İçeriğe geç

extinguished cigarettes | taekook

Bölüm 4 · 6 dk okuma

extinguished cigarettes | taekook

Bölüm 4

Şimdinin Eşiğinde

Hastanedeki bir gün daha, ağır ve yorgun bir nefes gibi sona ermişti. Gün boyu koridorlarda yankılanan telaşlı ayak sesleri, acil çağrıların metalik tınısı ve birbirine karışan hayatlar yavaş yavaş susmuş, yerini gecenin daha yumuşak ama bir o kadar da ürkütücü sessizliğine bırakmıştı. Beyaz floresan ışıkları, saat ilerledikçe loş sarı tonlara dönmüş; gündüzün keskinliği yerini akşamın bulanık, neredeyse uykulu havasına teslim etmişti. Gece vardiyası başlamıştı ama gündüzün ağırlığını omuzlarında taşıyan doktorların çoğu binayı çoktan terk etmiş, hastane bir süreliğine nefes alır gibi sakinleşmişti. Jungkook, odasında tek başına oturmuştu. Önündeki bilgisayar ekranı açıktı ama gözleri satırlara odaklanmıyordu. Parmakları klavyenin üzerinde hareketsiz duruyor, sanki yazmayı değil, düşünmeyi bile reddediyordu. Zihni sürekli geçmişle şimdi arasında gidip geliyordu; saatler önce yaşanan küçük bir bakış, günler önce duyduğu bir isim, yıllar öncesinden kalma bir anı... Hepsi birbirine karışmıştı. Gözlerinin altındaki morluklar, uykusuz geçen gecelerin ve içinden bir türlü çıkamadığı o derin boşluğun izlerini taşıyordu. Bu yorgunluk sadece bedenine ait değildi; zihni, sürekli kendisiyle çarpışan düşüncelerle dolu bir savaş alanına benziyordu. Bir süre sonra yerinde daha fazla duramadı. Sandalyede hafifçe doğruldu, derin bir nefes aldı ve odasından çıktı. Ayakları onu nereye götürdüğünü bilmeden ilerliyordu; sanki beden, zihinden önce karar vermişti. Koridorlar boştu, duvarlardan yansıyan adımları kulağına yabancı geliyordu. Koridorun sonunda, genelde akşam vardiyasında birkaç kişinin sessizce soluklandığı küçük dinlenme alanına doğru yöneldi. Kapının eşiğinden içeri adım attığında, mekânın sakinliği dikkatini çekti. İçeride yalnızca tek bir kişi vardı. Beyaz gömleğinin kollarını dirseklerine kadar sıvamış, elinde hâlâ buharı tüten bir kahve bardağıyla pencerenin önünde duran bir siluet, Taehyung. Camdan dışarı bakıyordu; yüzü yarı karanlıkta kalmıştı ama duruşu, Jungkook’un içinde tanımlayamadığı bir huzursuzluğu yavaşça uyandırıyordu. Jungkook’un kalbi, Taehyung’u orada gördüğü anda istemsizce hızlandı. Bunun tek bir nedeni yoktu; hem yüzündeki o rahatsız edici benzerlik, hem de günlerdir içinde biriken, adını koyamadığı öfke aynı anda kabarmıştı. Jaehyun’a benzeyen her ayrıntı, Jungkook’un içindeki yarayı kaşıyor, kanatıyordu. Normalde böyle anlarda geri çekilir, mesafeyi korur, kaçmayı seçerdi. Ama bu kez öyle yapmadı. Göğsü sıkışsa da, boğazı düğümlense de derin bir nefes aldı. Kendini toparlamaya çalışarak, adımlarını yavaşça dinlenme alanının içine attı. Bu, bir cesaret gösterisi değil, daha çok artık kaçmaktan yorulmuş bir adamın sessiz teslimiydi. Taehyung başını çevirdiğinde, bakışlarında önce kısa bir şaşkınlık belirdi. Jungkook’un burada olmasını beklemiyordu belli ki. Ardından yüzünde, neredeyse fark edilmeyecek kadar küçük bir ifade değişikliği oldu; ne tam bir gülümseme, ne de bir rahatsızlık. Sadece durumu kabullenen, sakin bir mimik. Hiçbir şey söylemedi. Ne bir soru sordu, ne de bir selam verdi. Sadece Jungkook’un içeri girmesine, o alanı paylaşmasına sessizce izin verdi. Bu suskunluk, Jungkook’un içindeki gerilimi daha da görünür kılıyordu. “Boş mu burası?” diye sordu Jungkook. Sesi alçaktı ama titremiyordu; kelimeler kontrollü, bilinçli bir şekilde dökülüyordu ağzından. Taehyung başını hafifçe eğdi, dudaklarının kenarında beliren silik bir gülümsemeyle onayladı. “Sen gelince doldu sayılır,” dedi sakin bir tonla. Bu cümle ne iddialıydı ne de mesafeli; sanki sadece anın gerçekliğini kabul ediyordu. Jungkook’un omuzlarındaki yük, o an biraz daha ağırlaştı. Aralarına kısa ama yoğun bir sessizlik yerleşti. Jungkook, bu sessizlikten kaçmak ister gibi kahve makinesine doğru yöneldi. Bardaklara baktı, elini uzatır gibi yaptı ama vazgeçti. O an kahve içmek istemediğini fark etti; içindeki gerginliği sıcak bir içecekle bastıramazdı. Geri döndü ve koltuklardan birine oturdu. Taehyung ona doğrudan bakmıyordu ama Jungkook, varlığının farkında olduğunu hissediyordu. O hissedilen ama bakılmayan dikkat, odadaki havayı daha da yoğunlaştırıyordu. Jungkook, içinde dolaşan kelimeleri toparlamaya çalıştı. Söylemek istediği çok şey vardı: Özürler, açıklamalar, savunmalar... Ama hiçbir cümle doğru gelmiyordu. Hepsi eksik, hepsi fazla görünüyordu. Sonunda konuştu. “Ben, bazen insanlara geç ısınırım,” dedi. Sesinde ne bir savunma vardı ne de bir suçluluk. Daha çok, kendini saklamayan bir itiraf gibiydi bu. Kısa bir duraksamadan sonra devam etti. “Özellikle, bir şeyleri bana hatırlatanlara.” Bu sözler havada asılı kaldı. Açıklamıyordu, ama inkâr da etmiyordu. Taehyung’un yüzüne bakmadı Jungkook; buna cesareti yoktu. Ama o cümleyle birlikte, ilk kez aralarındaki buzun çatladığını ikisi de hissetti. Taehyung, Jungkook’un sözleri bittikten sonra yerinde kalmadı. Sessizce döndü, bakışlarını onun üzerine mıhlamadan yaklaştı ve karşısındaki koltuğa oturdu. Bu bir yüzleşme hamlesi gibi değildi; daha çok, kaçmadan dinlemeyi seçen birinin doğal hareketiydi. Jungkook’u incelemiyor, mimiklerini çözmeye çalışmıyor, onu köşeye sıkıştırmıyordu. Sadece oradaydı. Dinlemeye hazır, yargısız ve sakin. Bu tutum, Jungkook’un farkında olmadan kasılan omuzlarını biraz olsun gevşetti. Uzun zamandır ilk kez, birinin karşısında kendini savunmak zorunda hissetmiyordu. “Bununla baş etmek zor,” diye devam etti Jungkook, sesi yumuşak ama derin bir yorgunlukla doluydu. Bazı kelimeleri seçerek söylüyor, bazılarını ise içinden geldiği gibi bırakıyordu. “Bazı şeyler kolay geçiyor. Bazı insanlar, bazı anlar, insanın içinden sessizce akıp gidiyor.” Bakışları yere kaydı; göz göze gelmek hâlâ zordu. Parmakları farkında olmadan pantolonunun kumaşında küçük, düzensiz daireler çizmeye başladı. “Ama bazı yüzler var,” dedi, duraksayarak, “bazı isimler, insanın içini çiziyor. Ne kadar üstünü örtmeye çalışsan da, orada kalıyorlar.” Bir an nefes aldı, kelimelerin ağırlığını tarttı. “Ve bu seninle ilgili değil,” diye ekledi daha net bir tonla. “Hiçbir zaman olmadı. Senden kaçmamın nedeni senmişsin gibi düşünmeni istemem. Çünkü değil.” Taehyung, bu sözleri dikkatle dinledi. Araya girmedi, açıklama istemedi. Sadece başını yavaşça salladı. “Dürüstlük nadirdir,” dedi sonunda, sesi alçak ama samimiydi. Ardından kısa bir sessizlik oldu; bu sessizlik rahatsız edici değil, düşünmeye izin veren türdendi. Taehyung gözlerini Jungkook’a çevirdiğinde bakışlarında bir sitem yoktu, sadece açık bir merak vardı. “Ama yine de merak ettim,” dedi sakince. “Çünkü senden gelen mesafe, daha önce yaşadığım bir şey değildi. Soğukluk değildi sadece, sanki görünmez bir duvar vardı.” Bir an durdu, kelimelerini tarttı. “Nedenini bilmeden cezalandırılıyormuşum gibi hissettim. Ve insan, anlamadığı şey karşısında ister istemez kendini sorguluyor.” Bu cümleler havada asılı kaldı. İki adamın arasında, ilk kez gerçek bir konuşmanın ağırlığı duruyordu. Kaçış yoktu artık; sadece yavaş yavaş açılan yaralar ve dikkatle atılan adımlar vardı. Jungkook yutkundu. Boğazında düğümlenen şey sadece söylenmemiş kelimeler değildi; suçluluk, pişmanlık ve geç kalmış bir fark edişti. Taehyung’un cümlesi, yıllardır kaçtığı bir yere dokunmuştu ve bu defa geri çekilmedi. Gözlerini kaçırmadı. Bakışlarını sabit tutarken sesini kontrol etmekte zorlandı. “Haklısın,” dedi sonunda, kelimeler ağır ama dürüstçe döküldü dudaklarından. “Biraz öyle oldu. Seninle hiç ilgisi olmayan bir yarayı, senin üzerinde yeniden kanattım.” Kısa bir nefes aldı, göğsü hafifçe kalktı. “Bunu fark etmek kolay değil. Ama bu gece, en azından bunu biraz olsun tamir etmek istedim.” Sesi boğuklaştı, kelimelerin ucu kırıldı. “Kaçmadan. Susmadan. Sadece konuşmak, denemek istedim.” Taehyung, bu açıklamayı bir savunma gibi değil, çıplak bir itiraf gibi dinledi. Dudaklarının kenarında beliren ince tebessümde ne alay vardı ne de üstünlük; sadece anlayışın sessiz bir kabulü. “O zaman konuşalım,” dedi yumuşak ama net bir sesle. “Sadece iki insan gibi.” Bir an durdu, bakışları Jungkook’un yüzünde gezindi. “Ne geçmiş var, ne de gelecek. Şimdiyle sınırlı olsun. Çünkü biz birbirimizi henüz tanımıyoruz bile.” Gülümsemesi biraz daha belirginleşti. “Baştan başlayalım.” Ardından elini uzattı; bu bir meydan okuma değil, bir davetti. “Ben Kim Taehyung.” O an, Jungkook’un yüzünde fark edilmesi güç ama gerçek bir rahatlama yayıldı. Omuzlarındaki yük bir anda kaybolmadı elbette, ama ilk kez biraz yerinden oynamıştı. Bu onun için kolay değildi; geçmiş, hâlâ ensesinde nefes alıyordu. Ama yine de elini kaldırdı. Taehyung’un elini kavradı; sıkışı nazikti, ölçülüydü, acele etmeden. “Jeon Jungkook,” dedi, sesi bu kez daha dengeliydi. Sonra ikisi de sustu. Ama bu sessizlik, daha önce Jungkook’un alışık olduğu türden değildi. İçine çöken, boğan, insanı kendi yankısında kaybettiren bir boşluk yoktu artık. Bu defa sessizlik, iki insanın arasında yavaşça yükselen bir şeydi; temkinli ama umutlu. Sanki yıllardır açık duran bir yara ilk kez kabuk bağlamaya başlamıştı. Henüz iyileşmekten çok uzaktı belki, ama artık kanamıyordu. Taehyung ve Jungkook’un bu yeni başlangıcının üzerinden birkaç gün geçmişti. Ve her şey hâlâ kırılgan olsa da, artık aynı yerden kanamıyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.