareket ediyordum derken şaka maka ben evleniyorum yahu, evleniyorum.
. . .
Gel zaman git zaman, bir aşk varmış. Medcezir edası yaşatacak derken, yıldırım aşkıyla bir yola başvuruldu. Bugün beni istemeye geleceklerdi. Evde sarmalar, dolmalar, kısırlar, börekler, kurabiyeler derken Cihangir’in de benimde ağzım sulanıyordu fakat bendeki heyecan boğazımdan bir lokma geçirmez iken, Cihangir de tam tersi bir etki yaratıyordu. Ağzı sabahtan beri boş gezmiyordu. Evin içinde volta atmayı bırakmam gerek derken bile hala daha ne yapacağımı bilemiyordum. Akşamüzeri saat sekiz civarı geleceklerdi ve saat yediye sadece on dakika kalmıştı. Yatak odama gidip hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyordum. Nasıl bir psikolojideysem anne diye çığlık atarken buldum kendimi. Ne giyeceğim ben şimdi? Ağlayarak yatağımın üzerine baktığımda bordo bir elbise serili bir şekilde duruyordu. İnce askılı, midi boy, eteklerinin uçları tül detaylı ve arka kısmı aşağıya doğru biraz daha uzuyor. Ayakkabıma varana kadar düşünen annem, komodinimin üzerine düzleştiricimi bile bırakmıştı. Heyecan içinde hazırlandıktan sonra aynada kendime bakmaya başladım. Kendimi süzerken başka gözlerinde aynı an da beni süzdüğünü fark ettim. Sevgili kardeşim kapıya doğru yaslanmış dolan gözleriyle bana bakıyordu. “Demek ilk günün heyecanı böyle oluyordu. Ama biliyor musun ablacım, damadın da şu an içinin kıpır kıpır olduğunu ve elinin ayağının birbirine dolandığını söyleyebilirim.” Durdu, yutkundu ve ellerimi tuttu. “Biliyorum çünkü daha dün gibi hatırlıyorum.” Sımsıkı sarıldı bana. “Ağlatma şebek, makyajım akacak şimdi bebeğim benim. Kıyamam ben sana.” Öpücük yağmuruna tuttum sonra onu. Karısı gelmişti aklına, Sevgi. Çok sevdiğim arkadaşımdı ve tek görümcesi olsam da en sevdiği görümcesiydim. Çok erken kaybettik onu. Çok erken ayrıldı aramızdan.
“Zil Cihangir” dedim iteklermiş gibi yaparak “Geldiler geldiler Cihangir ne yapıcam şimdi ben, lan geldiler. İsteyecekler mi şimdi beni, ya babam vermezse beni, of yaa keşke prova yapsaydık.” Cihangir gülümsedi. “Annem uyardı babamı, ver kızı diye merak etme.” Bana bir gülme gelmedi değil tabii. Heyecanla aşağıya inerken merdivende takılmamla kardeşimin refleksi beni büyük bir felaket eşiğinden kurtarmıştı. Resmen yere kapaklanıyordum. Hifa dedim derin bir nefes alışverişi yaparak, kendine gel.
Ellerinde koca bir çiçek buketi hemde bordo mavi çiçeklerden oluşuyor. Sanırım Emir beni almak için babamın kalbini fethetmeye çalışıyor. Tabii benimde gözlerimin içini renklerle parlatmadı değil ama konumuz da bu değil. Ellerim titriyor olsa da Cihangir elimi bir an olsun bırakmıyordu. İyi ki dedim, iyi ki başka birisi değil, iyi ki benim kardeşim, iyi ki varsın Cihangir.
Sevgili babacığım gözleriyle Emir’i yercesine bakarak hapsetmiş gibiydi. Emir’in babası Cihan bey ise, lafa bir türlü giremedi gitti. Köşeden köşeden beni çekiştirmelerinin ardından kendimi mutfakta bulmuştum. Kahve yapmak neyse de, bu heyecanla götürme fasılı bana işkence gibi gelebilirdi. Kahveler yapılır dedim ama bu köpükler bir türlü durmamaya başladı. Düşünürken kahveyi bile unutmuşum.
Elimdeki tepsilerin tedirginliğimi temsil ettiğini belli söylemek istiyorum çünkü herkese kahvesini teslim etmiş olsam da damadımızın karşısında heyecanlanmış bulunmaktayım ve tek bir hıçkırığım ile üzerini biraz kahve lekesi yapmış bulunmaktayım. Çok bulunduğumun ve aynı cümleleri kullandığımın da farkındayım fakat utancımdan çoktan mutfağa kaçmıştım bile.
Cihangir’in on dakika kadar süren bir aradan sonra mutfağa girdiğini görmemle “Gittiler değil mi? Vazgeçtiler.” Sözlerime kahkaha atmaya başladı. “Gelin olmadan yüzüğü nasıl takabilirler ki ablacım allah aşkına verdiler seni koş.” Apar topar çömeldiğim yerden kalkıp içeriye koşturduğumu farkettim. Çünkü hareketlerim benden çok bağımsız şekilde gelişiyordu.
Yüzükler takıldı, söz verildi nişan yapıldı derken sabaha kalkıp artık yeni bir güne başlama zamanıydı. Erkenden kalkmış ve giyinmiş bir vaziyette kliniğin yolunu tuttum. Arabaya biner binmez sesi fulledim ve gelen şarkıya eşlik ettim. Barış Akarsu bana Hande Yener gibi geliyordu resmen. Ya da bir Serdar Ortaç. Keyifli bir sabahta güne keyifli bir kahveyle başlamak gerek diye düşünen Leyla hanım odama girişimin ardından beş dakika geçmeden beni kahve içmeye davet etmişti.
“Hayırlı olsun doktor hanımcığım. Artık sizde başınız bağlı oldunuz, darısı bana herhalde.” Gülümsemeler havalarda uçuşurken, “Ah Leyla hanımcığım teşekkürler, sırayı size kaydırmış bulunmaktayım. Güzel haberler bekliyorum.” Muhabbet edelim kahve içelim demeye kalmadan kliniğin kapısından içeriye uzun saçlı bir adam giriş yaptı. “Doktor hanım çok özür dilerim ben unuttum. Emre bey gelecekti. Randevusu vardı.” Önemli değil diyerek odama davet ettim.
Sabaha bir hastamız ile başlangıç yapıyorduk. Emre Eren Yurttaş, 23 yaşında. Aşiret paket dedik ama hiçte öyle birisi gibi bir konuşması yoktu. Şikayetçi olduğunu söyledi. Her insan gibi dikkate alınmadığı için buraya nakledilmişti anlaşılan. “Doktor hanım, benim babamın amcasının oğlunun oğlu yani kuzeninin çocuğu benden bir miktar para aldı. Bir miktar dememe bakmayın, okula gidebilmek için üç sene boyunca çalışarak biriktirdiğim para o benim. İşi sıkışmış istedi verdim ama o parayı da tahminimce batırdı. Ardından bana geldi kardeşiz biz paranın lafını mı yapıyorsun dedi. Kavga bile ettik. Ailem o yüzden beni okula göndermediler. Neymiş, neden vermişim parayı? Sonra da kardeşten geri para mı istenir dediler. Ben okuyamadım, üstüne üstlük bir de bu konudan kavga dövüş mağduru kaldım, bıçaklandım ben.” Durdum bir anlığına çünkü böyle bir olayda böyle bir sonuç beklemiyordum. “Neden, nasıl yani bıçaklandınız? Kusura bakmayın Emre bey beklemiyordum böyle bir sonuç, şaşırdım.”
“Önemli değil doktor hanım, anlayabiliyorum. Bıçaklanmama babam ve annem göz yumdu diyebilirim. Evimin kapısının önünde oldu bu olay. Ailemi bir sene kadar önce kaybettim. Gidip şikayetçi olmak istedim ama beni buraya yönlendirdiler. Ben bu işin peşini bırakmak istemiyorum.”
“Emre bey, dibe vurduysanız tek seçenek yukarısıdır. Çıkmak zorundasınızdır. Ben size bu konuda yardım edeceğim.”
Yine bir vaka ile karşı karşıyaydım. Sanırım bizim elemanları bir kahveye çağırmam gerekiyordu. Önce Emir ve ardından Cihangir, sırayla ikisini de aradım ve ilk dönüşü tabiki Emir yapmıştı. Yarım saat geçmeden odamın kapısının tıklatıldığını duydum. İlk Emir dönüş yapsa da, ofise ilk gelen Cihangir olmuştu. “Abla Emir gelsin anlatacağım ama sana bir şey diyeceğim. Ben bir boklar yemiş olabilirim, ama şey, ney, şey, heh tamam tamam, işe yarayacak şeyler.”
Emir’in içeriye girmesiyle, heh iyi insan diyerek apar topar oturmasına vesile oldu. Ardından konuşmaya başladı. “Gençler ben bu Emre Eren Yurttaş var ya onun için araştırma yaptım. Sende bugün görüşmüşsün zaten” derken parmağını gözüme sokarak beni gösteriyordu. “Ama sen sormadan söyleyeyim, aradığın isim Samet Ercan. Adamda ne ararsan var, fakat kanıt yok. Aldığı paraya gelecek olursak, aldığı miktar bomba, iki yüz bin türk lirası ve torbacının önde gideni. Her türlü ticarete açık bir yapısı varmış arkadaşın. Zaten bu arkadaş uzaktan baktığın an ben bir pisliğin tekiyim diye bağırıyor. Anlıyorsun yani. Bir de şey, takıldığı birkaç kişi var ama birisine takıntılıymış. Harem kurmuş şerefsiz, it, köpek bozuntusu.” Her zamanki gibi şaşkın vaziyette baka kalmıştım. “Oğlum” dedim “Ben daha görüşmeyi yapalı yarım saat olmadı. Sen ne meraklı bir insansın. Nereden geldi aklına. Ne ara araştırdın. Boş boş oturuyor musun sen? İşsiz misin, işin mi yok.” Cevabı Emir beyden geldi tabii. “Oturuyor tabi. Film izliyor, ajan olacak yakında başımıza. Nerede olay varsa sadece Cihangir değil ki, sende oradasın.”
İşte asillik işte adam gibi adamlık dercesine birbirimize sinsi bakışlar atarak konuştuk. “Eee kimin çocuklarıyız biz.”
Tam kahkaha atıyorken engel geldi tabi. “Neyse abla ben konuya dönüyorum. Bir haberim daha var. Biricik Uçar’ı bıçaklayan kadını bulmuş bulunmaktayım hayırlı ve de uğurlu olsun.”
“Nasıl buldun?” suratımı görseniz konuşmana gerek yok biz soruyu anladık derdiniz. Saçma sapan havalara büründü hemen. “Yaa doktor doktor, buldum tabii. Ablacım ben bir tek kendime kafa dengi insan bulamıyorum. Kaoslardan yana bir sıkıntım yok benim. Neyse lafımı bölme.” Aniden kızar gibi olunca tamam deyip tekrar odaklandım. “Bunların koğuş mu koğuşta mı işte ne deniyor, orada bir yer de işte bir çete gibi bir şey varmış. Dört kişilermiş bunlar. Neyse Biricik Uçar’ın ölümünden sonra bütün koğuşu sorguya çekmişler, tabi bende bunu duydum. Haha ne yaptım biliyor musunuz? Hahahay, Biricik Uçar’ın avukatı Emir Akıncı olaraktan son kişinin sorgusuna girdim. Ay oğlum gülmekten ölecem lan, komik geliyor anlattıkça, hele bir de o an zor durdum gülmemek için, herkes Emir diyor bana. Neyse benzemiyoruz ama Emir olduğuma inandılar vallaha. Gittim kadına dedim ki, bu dört kişi senin ismini verdiler. Dört kişiyle çıkamazsın buradan dedim. Beş ay sonra çıkıyormuş içerden zaten, takır takır ötüverdi vallaha. Böyle işte.” Birde üzerine derin nefes alıp oh be deyiverdi. “Oğlum benim kimlik cebimde, ne ara aldın sen onu.”
“Ya sus enişte tebrik et beni sadece. Üzümünü ye ama bağını sorma. Boşuna bütün gün ofiste oturup boş boş film izlemiyoruz herhalde.” Alkış tutarak konuya dahil oldum. “Vallaha billaha pes. Bu durumda övünülecek bir hareket yapmış olmanı alkışlıyorum şu an.”
Konuşmamı bitirip Emir’e döndüğümde boş boş bana baktığını gördüm. “Canımm” dedi “Efendim” dedim ve Cihangir girdi araya. “Hayır hayır hayır, ben bu anı daha önce yaşadım abi ya hayır. Olay çözüyoruz beni tebrik edin ama hayır.” Emir, Cihangir’in isyanlarını hiç duymuyormuş gibi kulak ardı ederek konuştu. “Biz artık evlensek mi?” tabi ben yine şaşkın bir şekilde kekeleyerek oluur deyiverdim ve Cihangir yine araya girdi. “Abi enişte her ne halt isen yapma şunu ya. Siz ne odun bir çiftsiniz lan, evlenme isteği olay çözümünde, evlilik teklifi olay çözümünde. Yeter beni takdir etmeniz gereken her anbiansta evlenme kararı alıyorsunuz. Delisiniz siz vallaha bak.”
Bu defa kulak ardı edemedik ve Cihangir’in isyanlarına hepimiz kahkaha atmaya başladık.